20 Ocak 2010 Çarşamba

Hizmet

Hizmet; Var olmamızın bedeli… Aslında bu konuyu doğru bir şekilde ifade edebilecek miyim ben de bilmiyorum lakin birkaç satır bir şeyler karalama, oturaklı birkaç söz söyleme fikri için için tüm benliğimi kemirip dururken yazmaktan başka bir seçeneğim kalmadı. Hizmet sözlüklerde genel olarak; Birinin işini görme veya birine yarayan bir işi yapmaktır diye açıklanıyor. Bunun yanında bir de bakım, özen, ihtimam manaları içermektedir. Bunu okuyunca hizmet kime veya neye yapılır sorusu aklıma geliyor birden. Acaba cansız bir varlığa hizmet yapılabilir mi? Bir bahçenin bakımını üstlendiğimizde ona gösterdiğimiz özen, yaptığımız tüm işlere verdiğimiz ihtimam bir hizmet olabilir mi?

Bu ve benzeri sorulara cevap vermeden önce ilk olarak hizmet etmenin temelinde yatan gerçekliğe bakmak gerek diye düşündüm. Ona baktığımda ise gördüğüm en belirgin esas saygı olduğuydu. Herkese ve her şeye karşı göstermiş olduğumuz bu saygı hizmetin ta kendisiydi. İşine, yaptığına ve çevresine saygı duymayan bir insan düzgün ve kaliteli bir hizmet asla sunamaz. Dostuna güler yüzle yaklaşmak, ona dürüst davranmak, onun kendisini senin yanında emin ve huzurlu hissetmesi senin ona göstermiş olduğun saygının bir sonucudur. Bu hisleri onda oluşturmak ise bir nevi hizmettir. Böylece en büyük hizmeti en çok sevdiğimiz ve en çok saygı duyduğumuz kişilere yaparız veya yapmaya çabalarız.

O halde hizmet, anın içinde saklanan bir cevherdir de diyebiliriz. Çünkü saygı ancak anda olabilir, ancak anda gerçekleşebilir. Önümüzde o anda gerçekleşen olaylara karşı göstermiş olduğumuz tepkiler bir kişiye karşı saygılı olup olmadığımızı ortaya koyar. Kişi öncelikle kendi anına saygı duymalıdır. Çünkü kendi anına duyduğu saygı kendine duyduğu saygıdır. Kendine saygı duyan herkese ve her şeye saygı duyar. Bu duyarlılıkla çevremize baktığımızda; hizmet anı, tam anlamıyla, tüm farkındalığımızla yaşamaktır diyebiliriz.

Bu noktadan yola çıkarak birden aklıma en büyük hizmeti, en kaliteli sunan ve asla karşılık beklemeyen Tanrı geldi. Benliğim bir anda sarsıldı. “Hizmette sınır yoktur” sözü ile bağlantı kurduğumda ise beynimin kıvrımlarında hareketlenen kıpırtılar doruğa ulaşmış çoktan karıncalanmaya başlamıştı. Dindar bir yapım olduğundan okuduğum kitaplardan edindiğim bilgilere göre evrenin insan için musahhar kılındığı geldi aklıma. Musahhar kelimesi Arapça bir kelimedir. Anlamı ise; Teshir edilmiş, emre amade kılınmış demektir. Yani tüm evren izotropik yapısıyla bizim emrimize amade kılınmış olması bir hayli düşündürücü ayrıca ürpertici bir durum. Düşünsenize bir, kaliteli bir otelin imkanlarından faydalanıyorsunuz ve restoranında yemek yiyor bir şeyler içiyorsunuz ona göre de hesap çıkacaktır karşınıza, hiçbir şey yemeyip sadece çay içeyim bile deseniz hesap kabarık çıkabilir. Bu durumda müessese sahibine mutfağın nerede olduğunu sorabilirsiniz? Komik değil mi?

İyi ki Tanrı bunun karşılığını bizden istemiyor çünkü onun hizmet anlayışında karşılık almak yoktur (Vahhab). Bir nimetin (hizmetin) şükrünü ifa etmeye kalksak oda bir nimet oluveriyor ve onunda şükrünü ifa etmek gerekiyor. İş böyle olunca sonu olmayan bir döngüye giriyor. O yüzden zaten kutsal kitabı Kur’an “el-hamd” ile başlıyor “hamd”’ı biliyoruz övgü, şükran peki “el-hamd” nedir? Arapçadaki “El” takısı İngilizcede ki “the” takısı gibidir. Yani marifedir bilinen demektir. Belki de bunun için bu döngüden kurtulmanın tek yolu Tanrıya duyulan “malum mutlak şükran” duygusudur.

