Çıkmış olduğum hayat yolculuğundaki duygu ve düşüncelerimi paylaştığım seyir defteri.
26 Mayıs 2011 Perşembe
Tevhid-i İlahi
19 Mayıs 2011 Perşembe
Nefsime Söz

13 Nisan 2011 Çarşamba
Kasıt
2 Nisan 2011 Cumartesi
Tarif, Arif
31 Mart 2011 Perşembe
Bilinmek İstedim
Bilinmek İstedim...
“Bilinmek istedim…” Bilinmek; bilmek sözcüğünün edilgen halidir. Eş anlamı; anlaşılmak, öğrenilmektir. Bilinmeyenin yani meçhulün bilinmezliği cehalettir. Bilindik ise malumdur, bilinendir. Buraya kadar Türkçe düşündük ve yorumladık. Hâlbuki bu söz Peygamber Muhammed Mustafa’nın ağzından çıkan bir “Hadis-i Kutsi”dir. Arapça orijinal metninde “Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim.” bilinmek olarak tercüme edilen kelime aslında “ع-Ayın”, “ر -Ra, “ف- Fe” harflerinden oluşan “عرف -Arife”dir ve hadisteki okunuşu ise “U’rafe” olan kelimedir ki, bu sadece bilinmek olarak tercüme edilemez.
İrfan kelimesi bilme, anlama ve tanıma olarak Türkçemize geçmiştir. Arif, maruf, irfan ve ma’rifet kelimeleri bu asıldan gelir. Kök harfleri “Ayın”, “Lam”, “Mim” olan “Alime, ilm” ise bilmektir. Burada “İlim” yerine irfan kökünden gelen “U’rafe” kullanılması çok anlamlıdır. Çünkü “ilim”de tam anlamıyla kavramak, kuşatmak, tüm detaylarına hâkim olmak anlamı varken “İrfan” kelimesinde bu anlam yoktur. O yüzdendir ki Allah’ın 99 isminden biri “Alîm” iken irfan sahibi anlamına gelen Arif ismi Allah için kullanılmamıştır. Çünkü asıl olarak irfanın bidayetinde cehl yani cehalet vardır ve bu cehaletten kurtulmak için de bir terakkiye ihtiyaç vardır. Yani bir tarife göre; arif olmak söz konusudur. “Arife tarif gerekmez” sözü “arif olduktan sonra ona bir şey anlatmaya gerek yoktur” demektir. Arif ancak bir tarif sonucu arif olmuştur. Onun için:
“
Tarif olmasa bir cana, arif olmazdı,
Arif olmasa bir can, ma’ruf olmazdı.
”
denir.
Buraya kadar anlatmak istediğim; bir taraf karanlığı, cehaleti yani meçhulü gösterirken diğer taraf aydınlığı, bilmeyi, yani marufu gösterir. İşte bu noktada durup baktığımızda, bizi hedefe ulaştıracak bir tarife ihtiyacımız olduğunu görürüz. Aslında tarif ortadadır. Hatta o tarifin içindeyiz. Tarif evrenin bizatihi kendisidir. Kişi, evrene bakarak kendinden kendine yapacağı bu yolculuğu gerçekleştirmelidir. O yüzden bu kâinat yaratıldı ve biz buraya gönderildik. Kendimizi bilmemiz için bu kevn ve fesad(yap-boz) âlemine geldik. Bu âlemin sebep sonuç ilişkileri ile donatılmış hatta bu düzeneğe göre yaratılmış olmasının muhakkak bir sebebi olmalıydı. Tanrı bu âlemi tarif edilemeyecek bir şekilde yaratmaya kadirdi. Ancak o zaman biz, farkına varamaz, idrak edemez, göremez-bilemezdik. Hâlbuki bizden istenilen bakmak değil görmekti. Görmek demek parçanın bütündeki yerini, önemini ve özelliğini fark etmek demektir. Bilmek demek en ufak parçanın bütüne nasıl bağlandığını kavramak demektir. Bütün(küll), parçaların(cüz) tesadüfen veya rast gele bir araya gelmesiyle oluşan bir yapı değildir. Amaç, bütünle parça arasındaki ilişkiyi araştırmaktır, var olan estetiği, simetriyi, ahengi yakalamaktır. İşte modern bilim bunu gözler önüne sermeye çalışırken tasavvuf ehlide evreni bilmenin ne anlama geldiğini şu veciz ifadeyle anlatmıştır “Her kim kendini bildi-tanıdı, muhakkak o rabbini bildi-tanıdı.” Yani tarifi okuyarak evreni tanırken esasında kendimizi tanımaktayız. Kendimi tanıdığımız zaman da Yaratıcımızı tanımış oluyoruz.
Konuyu toparlayarak “Tarif bilim insanlarının evren ve yaratılış hakkındaki itiraflarıdır.” diyebiliriz. Şimdi de “tarif”ten “itirafa” geçtim. İşin ilginci ikisi de aynı kök olan “arife”den geliyor. Sanırım konu bir hayli uzun olacak. Olsun yine de yazma gayretindeyim. Gecenin bir vakti teleskopumla uzaya uzun uzun baktıktan sona tekrar bilgisayarın önüne gelip “Şimdi nerede kalmıştım?”diye kendi kendime sormayı çok seviyorum. Evet neredeydik? İtirafta kalmıştık. Yalnız itirafa geçmeden önce bir ayet zikretmek istiyorum. Çünkü bu itirafları bağlamak istediğim bir hakikat var -nasıl da kelimeler yerli yerini buluyor. Buluyor; çünkü söz manaya tabidir. Bunu niçin söyledim biraz sonra aktaracağım ayette geçen “Hakk-Hakikat” kelimesine dikkat ediniz, vurgulamamın sebebi var.
“Allah gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Şüphesiz inananlar için bunda deliller vardır.”[1] Evet, şimdi bilim insanlarının itirafları deliller oluyor. Peki, “hak olarak yaratma” ne oluyor? Hassas dengeler oluyor. Yani bilimcilerin itiraf ettikleri gerçekler, itiraf edilenler oluyor. Bu hassas dengeler çok önemlidir. Bilim camiasında evren sabiteleri olarak anılırlar ve hepsi irrasyonel sayılardır. Kendi içinde bir döngüsü olmayan, asla tekrar etmeyen, sonsuza kadar giden sayılardır. Bunların irrasyonel sayı olmaları bile yeterince anlamlı ancak bundan, başka bir yazı konusu oluşturmak istediğimden burada sadece teğet geçiyorum.
Lügatte “Hak” kelimesi gerçek, doğru anlamına geldiği gibi; hakkaniyet, hukuk, adalet, mizan, ölçü, ahenk ve uyum anlamlarına da gelmektedir. Şimdi neden “hak olarak yaratma” ifadesinin üzerinde durduğumu anladınız sanırım. Sıra geldi bilim insanlarının bu ahengi, bu ölçüyü bu mükemmeliyeti itiraf edişlerine. Hepsini burada anıp sizi sıkmayacağım sadece önemli bulduğum bir kaçını paylaşmamın yeterli olacağı kanısındayım.