Bunca değerlendirmeden sonra şu sonuca ulaştım. Hizmet bir saygıdır. Saygı, kişinin kendini anda tutarak yaşadığı bir olgudur.Kendine saygısı olmayanın başkasına saygısı asla olmaz. Çevremize aslında kendimize göstermiş olduğumuz bu hassasiyet hizmetin ta kendisi oluyor. Zaten başka türlü bir hizmet anlamsız ve yetersiz bir olgudan öte olamazdı. O halde bir kurumda çalışan kişinin size göstermiş olduğu hizmet kalitesi esasen kendine duyduğu saygı ve değerin size iz düşümünden ibaret oluyor. İş böyle olunca da herkes herkese veya kendine hizmet etmesi, saygı duymasının gerekliliği ortaya çıkıyor. Sonuç olarak var olmamızın bedeli olarak her şeye hizmet ederek gelişiyor ve kudsileşiyor, ulvileşiyoruz.


KZ

Gazali'nin Son Şiiri


Beni öldü gören ve ağlayan dostlarıma,
Şöyle söyle, üzülen din kardaşlarıma,

Sanmayınız ki sakın , ben ölmüşüm gerçekten ,
Vallahi sizde kaçın buna ölüm demekten,

Ben sadrın içindeyim bu ceset ise bana,
Ev gibi; gömlek gibi örtü olmuştu cana ,

Ben bir inciyim , örtümse bir sedeftir ,
Süphan ile ülfetim , beni beri etmiştir,

Bir sabah aranızda, bir ölü gibiydim,
Ve bir müddet yaşadım sonra da kefen giydim.

Anlayınız sırrımı, onda bir haber vardır,
Ve bilin ki sözümün altında ki manadır.

İşte rıhlet eyledim, geri size bıraktım,
Dünyada ki yurdumu hayalimden çıkardım.

Sanmayınız ki ölüm, hemen daim ölmektir,
Aslında bir hayattır, ve yüce bir hedeftir.

Düşünmeyin ki ölüm ,azap elem çekmektir,
O, sadece bir evden , başka bir eve geçmektir.

Azığınızı alın ve yola hazırlanın ,
Eğer aklınız varsa başka şeye kanmayın.

Bana rahmet okuyun , rahmet olunasınız,
Biz gittik bilin ki , sırada siz varsınız….

Gazali vefatından az önce yazdığı şiirdir.

19 Ocak 2010 Salı

Deminden beri...



Birçoğumuz büyük pişmanlıklar sonrası aldığımız kararlar kadar net yaşamak isteriz hayatı. Aldanmışlığın verdiği acı ile perçinleşmiş yargılarımız bizi diğer çıkarımlarımızdan daha güçlü kılar çoğu zaman. Gerçekle, olmayanın en doğru ayırtını belki de o anlarda hissederiz. Ve aldığımız kararların bizi emniyetli bir limana eriştirmesini bekleriz. Ama çoğu zaman yanılırız. Daha büyük pişmanlıklar çekeriz. Belki çevremizi daha farklı hissetmemize yarayabilir aldığımız bu kararlar ama bizi sakin bir limana götürmesi hususunda yanılmışızdır. Kanımca pişmanlıklarımız bize karar aldırmaması gerek. Karar bizim içimizden gelen, kimsenin etkisi olmadan, ikna olduğumuz hususlarda tüm benliğimizle iman ettiğimiz tercihler bütünüdür.

Birçok kişi anı yaşamayı gelecek planları yapmadan, aklının estiği gibi veya eğlenerek yaşamak olarak görebilir. Aslında geçmiş ile geleceğin bir zeminde (o anda) birleşmesinden ibarettir. Endişelerden ve kaygılarımızdan ne kadar arınabilirsek hayatın o kadar farkına varabiliriz. Bu farkındalık bize seçenekler hazinesine sahip olduğumuzu gösterir.

Geçmiş hatalarımızdan arınmaya gelince onlardan gerçek anlamda pişman olmadığımız sürece, bir kambur gibi sırtımızda gittiğimiz her yere taşır ve bulaşıcı bir hastalık gibi etrafımıza yayarız. İçten gerçekten sızılı bir pişmanlık onlardan ebediyen kurtulmamızı sağlar. İnsanoğlu gelişiminde etrafındakilere bazen zarar vererek olgunlaşır. Bizlerin oluşmasında isteyerek veya istemeyerek katkıda bulunan tanıdığımız herkese minnettar olmalıyız. Gerçek anlamda arınmak; geçmişin yükünü bırakmak, gelecek endişesi ve kaygısı yaşamamak ve geçmişi gelecekle birleştirip tüm olgunluğumuzu ana yöneltip, fark etmek için yaratıldığımızı devamlı surette hatırlamakla mümkün görünüyor. O yüzden insanları kırıp incitebiliriz. Bazılarımız tüm hayatlarını bu tarz hataların hasarlarını sarmakla geçirmiştir. Yine de varlığımızı olgunlaştırma savaşımızdan vazgeçmeyiz. Bu bizim varoluş sebebimizdir. İnsanlar yaptıkları büyük hataların pişmanlıkları kadar olgunlaşabiliyorlar.