Sir unvanı ile anılan kozmolog Martin Rees “Bir helyum atomunun çekirdeği, kendisini oluşturan 2 proton ve 2 nötrondan meydana geliyor. Çekirdeğin kütlesi, bu ikisinin %99, 3’ü kadar. Geriye kalan %0, 7’si ise ısı şeklinde dışarıya salınıyor. Helyum, yıldızların sıcak merkezinde muazzam sıcaklık ve basıncın tetiklediği termonükleer tepkimelerle birleşen hidrojen çekirdeklerince oluşturuluyor. Yani hidrojen atomları birleştiklerinde kütlelerinin 0.007’sini enerjiye dönüştürüyor. Bu sayı bir atom çekirdeği içindeki parçacıkları, birbirine yapıştıran kuvvetin (güçlü çekirdek kuvveti) bir türevidir. Peki, bu niye bu kadar önemli? Bu sayı birazcık daha küçük, örneğin 0.006 olsaydı, bir nötron protona (hidrojen çekirdeği)bağlanamaz ve evren yalnızca hidrojenden oluşurdu. Anlamı: Ne kimya dediğimiz süreç, ne de yaşamın varlığı oluşurdu. Tersine 0.008 olsaydı, bu kez büyük patlamada muazzam ölçülerde üretilen hidrojenden tek bir atom bile geriye kalmazdı. Yine sonuç: ne güneş sistemi ne de yaşam oluşurdu.” demiştir. Martin Rees:
“Atomları dağılmaktan kurtaran kuvvet, artı yüklü çekirdekle eksi yüklü elektronların birbirini etkiledikleri elektromanyetik kuvvettir. Hepimizin yakından bildiği bir de Newton’un o ünlü kütle çekim kuvveti var. Yalnız Newton’un çekim yasası, elektromanyetik kuvvetin yanında son derece küçük. Eğer kütle çekimine örnek olarak ‘1’ dersek, atomu bir arada tutan kuvvet bundan tam olarak ‘1039’ kat daha fazla. Eğer bu oran, şimdikinden biraz daha küçük olsaydı, minicik bir evren ortaya çıkardı.” [2] Dedikten sonra Stephen Hawking bu sonuca şunları eklemektedir. “Eğer elektronun yükü, az bir farkla başka bir değerde olsaydı, yıldızlar, hidrojeni yakıt olarak kullanamaz ve sonuçta ışıldayamazdı. Böyle bir durumda patlayarak ölüme giden yıldızlardan arta kalan demir, fosfor gibi hayat için gerekli olan ağır elementleri de üretilemezdi. Sonuçta hayat gerçekleşmezdi. Doğadaki bu sabitelerin çok dar bir aralık içinde bulunması, canlılığın oluşmasında temel şarttır. Yüksek bir imkânsızlık halinde hayatın yaratılması belki de çok akıllı olan Tanrı’nın mükemmel bir ayarlamasıdır.“[3]
Evrende olan bunca fenomeni görüp de hayret etmemek elde değildir. Bu hayret bizi bu âlemde mümkün kılan en özel durumumuzdur. Hayretin olduğu yerde merak ve soru hemen yerini almaktadır. Merak ve soru ise hayatımızı daha anlaşılır kılmaktadır. Çünkü sorguladığımız kavramlar bizim niteliğimizi belirler. Nitelendirerek, etrafımızı anlamlandırma çabamız bizi de manalandırmaktadır. Zaten bu olayları takip eden kişiler kutsal kitaplarda övülmektedirler. Nitekim Kur’an da bu övgü şöyledir:
“Onlar ayakta, otururken ve yanları üzerine yatarlarken Allah’ı hatırlarlar(anarlar), göklerin ve yerin yaratılışı hakkında fikir yürütürler. Sonra da ‘Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın’.” (Ayette “boşuna” olarak anlam verilen ‘batılen’ kelimesi geçmektedir. Bu kelime: saçma sapan bir halde, başına buyruk anlamlarını da içermektedir.) “ ’Seni tüm noksanlıklardan tenzih(beri) ederiz. Bizi ateşin azabından koru’ derler. ” [4]
Bu kişiler uzay fenomenleri içinde kendilerine ateşin, yani bir gök felaketinin isabet etme ihtimalinin ne kadar yüksek olduğunun farkındadırlar. Bu sebepten Rablerine sığınarak ateşin onlara zarar vermemesini niyaz etmektedirler. Ayrıca bu insanların binlerce sene önce gelmelerine rağmen bunca detayı biliyor olmaları da çok ilginçtir. Dikkatinizi çektiyse ayetin başında bu nevi insanların tasvirleri yapılmıştır. Ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarak devamlı surette Rableriyle birlikte olabilen kişiler olarak övülmektedirler. Burada Mevlana’ya sorulan bir soru aklıma geldi. Yüce şahsiyete “Namaz ne zaman başlar?” diye sormuşlar. O da “Selam verdikten sonra” demiştir. Her dem yaratanı düşünmek bu olsa gerek, yani selam verdikten sonra başlayan ve devam eden hiç bitmeyen bir namaz; “hayat namazı”. “Onlar namazlarında süreklidirler”[5] ayetinden murat buna işarettir. Ve bu insanlar her dem Hakkı anarlarken, O’nunla hasbi hal içindeyken evreni ve yaratılışı üzerine de fikir yürütüyorlarmış. İşte bu hal; Hakk’la olmak, Hakk’lı olmak, Hakk olarak bakmak demek oluyor. Bu bakışla bakıldığında koca kâinat kavranabilecek bir hal alıyor. Nitekim evren bilimcilerine göre evren, bilinmek istemiş. Bakınız ünlü fizikçi Freeman Dyson ne demiş: “Eğer evreni dikkatle incelersek, fizik ve astronominin beraberce, sanki bizim dünyaya gelişimizi biliyorlarmışçasına mükemmel bir ahenkle, bizim için çalıştıklarını hayretle anlarız.“[6] Güzel demiş.
İsterseniz bilim insanlarının itiraflarına biraz daha devam edelim. Nobel ödüllü kozmolog Steven Weinberg eserinde evrenin niçin böyle olduğu sorusuna şu cevabı vermiştir. “Böyle olması gerektiği için böyle oldu. Aksi halde, evrende bu soruyu soracak hiç kimse olamazdı”[7] demiştir. Her konuda ihtilafa düşen bilim insanları bu konuda sözleşmiş gibi konuşurlar. Bakın şimdi sizlere “Tanrı ve Bilim” kitabının sahibi Fransızların ünlü düşünürü ve bilimcisi Jean Guitton’dan bir alıntı yapacağım. “Evren, düzenli bir maddenin, sonra yaşamın, en sonunda da bilincin ortaya çıkmasını sağlamak için titizlikle ayarlanmış gibi görünüyor. Aksi halde gök fizikçisi Hubert Reeves’in dediği gibi ‘Bunlardan söz etmek için şimdi burada bulunamazdık’ dahası var: Evrensel büyük değişmezlerin biri-örneğin yerçekimi sabiti, ışık hızı ya da Planck değişmezi- başlangıçta, en ufak bir değişime uğrasaydı, evrenin canlı ve zeki varlıklar barındırmak için hiçbir şansı bulunmaz, hatta belki de evrenin kendisi ortaya çıkmazdı. Bu şaşırtıcı ayarlama rastlantı eseri midir? Yoksa bir ilk nedenin iradesinden, bizim gerçekliğimizi aşan bir düzenleyici akıldan mı doğmuştur.”[8]der. İşte bu irade Kur’an’da şu şekilde ifade edilmektedir: “Onun emri bir şeyi irade ettiğinde o şeye sadece ‘Ol’ der, o da oluverir.“[9]
Fransız bilimciden çok seneler sonra Stephen Hawking daha kesin bir ifadeyle “Evren Big Bang denilen yaratılış anından beri kritik bir hızla genişliyor. Büyük patlamadan bir saniye sonra, evrenin genişleme hızı, yalnızca yüz bin milyon kere milyonda bir oranından az olsaydı bile, evren daha bugünkü büyüklüğüne erişemeden çökmüş olurdu…”diyor ve devamla “Evren niçin gördüğümüz gibi özelliklere sahip? Başka türlü olsaydı, biz burada olamazdık.”[10]diyerek son noktayı koyuyor.
Tüm bu anlattıklarımdan kasıt: kendimizden kendimize yapmamız gereken yolculuğu gerçekleştirirken evrene bakıp ondan azami faydayı nasıl sağlayabilirimi bulmaktır. Evren ve âlem aynı anlamda kullanılan kelimelerdir. Evren Türkçe, Âlem Arapçadır. Anlamı: bayrak, sancak, nişan alamet anlamına gelmektedir ki bu perspektiften bakıldığında alametler yani nişanlar bize gerçeği tarif etmektedir. İşte meramım bu tarifi okuyabildiğimiz kadar doğru okuyabilmektir. Zaten insanlık bir gün bu hakikatleri tam anlamıyla okuyabilecek ve tarifi görebilecektir[11]. Bilimciler de evreni anlatarak esasen kendimizi bize tarif etmeye çalışırlar. Yeri gelmişken bir yol ehlinin şiirini sizlerle paylaşayım.
“
Kâinata bir bak âdem çün oldu
Âdemsiz âlemler kâinat olmaz,
Bu âdem, âleme, Âlem âdeme
Oldular ayine bakansız olmaz
“
Evet, bizim burada olmamız gerek. Bu evrende, tam da ait olduğumuz bu yerde. Evrenin harikuladeliğine şahit olmamız lazım. Çünkü evrenin bir amacı var ve o bu amacı gerçekleştirmek için kurgulanmış. Bize düşen o tarifi okuyabilmek için gözlemlemek. Böylece evrenin amacı gerçekleşecek, matlup olan biz insanın kâinata müjdesi verilmiş olacak. Zaten kâinata beşeriyetin gelmesinin anlamı bu değil midir?
Beşer kelimesi Arapçadaki “Büşra” kelimesiyle aynı kökten gelmektedir. Büşra da müjde anlamındadır. İki kelimenin de aynı kök kelimeden gelmesi çok manidardır. İnsan olmadan önceki ilk durağın beşeriyet olarak isimlendirilmesinin amacı budur. Bu hal bizim diğer canlılarla aşağı yukarı aynı biyolojik kaderi paylaştığımızı göstermektedir. Ancak beşerin büyük bir sorumluluğu vardır ki o da yüce yaratıcıyı tariflere bakarak tanımaktır.
İnsan tarifleri iyi anlayıp yorumladıktan sonra evrenle ünsiyet(kaynaşarak) kurarak Rabbini tanımaya başlayacaktır. Bu yüzden Hz.Muhammed “Rabbim, bana eşyanın hakikatini olduğu gibi göster.” diye dua etmiştir. Evreni ne kadar tanıyabilirsek kendimizi de o kadar kavrayabiliriz. Bundan dolayı yol ehli “Beşeriyet, kâinata insanın müjdesidir.“ demiştir. İşin ilginci insan kelimesinin anlamının ünsiyet olduğu görüşünde olanlar vardır. Tüm kâinatın insanoğluna musahhar(amade) kılınmasının nedeni; insanın evrenle ve Rabbiyle gerçek anlamda ünsiyet kurabilecek yegâne varlık olmasıdır. Bu ünsiyetin amacı da O’nu tanıması ve bilmesidir. Yeter ki bilinsin. O yüce yaratıcı bilinsin.
Bu noktadan yola çıkarak, kâinata bu denli zeki, anlayışı güçlü, onu idrak edebilecek nitelikte bir varlık olan insanın gelmesi kesinlikle kutsal bir kurgudur. Her kurguda takdir edilen bir plan vardır. Nitekim Prof.Ted Harrison bu plan hakkında “Evrende Big Bang’in iki binde bir saniyesi içinde bütün bir kozmik tarih belirlenmiştir.”der. Yani her şey bir plan dairesinde gerçekleşmiş ve gerçekleşmeye devam etmektedir. Şimdi de kurgunun büyüklüğünden bahsetmek istiyorum. Kozmos kitabının yazarı ünlü Carl Sagan şunları söyler “Evren içinde evren bulunması, aşağı doğru bir hiyerarşi oluşturduğu gibi, yukarı doğru da oluşturur. Bu hiyerarşi sonsuza kadar gidebilir. Bizim bildiğimiz galaksiler, yıldızlar ve gezegenler ve insanlardan oluşan evrenimiz bir üstteki evrenin tek ve temel zerreciğinden biridir. Tıpkı sonsuz bir merdivenin basamağı gibi.”[12] Sanırım kurgunun ne kadar büyük olduğunu gördünüz. Aynı konu hakkında Hz.Muhammed “Yedi kat gök ile yedi kat yerin Kürsî yanında büyüklükleri, ancak bir çölün ortasına atılmış bir kapı veya yüzük halkası gibidir. Arş’ın da Kürsî’ye göre büyüklüğü, o çölün o halkaya nazaran büyüklüğü derecesindedir.”[13] buyurmuştur.
Fizikçiler tuhaf insanlardır. Devamlı denklemlerle uğraşarak kendileri gibi tuhaf sonuçlara ulaşırlar. Bu sonuçlardan belki de en tuhafı evrendeki maddenin kütle hesabıdır. Evrende 1080 adet parçacık (proton-nötron-elektron) bulmuşlar. Küçük olan büyük olanı kuşatamaz, bunu hepimiz biliriz. Hacmi büyük olan küçük olanı ihata eder. Hani nam-ı diğer bir deyiş vardır. “Büyük balık küçük balığı yutar.” Tam da yerinde bir deyiştir. İnsan bakıldığında şu koskoca evrende mini minnacık bir zerre, bir benek gibi gözükebilir. Ancak son zamanlarda bilimciler hiç de böyle düşünmüyorlar. İnsanın içine koskoca bir kâinatın sığabileceği gibi bir düşüncenin altını çiziyorlar. Prof.Francis Crick ve Dr.Watson’un büyük katkılarıyla DNA’nın sırlarına doğru yapılan yolculukta bilimcilerin, insan olgusunun gizemine hayreti daha da artmıştır.