Mutlu olduğumuz anlarda olgunluğumuzun arttığını gözlemleyebiliriz. Ya da en derin acıları çekerken içimizde bir şeylerin kök saldığını hissederiz. İşte insan denilen bu bilmecenin gerçek olgunlaşması duyguların durağan olduğu anlardan ziyade uç noktalarda gezindiğinde olur. Var olduğumuzu o uç noktalarda biliriz. Bu duygular bize coşkuyu yaşatır. Tanrı içimizdeki coşkuyu kendisini hissetmemiz için yaratmıştır. Sadece coşku içimizde patladığın da, anı fark edebiliyor, seçeneklerimizi görüp tercihimizi doğru yapabiliyoruz. Ve sıra dışı bir şeylerle karşılaştığımızda kabullenmemiz kolay oluyor.

KZ

Adalet Üçgeni:


Duyu organlarımız vasıtası ile dış dünya ile irtibata geçtiğimizde, davranışlarımızı ve yönelmelerimizi nasıl kontrol edebiliyorsak dışsal bilincimizi de o kadar arttırabiliriz. Anı yaşamak, onu hissetmek tüm farkındalığımızla ona yönelmek her şeye eşit uzaklıkta kalmakla mümkündür. Meylin ortadan kalkması hali dinginlik halidir. Bir meyil olmadığı için bir tarafa koşuşturma da yoktur. Sanki an durmuştur. Ve siz ona şekil veriyorsunuzdur. İşte bu hal esas itibariyle aşk halidir. O halde aşk inancı yaratıyor inanç ihtiyaçlarımızı belirliyor ihtiyaçlarımız Farkındalığı yaratıyor ve böylece her olaya her olguya her nesneye adil bir şekilde duruş sergiliyoruz. Kendimize olan adaletimiz içsel adalet dışa yansıyor. Şüphesiz davranışlarımızdaki adalet, idaredeki adalet içsel bilincimizde ki ahlaka bağlıdır. Yani insanlar ne derece ahlaka sahipseler alış verişlerinde ve idarede o derece adil olurlar. Şimdi yeniden anlattıklarıma yukarıdan baktığımızda şunu görüyoruz. İnanç ahlakı oluşturuyor. Ahlak ihtiyaçları belirliyor. İhtiyaçlarda farkındalığı belirliyor.

Dışsal Bilinç: Duyu organlarımızla gelen informasyonların içsel bilinçle harmanlanması sonucu belirlenen ihtiyaçlar doğrultusunda ki farkındalıktır.
İçsel Bilinç:Gerçekte öz benliğimizin, kalbimizin ihtiyaç duyduğu, inandığımız değerlere eş her şeyden bağımsız, ihtiyaçlarımızın farkındalığıdır.
Her şeyin belirleyicisi inancımızdır.Davranışlarımızın niteliğini, tercihlerimizi, kararlarımızı ve istikrarımızı hep bu inancımız belirler. Bir şeye, bir olaya veya bir olguya olan inancımız bizi ve hayatımızı şekillendirir. İnançlarımızın temelinde yatan duygular, bağlılık, samimiyet, fedakarlık (özveri) kısacası duyguların ne iftarı ne tefriti orta yollu olanıdır. Yani Adil Mutmain olma halidir. Övülen, beklenilen, tatmin eden duygudur.
Adil Mutmain: İçsel ve Dışsal bilince vakıf, inancının belirlediği tercihlerinin doğrultusunda kararlar alan ve bu kararları gerekli davranış biçimiyle sergileyen, içsel ve dışsal adaleti yaşayan, huzur dolu, içinde şüphe barındırmayan kanaat halidir.
Adalet Üçgeni:Hayatımızın her anında devamlı bize informasyon veren, tecrübelerimizden edindiğimiz kadarı ile ya faydası veya zararı olduğunu düşündüğümüz etkiler ile karşılaşırız. bu etkilere gösterdiğimiz tepkilerimizde etkileşimli bir kurallar bütünüdür. Tecrübelerimiz andan önceki zamanda verdiğimiz tanımlardır. Bu tanımlar ne kadar net olursa bir sonraki ana onu taşımayız. her anda gösterdiğimiz duruş bizim niteliğimizi belir. bu nitelikte 3 temel durum mevcuttur. Yaşamımızı sürdürmemizi heveslendiren ihtiyaçlar bütününe Bedensel Arzu diyelim. Varlığımızı tehdit eden etkilere karşı kendi güvenliğimizin ihtiyaçlar bütününe Bedensel Güvenlik diyelim. Birde nelerin Bedensel Güvenlik nelerin Bedensel Arzuların olduğunu anlayan Bedensel İdrak vardır.İşte bu 3 temel durum bileşimi bizim niteliğimizi(ahlakımızı)belirler. Sahip olduğumuz tüm davranış biçimlerimiz bu üç temel durum bileşiminin oluşturduğu kompozisyonlar bileşkesidir ki bu da ahlaki değerlerimizi oluşturur.