İnsan vücudunda 20 adet aminoasit vardır. “Eee” demeyin. Bu, şu demektir: 20 adet aminoasitle her biri 100 halkalı enzim kombinasyonu oluşturulur. Bu da evrendeki tüm atomların sayısından daha fazla bir sayıdır. Şimdi, küçük olan büyük olanı ihata etmiş olmuyor mu? Hangisi büyük? Bu bilimciler zaten kafa karıştıran sonuçlar bulmuyorlar mı? Şu uçsuz bucaksız evrenin bir zamanlar bir atomun çekirdeğinden bile küçük bir alanda (10-33 cm2) olduğunu söylemiyorlar mı? Demek ki büyüklük ve küçüklük yani hacim aslında çok da anlamlı bir kavram değilmiş. Hacim dendiğinde mekân akla gelir. Bakın Fransız bilimcilerden Henry Poincare mekânla ilgili olarak neler söylüyor.
“Mekândan söz eden bir kimse, anlamı olmayan bir söz sarf etmiştir. Ben, Paris’in belli bir noktasında, örneğin Pantheon Meydanı’ndayım ve kendi kendime ‘Yarın buraya tekrar geleceğim.’ diyorum. Bu tamamen anlamsız bir söz. Çünkü şu andan yarına kadar iki milyon kilometreden fazla yer değiştirecek olan yer yuvarlağı, kendisiyle beraber, Pantheon Meydanını da beraberinde sürükleyerek hareket edecektir. Aslında bu tez de anlamını yitiriyor. Çünkü dünyamız iki milyon kilometrelik hareketi, güneşe göre yapmıştır. Oysa güneş de Samanyolu galaksisi içinde yer değiştiriyor. Samanyolu’nun kendisi de, kendi ekseni etrafında dönüşünü hiç aksatmadan sürdürüyor. O halde Pantheon Meydanı’nın bir günde ne kadar yer değiştirdiğini nasıl hesaplayacağız? Aslında ben gerçekte, yarın hiçbir zaman Pantheon Meydanı’na gitmiş olmayacağım.”[14]
Bu arada, gidilen yerin değişmesi gibi gidenin de bir değişimi vardır, o da sabit durmaz. Bakın biz de nasıl bir değişim içindeyiz. Yetişkin bir insanda 100 trilyon hücre var ve bu hücrelerin büyük bir çoğunluğu yarına kadar ölmüş olacak. Her dakika 300 milyon hücremizin ölüp yerine yenilerin geldiğini düşünürsek nasıl bir değişimin içinde olduğumuzu görebiliriz. Felsefecilerin “Bir insan bir nehirde ancak bir kere yıkanabilir.” Sözü ve “Bir kişiyi sadece gördüğünüz an görmüşsünüzdür, ertesi gün o kişi aynı kişi değildir. Bir sürü tercihler yaparak değişmiş biri olarak karşımıza çıkar.“ sözlerini de düşünürsek bunca değişkenin içinde neyi referans alacağımızı çok iyi bilmemiz gerekmektedir.
Bakın neler neler öğreniyoruz. Bilimciler ve düşünürler sayesinde şu küçük hacmiyle insan neler öğreniyor! Bu bilimciler ve düşünürler sadece akıllarıyla ilerlemiyorlar, onlar ortaya yüreklerini de koyuyorlar. Birkaçının hayatını okuduğunuzda bunu rahatlıkla görebilirsiniz. Bunca bilgi sadece salt akılla öğrenilemez çünkü. Aklın sınırı vardır, o sınırı devamlı aştıracak bir yürek gereklidir. O yüzden “Aklın sınırı, gönlün sızısı vardır.” denmiştir. İşte, bu sızı aşka dönüşerek, uğraştıkları mesleklere sirayet eder. Bu sezgi ve aşk sayesinde insan evreni çözümleyebilir ve kendini esaretten kurtarabilir. Şayet bir gün bu evreni tam anlamıyla çözümleyebilirsek -ki bu mutlaka olacak- o gün içimizdeki cevherin ne olduğunu göreceğiz.
Peki, içimizdeki cevher nedir? Bunca bilince sahip olan biz, gerçekte kimiz? Tabiî ki O’nun en muhteşem tezahürüyüz. Ehli tasavvufun çok manidar bir deyişi vardır. “Bab-u Rahmani Kalb-u insani- Allah kapısı, insan kalbidir.” İşte bu bilince sahip olan bir insan evreni tam anlamıyla kavrayıp kuşatarak gerçeğe, Hakk’a açılan kapıya erişir. Bu, ayrılık ateşinin insanı yakıp kavurması sonucu olacaktır. O’na olan yolculuğu, O’nu anlama -zatını değil- varlığını bilme anlamında olacaktır.
“
Varlığını bilmektir bilmeden kasıt
Yoksa Zat'ını bilmek değildir, sözden kasıt
”
denmesinin sebebi budur.
Tüm bu hakikatlerin önüne çekilmiş olan perdenin ardındaki gerçeği görebilmek için bir ayrılık ateşi gerekiyordu. İnsanoğlu’nun doğasındandır ancak yitirdiğinde kıymetini bilir. Böylece sazlıktan koparılarak yapılmış ney misali bu âleme göçtük. Ayrılık ateşini Mevlana’dan güzel kim ifade edebilir ki;
“
Beni bir sazlıktan kestiklerinden beri, kadın erkek bunca insan feryadımdan inledi.
Ayrılık acılarıyla parça parça olmuş bir kalp isterim; ta ki iştiyak derdini şerh edebileyim.
Aslından, vatanından uzaklaşmış olan kimse, o vuslat zamanını bekler durur.
Ben her cemiyette, her mecliste ağladım, inledim durdum.
Kötü halli olanlarla da düşüp kalktım, iyi halli olanlarla da.
Herkes kendi zannınca benim dostum oldu, ama kimse derunumdaki esrarı araştırmadı.
Benim esrarım, feryadımdan uzak değildir. Fakat her gözde onu görecek nur,
her kulakta da onu duyacak kudret yoktur.
Beden ruhtan, ruh da bedenden gizli değildir; lakin canı görmeye herkes için izin yoktur.
Bu ney’in sesi ateştir. Onu hava sanma; kim ki bu ateşi tatmamıştır o kimse yok olsun!
“
Nereden nereye ulaştık. Bir tariften yola çıktık. İtirafların en büyüğü olan; hasretin itirafına ulaştık. Yanında O’nu bilseydik, tanımış olsaydık tüm bu feryatlar ve itiraflar çıkar mıydı? Çıkmazdı elbet. Şems gitmeseydi Mevlana’yı kim tanırdı? Mesnevi’yi kim okurdu? O ateş buralara kadar gelip bizi de kavurur muydu? Kavurmazdı elbet. Olan olması gerektiği gibi oldu. Bize düşen de tarif oldu. Hem anlamak için tarif hem de anlatmak için. Velhasıl her halükarda tarif gerekliydi. Verildi…
Şimdi O’ndan ayrı düştük tariflere sarıldık. Hakk’ı görmek ona kavuşmak için sarıldık. Ayrılık ateşi Arifi yaktığından Marufuna tabi oldu. İşte buraya da “Vav”ın “He”ye tabi oluşu denildi. Okunuşu ise kâinattaki tüm seslerin birleşmesinden ortaya çıkar:
“
Hu
”

“Hu” nun ne anlama geldiğini ifade etmek istiyorum. İki harften oluşan bu kelime mutlak varlığı yani vücudu ifade etmek için kullanılır. Tekilliği ifade eden ilginçtir ki iki harftir. Biri “güzel he” dediğimiz Lafzatullah’ın (Allah’ın lafzı) son harfidir. Güzel denmesinin sebebi bundandır. Diğeri ise velayeti, halife olan İnsan-ı Kamil’i yani Hz.İnsanı temsil eder. Ve sanki vuslat vaki olmuş gibi “güzel he” ye “vav” tabi olmuş, ona katılarak o mutlak varlığı temsil etmiştir. Kemalat ikilikledir. Çünkü bir ancak bir başka bir ile bilinebilir. Öyle ya, BİR’in bilinmesi için önce o BİR’in olması sonra bir başka birin olup, onun da asıl BİR’i bilmesi gerekir ki bilen, bilinen ve nihayet bilme eylemi gerçekleşsin. Etken, edilgen ve etki gibi. Bir fiilin gerçekleşmesi için failin ve mefulün olması gereklidir. Failsiz bir meful ve mefulsüz bir fiil olamaz. Bunlar birbirine bağlıdır ayrılamazlar. O bilinmek istedi ve talep ettiği için matlup (istenilen-arzulanan) insanı yarattı “Bizler talip değiliz, matlubuz.” sözünün anlamı da daha iyi anlaşılıyor. İşte bu kâinata insan olmanın müjdecisi olan beşer (beşeriyet) ancak Hakk’ın nazarında matlup olmayı istemelidir. Çünkü insan olarak doğulmaz insan olunur. Tarifi okuyarak olunur. Evren ve içindeki her şeyle barışık olarak yani ünsiyet kurarak olunur. Böylece talip ile matlup arasındaki perde aralanır.
Perde demişken Tanrı ve Bilim adlı kitabında Jean Guitton “Ayrıca unutmamalı ki, evrenin ortaya çıkışından söz etmek, bizi şu kaçınılmaz soruya götürecektir: ilk ‘gerçeklik atomu’ nereden geliyor? Öyleyse bugün hemen hemen tümüyle bir giz içinde iki sonsuza doğru uzanan bu uçsuz bucaksız kozmik örtünün kökeni nedir?”[15] diyerek ilginç bir noktaya dikkat çeker. Hoş, tasavvuf ehli bu tanımı nice seneler önce yapmıştır. Evrene “Hicab-ı Kibriya-Büyük Örtü” demişlerdir. İşte bize düşen vuslatı gerçekleştirebilmek için bu Hicab-ı Kibriya’yı yani tarifi iyi okuyabilmektir. Okuma yazma bilmeyen bir insana gelen vahiy meleğinin onu defalarca sıkarak “OKU” demesinin anlamı; kâinatı, kozmozu, evreni okumaktır. Ancak bu okuma işinde çok önemli bir detay vardır ki onu çoğu zaman atlarız. O da okumak için debelenmek değil, yaratan Rabbin adıyla okumaktır. Ancak o zaman insan kâinatın kıblesi olabilir. Yoksa neden tüm kâinat bize yönelerek tek bir gerçeği tarif etmeye amade kılınsın. İşte bu gerçekleri O yüce yaratıcının ismiyle okunduğumuzda tarifi ele geçirmiş, arif olmuş oluyoruz. Son olarak Endülüs’teki arifler hakkında 1903 Nobel ödüllü Fransız Pierre Curie’nin itirafına yer vereceğim.
“Endülüs’ten bize kala kala otuz kitap kaldı, atomu parçaladık. Hülagü’nün yaktığı yüz binlerce kitap kalsaydı eğer, şimdilerde galaksiler arasında top koştururduk.” Bu da bilginin kaynağının itirafı olmaktadır.
KZ
[1] “خَلَقَ اللَّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً لِّلْمُؤْمِنِينَ”Ankebut 44
[5] “الَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ” Meâric 23
[6] Tanrı ve Bilim, Simavi Yayınları, s. 43
[8] Tanrı ve Bilim, Simavi Yayınları, s. 47
[11] “Biz ayetlerimizi(delillerimizi) onlara hem afakta(ufuklarda-gözün görebildiği en uç noktalarda) hem enfüste (kendi içlerinde) yakın bir gelecekte göstereceğiz; öyle ki şüphesin onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Rabbin her şeye şahit olması yetmez mi?” Fussilet 53
[14] Bilim ve Metot, s. 87
24 Ağustos 2010 Salı
Kâinatın Kıblesi:
Biz kimiz? Nereden geldik ve nereye aidiz? Niçin buradayız? Yapmamız istenilen veya yapmamız gereken nedir? Arayışımızı nasıl şekillendirmeliyiz? Nerede olmalıyız? Ya da bütün bu sorular anlamsız mı? Belki de tüm bu soruların cevabını zaten biliyoruz. Sadece sorarak hatırlama heyecanı yaşıyoruz. O yüzden bunları irdeliyoruz. Bize haz yaşatıyor bunu hatırlıyor olmamız. O yüzden hayata aç gözlerle bakıp kendimiz ve bu evrenle ilgili her şeyi didikliyoruz. Ta ki gerçek anlamda onu kavrayalım, idrak edelim diye. İdrak diyorum çünkü bilmek ile idrak etmek arasında temel bir fark vardır. İdrak anlama yeteneğidir, kavrayıştır. Bilmek ise çoğu zaman sadece kuramdan öte olmaz. Evet, bilmek, deneyimlemek ve olmak. Kuramsal bilgi sadece teoridedir. Onu hayata geçirmediğimiz takdirde gerçek anlamda oluşamayız. Peki, bizden istenilen olmamız gereken nedir?
Bir an için dünyaya bakalım; her gün binlerce insan açlıktan ölmekte. Açlıktan ölmeyenleri ise savaşarak öldürmekteyiz. Birbirimize yaşattığımız acılar yetmediği gibi yaşam tarzımızın bencilliğinden nefes alıp verdiğimiz gezegenimizi de yıpratmakta, onun düzenini bozmaktayız. Aslında hiç bir şey doğadan daha şefkatli değildir insana, aynı zamanda da ondan daha gaddar olmamıştır. İşte bu da insanın yaratış gücüyle alakalıdır ki bu yazımda açıklamak istediğim de tam olarak budur. Nihai amacımdan çıkıp şu anki konuya dönersek; Kısacası fesat çıkartan ve kan akıtan cani varlıklar gibi gözüküyoruz. Tanrının “Ben yeryüzünde bir HALİFE yaratacağım” dediğinde meleklerin “Biz seni hamd ile tespih ve takdis ederken, sen yeryüzünde kan akıtacak ve orada bozgunculuk –fesat- çıkartacak birini mi yaratacaksın”[1] diye sormaları boşuna değilmiş gibi gözüküyor.