KZ

Farkındalık Hakkında:


Şimdi bir defter üzerinde yürüyen karınca düşünelim. Karınca defterin üzerinde yürüyor. Defterde bir sürü işaretler var (çizikler) eğer karınca buradaki işaretlerin defterin yüzeyinden farklı olduğunu deneyimlerse bir bilinç seviyesine ulaşmış olur. Onu elde eden bilgiden veya bilgilerden sıyrılmadığı takdirde (yeni bir put, ilah, bağımlılık) yazıları anlamlandırmaya çalışacaktır. Anlamsız bir sürü şekiller görecek bunlara odaklanıp anlamlandırmak için bir ömrünü feda edecektir. Bu onun tüm hayatını bu hayal içinde geçirmesini sağlayacaktır. Hâlbuki bu yazıların farkına vardığında kafasını kaldırsa, bunu yazan bir kurşun kalem olduğunu fark eder. Bilinç halini değiştirerek kalemi tutan parmakları deneyimleyecektir. Bilinç halini ve niteliğini değiştirerek, parmakların bir ele, elin bir kola, kolun bir gövdeye, gövdenin bir iradeye, onunda bir bilince tabi olduğunu fark edip kendi anını yaşayacaktır. Peki, insanlık ne yapıyor yazılan şeyleri ( Başkalarının hikâyeleri) okuyor. Ömrünü başkalarının hayallerine odaklayıp uyku halini sürdürüyor. Sizlere ne isterseniz yapın, ya da tam bir zevk düşkünü olun demiyorum. Sizlere istemediğiniz bir şeyi yapmayın diyorum. Çünkü istemediğiniz şeyi yapmadığınızda istediğiniz şey sizi bulacaktır. Eğer anı yaşamak istediğiniz her şeyi yapmaksa bu bilince hayvanlarda sahip. Hâlbuki ben size (gerçek anlamda) istemediğiniz şeylerden vazgeçtiğiniz takdirde (bu bir nevi gizli egonuzu kırmaktır).

Aç gözlerle deneyimlemeye ve öğrenmeye (öğrenme: başkalarına ifade etmek için asla kendin için öğrenme olmaz, olamaz.) bakarsan boşluğun gerçek ihtiyaçlarla dolacaktır. İnanç (kendine olan inancın –hiçbir şeyin farkında olmadığının farkında olmak-)sana bunu verecektir. Çünkü o bitmeyen bir yakıttan besleniyor. Aşktan.