Ancak Tanrının bu yaratışta büyük bir amacı var. Şimdiden sonra anlatmaya çalışacağım konu birçoğunuz için anlamsız gelebilir veya aşırı görüş olarak değerlendirebilirsiniz. Ancak yazımı okumaya devam ederseniz bu sizin gerçekle yüzleşmek isteyişinizin bir sonucu olacaktır. Çünkü anlatmaya çabalayacağım konu bizim “gerçekliğimiz-hakikatimiz” olacak. İlerleyen satırlarda, başta sorduğum sorulara bir nebze de olsa kendi adıma verdiğim cevapları bulacaksınız. Öncelikle bu hayata bir şeyleri öğrenmek için gelmedik. Zaten yaradılış itibarıyla biz bu bilgiye sahibiz[2], Tanrının ruhuna[3] sahibiz. Onun bilgeliğine sahip, O’ndan[4] olarak yaratıldık. İlk yaratılış yerimiz mana âlemidir. Zaten madde manadan meydana gelmiştir. İnsan kâinatın yaradılışından önce var edilmiştir. Kâinat sonradan insana yapacağı yolculuğu için bir elbise veya bir araç, bir mekân olarak yaratılmıştır. Bu yaratma da yoktan olmamış, vardan olmuştur[5]. Bir bakıma “var olan” tek hakikatin yani birliğin ikiye ve daha fazla parçalara bölünmesiyle ortaya çıkmıştır. Tek olan Hakk’ın tanınması için bir başka şeyin olması gerekmektedir. Tek olan, mutlak Hak(hakikatten)’tan başka bir şey olmadığına göre nasıl tanınabilirdi? Birin ikiye ayrılması şarttı. Bu yüzden ehli tasavvuf “Bir, ancak ikiyle zuhur eder” veya “Bir’in bilinmesi için mutlaka ikiye ihtiyaç vardır” demişlerdir. Yani var olan mükemmellik ancak bir başka şeyle, varlıkla gözlemlenmeli, ikinci bir referans noktası gerekmekteydi. Tanrı “ben bir gizli hazineydim bilineyim istedim o yüzden mahlûkatı yarattım” demesinin anlamı da budur. İşte Tek olanın kesrete (çokluğa)bürünmesi ve görünmesiydi bu.
Bu noktada biraz durup bir açıklama yapmak istiyorum. Görünen, görünmeyen her zerre Tanrıya aittir. Bu gün fizikçilerin Tanrı parçacığı adını verdikleri, maddenin içinde oluşabildiği, yüzebildiği bir parçacığı aradığını bilimle ilgilenenlerimizin çoğu bilmektedir. Bu noktada “Zatı Tek olanın zuhuru nasıl çok olabilir?” diye bir soru akla takılabilir. Burada iki boyutlu evren örneğini sizlere vermek isterim. İki boyutlu bir evren düşünün. Sadece en ve boy var, yükseklik yani derinlik yok. Üç boyutlu bir nesneyi bu evrene nasıl entegre edebilirsiniz? Bu mümkün değildir. Üç boyutlu bir nesnenin iki boyutlu bir evrende sadece temas noktaları gözükecektir. Yandaki resimdeki el izi gibi, yani el tek olmasına tek ama iki boyutlu bir âlemde bu şekilde bir sürü anlamsız, onu gerçek anlamda tasvirden uzak çizgilerden müteşekkil gözükecektir. İşte, Bir’in bu âleme tecellisi, tezahürü bu şekilde olur. Ancak bütüne çok uzaktan, aklımızın ufuk sınırlarını zorlayarak baktığımızda, gördüğümüz gerçek az da olsa bize eli tanıma fırsatı verir. İşte bu noktada kişi gerçek anlamda bütünü görmüş, macerasını yaşamış ve tatmin olmuş olarak rabbine döner. “Ey tatmin olmuş nefis!, Sen O'ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön”[6]. Böylece gaye tamamlanmış olup artık Bir bilinmiştir. Peki, bu macera nedir? Nasıl başlamıştır? Bizim değerimiz, rolümüz nedir? Çok önemli olan bu soruları bilgimin ve gönlümün elverdiği ölçüde sizinle paylaşmaya çalışacağım.
Yazıma, Bakara süresinde Âdem’in yaratılışını anlatan bir ayeti size aktararak başlamıştım. Oraya dönüyorum. Başlığın ana temasını oluşturan ayettir bu. Rabbin kendisinin bilinmesini istemesinin ardından mana âleminde insanı en iyi şekilde yarattı.[7] Yarattığı bu “kendinden olan ruhlar”, içlerinde Rabbe ait bilgilerle yaratıcı özelliklerini göstermek istediler. Ancak bunun için uygun zemin yoktu. İlk yaratılışın ardından bir kaos yaşandı. Bunun üzerine Tanrı ruhlara “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” dedi[8]. Yeni yaratılmış, kuramsal bilgiye sahip olan bizler cevap veremedik. Bu sorunun cevabını ancak dünya hayatında, kevn ve fesat (oluş ve bozuluş) âleminde deneyimler yaşayıp, şekillendirip tekrar bozarak, en nihayet Tanrının ahlakıyla ahlaklanarak, Ona benzeyerek verebilecektik. Böylece Tanrı kâinatı zatından Huvezzahir ismi gereği yarattı. Ehli tasavvuf “Ahadiyetin Vahdaniyete intikali” demişlerdir buna. Kuramsal bilgi yeterli olmadığı için o, şu ve bu yaratılarak farklar meydana geldi. Bizim tercihler yaparak oluşumumuz için aslında gölgeden ibaret olan bu kâinat yaratıldı. Görünen bu gölge de asıl itibarıyla manaya tabidir. Bu mana Hak’tır. Mananın yani Hakk’ın görünebilmesi için zıtlıkların içinde barındırdığı sıfat ve isimlere bürünmesi gerekmekteydi. Zıtlıklar bu âlemi yarattı. Böylece Hak bu âleme Zatı itibarıyla tek, sıfat ve isimler itibarıyla çift tecelli etti. Bu tecelliyat gizlenerek hassas dengelere büründü. Onu kendimizden veya Tanrıdan gayrı sandık. Kâinattaki bu tecelliyat, bizim manamızı muhafaza edecek bir kap gibidir. Ve gerçek anlamda bizim manamızın irade şeklinde bir yansımasıdır. Hakkın bu tecelliyatından, tüm kâinatı bize musahhar(amade) kılmasından muradı; burada gelişerek yaratmayı deneyimlememiz ve irademizi kullanarak hayatımızı yönetmemizdir. Sonuç itibarıyla şu an gözüken evren bizden çıkıp bu hale gelmiştir. Şöyle bir benzetme yaparsam daha iyi anlatabileceğimi düşünüyorum. Rabb kendi zatından bizi yarattı. Yaratılan bizim özümüzden de âlemi yarattı. Ehli tasavvufun “İnsan kâinatın özüdür, gözüdür”, “Âdemsiz âlemler kâinat olmaz”, ”Kâinatın aslı insandır”, “Kâinatın tohumu insandır” deyişlerinin sebebi de budur. Son aktardığım deyiş ise noktayı koyan bir sözdür.
İşte bizden çıkan bu kâinat sonunda meyve veren bir ağaç gibi madde ve mananın ünsiyeti anlamına gelen insanı yani bizi oluşturmuştur. Bizim için, bizden oluşan bir evrendeyiz şu an. Onu istediğimiz gibi şekillendirebileceğimizi bir kavrayabilsek. Üstün bir biçimde yaratılan manamız, bu kesif ve süfli âleme hükmedebileceğini bir kavrayabilse tüm şikâyetlerimizden kurtuluruz. Çünkü kâinatta olan tüm olaylar insandan yansıyan enerjilerdir. Bu anlamda kâinat insanın aynadaki görüntüsünden başka bir şey değildir. Madem koskoca kâinat bizim manamızdan yaratıldı ve sonra onun meyvesi konumundaki bedene bürünmüş olan bize musahhar(amade) kılındı, o halde neden maddeye hükmedemeyelim? Üstelik maddeden oluşan bu kâinatın; bir enerjinin, bir nur parçasının genişlemesinden oluştuğunu da biliyorsak…
Tüm evren enerjinin maddeye madeninde enerjiye dönüşmesine şahitlik etmiyor mu? İşte bu noktada bizim yaratım gücümüz devreye girebilir ve enerji hareket halindeyken yaratımımız gerçekleşebilir. Yeterince enerjiyi harekete geçirdiğimizde maddeyi şekillendirebildiğimize göre onu yaratabiliriz de. İşte tam bu noktada şu soruyu soruyorum size: Halife nedir? Neye yarar? ve imkânları nelerdi? Ayrıca Tanrı “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” dediğinde, neden melekler ona “Yeryüzünde kan akıtacak ve fesat çıkaracak birini mi yaratacaksın” desinler? Burada Âdeme verilen gücü görebiliyor musunuz? Bundan sonraki ayetler ise daha hayret uyandırıcıdır. “Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra meleklere yönelerek, ‘Eğer doğru söyleyenlerden iseniz, haydi bana bunların isimlerini bildirin’ dedi. Melekler, ‘Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin’ dediler”.
Meleklerin bile kavrayamayacağı bu isimler nelerdir? Kur’an yorumcuları bu isimlerin yani esmanın yorumunu; İnsanoğlunun isimlendirme yeteneğinin olması olarak yorumluyorlar. Peki, ayette geçen “külleha-Tamamını” ne anlama geliyor? Yani “Tanrı esmanın –isimlerin- tamamını âdeme öğretti” ne demek oluyor? Acaba bundan tüm Kâinatın bilgisinin insanın nüvesinde, çekirdeğin olduğu anlamını çıkarsak yanlış mı yapmış oluruz. Kesinlikle doğru bir yorum olacağına inanıyorum kaldı ki bazı İslam âlimleri bu konuda aynı yorumu yapmışlardır. Burada Müslüman bir aydın olarak değerlendirilen Muhammet İkbalin “İnsana sığabilene kâinat, kâinata sığamayana insan derim" sözünü de hatırlatmak isterim. Ayrıca yukarıdaki ayetlerde farkındaysanız meleklerin çok ilginç bir savunmaları vardır: “Biz seni hamd ile tespih eder ve seni her şeyden tenzih ederken neden yeryüzünde kan akıtacak ve orayı fesada boğacak bir kimse yaratıyorsun?” yani “Biz varken ibadet etmek için başka bir varlığa neden ihtiyaç var ki? Hem de yeryüzünü fesada boğacak kadar güçlü bir varlık” Emin olun, ilerleyen ayetlerde insanın daha büyük bir gücünün olduğunu göreceksiniz. Velhasıl Tanrı “Size, göklerin ve yerin gaybını şüphesiz ki ben bilirim, yine açığa vurduklarınızı da, gizli tuttuklarınızı da ben bilirim demedim mi?” diyerek kelamına devam ediyor.
Şimdi konunun en can alıcı noktasına ulaşmış olduk. O da en etkili ve yaratıcı yönümüzdür ki tüm kâinatı adeta dize getirmektedir. Çok bilindik, her an bizimle olabilen bir yönümüzdür. Bu, bizim içimizdeki en büyük oluşumu sağlayandır. Evrenin gizeminin simyasıdır. Az önce yukarıda bahsettiğim; maddeye ve enerjiye hükmettiğimiz andır. En zorlu anlarda yaptığımız tercihlerin, en büyük zaferlerimiz olacağını bilmeliyiz. Çünkü katışıksızdır o an. Tercihimizin uygulamaya geçmeden önceki, seçimimizden az önceki ana gitmenizi tavsiye ediyorum. Orada görülen bizim gerçek gücümüzdür ki, bu gerçek arzumuzdur. Salttır. Katışıksızdır. Karar anıdır. Tüm samimiyetle orada duran “NİYETİMİZ” dir. Tam bu noktada İslam peygamberinin bir sözünü hatırlatmak istiyorum. “Ameller niyetledir”[9] yani tüm davranışlarımız, tüm deneyimlerimiz niyetle oluşmaktadır. O’nun yaratıcı gücü karşısında tüm kâinatı dize getiriyoruz. Niyet; saf enerjidir. Sahip olduğumuz ve olacağımız her niyet yaratıcıdır. Onun enerjisi asla ölmez. Varlığımızdan fırlayarak tüm evrene yayılır. Gerçekleşene kadar dolaşır. Bu yüzden melekler ve tüm kâinata bize secde etme emri verilmiştir[10]. On sekiz bin âlemin birleştiği, kesiştiği noktayız. Hem Rabbaniyeti(tanrılığı), şeytaniyeti, melekiyeti, hayvaniyeti, nabatiyeti hem de cemadiyeti(katılığı maddeliği) içinde barındıranız. İşte tüm kâinat zaten bunlardan ibaret olduğu için “Ben yere göğe sığmadım, mü’min kulumun kalbine sığdım” lütfüne mazharız. Tüm kâinatı yaradan Allah bu kalbe sığabiliyorsa, bu âlemde en büyük tecellisi, tezahürü olan ancak âdem aynasında gerçekleşiyorsa tüm kâinatın kıblesi insandır.
İlgili Video görüntüleri:
İnsanın düşünce gücü ve Madde'nin aslı
http://www.facebook.com/video/video.php?v=1514416789008&ref=mf
2 boyutlu ve 3 boyutlu evrenin farkını anlatan video görüntüsü
http://www.facebook.com/video/video.php?v=1404704430567&oid=115257705165513&comments&ref=mf
Önemli Notlarım:
1-Niyet “Nun, Vav, Ye”: Arapça olan bu kelimenin kökü “çekirdekli olmak” tır. Aynı kökten çıkan bir diğer anlam ise, hazır olun “Atom çekirdeği” dir.
2-Yukarıda mana âlemimi sizlere yazarak paylaşmamda feyiz aldığım, gerçek bir “Yol ehli olan” Lütfi Filiz’e sonsuz şükranlarımı bir vesile sunmak isterim.
[1] Bakara 30
[2] “Ve Adem'e isimlerin hepsini öğretti.” Bakara 31
[3] “Hani, Rabbin meleklere şöyle demişti: 'Muhakkak ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu bir biçime sokup, ona ruhumdan üflediğim zaman siz onun için hemen secdeye kapanın' " Sad 71-71
[4] "Onlara bir musibet geldiğinde: 'Biz Allah'ınız ve elbette O'na döneceğiz' derler" Bakara 156
[5] “Kün emri yani ol emri bir muhataba olması gerek. Muhatap yoksa neden emir verilsin? işte o muhatap bizzat Tanrının Zatıdır. “
[6] Fecr 27-27
[7] “Biz elbetti insanı en güzel biçimde yarattık” Tıyn 4-5
[8] A’raf 172
[9] Birçoğumuz bu hadisi farklı bir mealde bilebilir. Yukarıda birebir tercümesini yaptım. İnnemal a’malu binniyat
[10] “Hani meleklere, ‘Âdem için secde edin’ demiştik” Bakara
29 Temmuz 2010 Perşembe
Göz ne şaştı ne de aştı

Göz ne şaştı ne de aştı. [1]
Başlık nicedir tefekkür ettiğim, geçenlerde yine karşıma çıkan bir Kur’an ayetidir. Hz. Muhammed’in, Rabbi’nin en büyük delilini gördüğü anı anlatmaktadır. Ayet ve ayetin devamı Peygamberin âlemlerin rabbi Allah ile yaptığı mülakatı tasvir eder. Evet, mülakat, bir işe girmek istediğimizde bile karşımıza çıkan bir hadise. Sadece belgelerimizin tam olması yeterli değildir. Gönderdiğimiz öz geçmişimizdeki deneyimlerimiz aranılan vasıflara uygun bulunduğu takdirde bizleri mülakata çağırırlar ve orada bire bir değerlendirmeye tabi tutarlar. Ayet her ne kadar göze ve görmenin düzgünlüğüne işaret etse de bir mülakatın[2] vukuu(oluşu) ortada. Mülakat varsa karşılıklı diyalog var demektir. Allah’ın kulu ve kulun Allah’ı ile olan mülakatı (konuşması) gibisi var mı? Peki, Allah’la olan bu mülakat sadece Peygamberlere mi hastır? Biz dua ettiğimizde kiminle konuşuyoruz? Ve Allah’ın ettiğimiz dualara icabet (kabul) etmesi ne anlama geliyor?
Allah ile mülakatın(konuşmak) her insanın iç âlemindeki seviyesine yani mertebesine göre değişiklik arz ettiğini düşünüyorum. Bu zaviyeden (perspektif-açı) değerlendirme yaptığımda Allah ile mülakat (konuşmak) için önce O’nu bulmak gerektiği ortaya çıkıyor ve akabinde akla şu soru geliyor: Peki, ben Âlemlerin Rabbini nerede aramalıyım? Çocukken onu camide arıyordum. Hoş hala orada arayanlar var! Bana camilerin Allah’ın evi olduğu söylenmişti. Ancak sonraları her aklı başında insan gibi orada olmadığının farkına vardım. Sonunda O’nun sadece kendinde(zatında) bulunabileceğini sezdim. O halde kendinde(zatında) olan Allah’a nasıl gidilebilir?
Kur’an-ı kerimde “Biz ona şah damarından yakınız”[3] ayeti, O’nu artık nerede aramamız gerektiğini ortaya koyuyor. Demek ki O, dışarıda aramakla bulunmaz. Allah’ın peygambere “Yere göğe sığmam mü’min(bana inanan) kulumun kalbine sığarım”[4] demesi bunun en büyük delili değil midir? Çünkü insan koskocaman evrende küçücük bir nokta misaliyken onu nasıl ve nerede bulabilir ki? Ancak, aynı insan manen öyle bir noktadır ki düşünceleri, fikirleri ve hayallerinin yanında evren bir nokta gibi kalır.
Anlaşılan yolculuğun içe yapılması gerekiyor. Bu, gün gibi ortadadır. İnsanın kendine yapacağı bu yolculuk çetin ve engebeleri olan bir yolculuktur. Çünkü bu yolda en büyük engel kendisidir. İnsanın Allah’a ulaşabilmesi için kendine yolculuk etmesi yani kendisini aşması çok trajikomik bir durumdur. Bu noktada insanın aklına kendisini ne kadar net gördüğü düşüncesi geliyor. Ama çoğu zaman insan kendini gayet iyi -net- gördüğünü sanır. Gel gelelim işin aslı öyle değildir. Dünyaya baktığımızda; gördüğümüz benlik kavgaları, savaşlar ve ölümler insanların kendilerini ne kadar net görebildiğini gösteriyor bizlere.
İnsanın öz kimliğini görebilmesinin yegâne yolu: sahte benliklerinden sıyrılmasıyla mümkündür. Kendi aldatmacalarından sıyrılması demek istediğim. İşte yolun zor yanı budur. Burada durup, kendini insanlarda araması gerekmektedir. “Kişi, kişinin aynasıdır” sözünden murat budur. Tabi ki bunu da ancak benliğinden sıyrılarak yapabilir. Benlik korkaktır. Korkak olduğu için de sahte duyguların ve hayallerin ardına saklanır. Karşımızdaki insanlara ne kadar dürüst ve net olabiliyorsak korkularımızla o kadar yüzleşmiş onlardan o kadar kurtulmuş oluyoruz demektir.
Yani ancak insanlarla olunca kendimizi tam anlamıyla görebiliyoruz ve bunun sonucu olarak ya kendimizi yeniden şekillendiriyor, değiştiriyoruz ya da gördüğümüzden memnun olmuyor korkarak kendimizi daha farklı maskelerin (sahte benliklerin) ardına saklıyoruz. Başka maskelerin ardına attığımızda yalanlarımızla kayboluyoruz. Öz şeklimize zarar veriyoruz. Böylece kendimizi başkalarında bulamıyoruz. Çünkü başkalarında oluşan benliğimiz hep sahte olduğu için onlardan aldığımız bilgi asla kendi esmamıza, asli esmamıza ve sıfatlarımıza oturmuyor. Sonuç olarak kendimizi Nas’ta(insanlar) göremiyoruz. Kişi ne zaman dürüst ve net olursa Nas’ta kendini bulur, onlarda gördüğü kendi esmasıdır yani kendi kimliğidir. İşte o zaman artık kendine bakmasını öğrenir. Kendine bakan Rabbini görür[5]. Rabbini gören hakikati bilir.[6] Bu şekilde bakan insan nereye dönerse dönsün hep O’nun yüzünü görür[7] ve onunla mülakat eder. Böyle bir göz ne şaşar ne de aşar.
KZ
Konu ile ilgili video görüntüsü
http://www.facebook.com/video/video.php?v=1434874635716#!/video/video.php?v=390912804834
[1]مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى Necm-17
[2] Lugat anlamı: Buluşma, görüşmedir.
[3]وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖيدِ
“Biz, ona şah damarından daha yakınızdır.” Kaf 16
[4] 40 hadis Sadrettin Konyevi sy 82 vahdet Yayınl.İst)
[5]“Kendini bilen rabbini bilir”
[6]سَنُرٖيهِمْ اٰيَاتِنَا فِى الْاٰفَاقِ وَفٖى اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ شَهٖيدٌ
“Biz ayetlerimizi hem afakta, hem kendi nefislerinde onlara göstereceğiz; öyle ki, şüphesiz onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Her şeyin üzerinde Rabbinin şahid olması yetmez mi?” Fussilet 53
[7]وَلِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ وَاسِعٌ عَلٖيمٌ
“Doğu da batı da yalnız Allah'ındır. O halde nereye dönerseniz orada Allah'ın yüzü vardır” Bakara /115