Farkındalığımızı ihtiyaçlarımız belirler, ihtiyaçlarımızı inancımız belirler, inancımızı aşkımız belirler. Aşk, gerçek anlamda kendisinden bağımsız olmanın gerektiğini anlatır bize. Her şeyi yakar sadece kendisi kalır. Sonra kendisini de aşar, sadece sen kalırsın geriye. Patlayan benliğin içinde her şeye aç olduğunu fark edersin. o seni her şeye bağımlı olmaktan kurtarır. Anda yaşadığında her etkiye gösterdiğin karar bir patlamadır. Big Bang gibi olur. stresi, kaygıyı ve endişeyi ezer geçer. Bilgi öğrenilmez, hatırlanır ve Unutulmadığı takdirde bir üst bilince geçilemez. Yani unutmamız gerekiyor ki engel ortadan kalksın. Sizi bir yere getiren sadece o yere getirir. Başka yerlere gidebilmenin yolu, onu (önceki yolu) terk etmektir. Her an yeni deneyimler yaşamalıyız. Her yeni deneyim yeni bir sistem yeni bir bilgidir ve o anda kalmalıdır. aksi takdirde ilerleme olmaz; o bir tekrar olur. Farkındalık ancak devamlılığı(aynılığı)kesmekle oluşur. Evren yerinde durmuyor devamlı surette değişim gösteriyor. Bir geçtiği yerden hiçbir şey bir daha geçmiyor. Evren devamlı surette genişliyor. Bu da deneyimleyeceğimiz çok şey var demektir. tekrar yoktur. Metotlar, disiplinler ve ritüeller ilerlemeye engel olmamalılar. Alışkanlıklardan kurtulunmadığında bağımlılığımız devam edecektir. Eski disiplinlere bağımlı olmamak her anın içinde duyarlı olmak ve farklı sonuçlar çıkartmak demektir. Sıradanlığı yıkmak, devamlılığı yıkmak değişim yapmakla olur. Bu evrende hareket eden her şeyle birlikte bizde hareket etmeliyiz. Hiç bir şekilde son yoktur. Bu yüzden sonuç olamaz. Olmayan şeyle uğraşmak beyhudedir.
Boşluk bilgiyi çeker. Sizin oluşturduğunuzu sandığınız boşluk çekmez. gerçek boşluk bir kara delik gibi çeker. Hiç bir şey bilmediğinizin fakında oluşunuz bu açlığınız kara deliklerin tüm maddeyi ve ışığı çektikleri gibi sizde bilgiyi çekersiniz. İşte açlık budur. Doymamaktır. Buna ulaşmak bilgiden geçtiğini bilmektir. Önce onu bilirsin sonra ondan özgür olursun. Kara deliklerin önce güneş olduğunu unutmadan bilmektir. Kara deliğe düştüğünde zamandan sıyrılıyorsun. Anı yaşıyorsun. Aslında ihtiyaç duyduğun bu andır ne geçmiş nede gelecektir. Kafanda ki tüm bağımlılıklarından sıyrıldığında anı yaşayan olursun. Kendi "an" ına saygı duyarsın ve olan her şey yeni olur ve sen her anda başka deneyimler yaşarsın.

KZ

Hayatımızın niteliğini, öğrenme biçimimiz belirler:


Hayat bilinenin aksine duyarlı ve bizimle devamlı surette muhatap olmaktadır. Onu yaşayan bir canlı olarak görüp onunla ilişkimizi her an sorgulamak, düzenlemek ve karşılık vermek mecburiyetindeyiz. O bize kendisinin gerçeklerini sunma, bize öğretme ve eğitme konusunda caba sarf eden bir öğretmen gibidir. Bunu görmemezlikten gelmek, yaşadıklarımızdan ders çıkartmamak ve ibret almamak giriştiğimiz bu kişisel eğitimimizde bize zorluklar çıkartacaktır. Hayatımızla olan ilişkimiz bizim bakış açımıza göre şekillenir. Nasıl bir hayat yaşıyorsak sorumlusu kendimizdir. Öğrenme biçimimiz bu konuda ki yeteneğimiz nasıl bir hayat yaşayacağımızı belirliyor. Kendimizi ve yeteneklerimizi geliştirerek ona cevap vermek zorundayız. Hiçbir anını görmemezlikten gelmemeliyiz. Ve zamanında yapamadığımız davranışların veya tüm gecikmeli yayınların (bizimle kalan lanetlerin) daha sonraki anlarda bizim ona karşı farkındalığımızı azaltacağını, sorunları bir hamal gibi bir sonraki ana taşıyacağımızı ve bu gecikmeli yayının veya bir başka deyişle duygusal zekânın bize sorun çıkartacağını bilmeliyiz. Göremediğimiz anlar gafil olduğumuz anlardır. İyi bir öğretmen ve eğitici olan hayat bunu bize öğretmek için tekrar caba sarf edecektir. Ta ki bunu fark edip, ders çıkartıp bir daha tongaya düşmemek için öğretinceye kadar devam edecektir. Zaman zaman hayatın kendisi ile sorunlarımız olur. İşte bu anlarda göremediğimiz veya görüp düzeltmediğimiz davranışlarımızı yeniden sorgulayıp olayların farkına varıp duruşumuzu, ona bakışımızı ve yorumlayışımızı (paradigmamızı) değiştirmeliyiz. Aksi takdirde bize davranışı değişmeyecek, sorunların içinde bocalayıp anlamsız davranışlar sergileyip çözümsüz kalacağız. Bizim hayata karşı duruşumuzun sebep olduğu bu problemler ibret alınmasını ve çözüm üretilmesini bekleyen handikaplarımızdır. Yaşadığımız olayları tam anlamıyla anında farkına varamadığımız için doğru ve gerekli müdahaleyi zamanında yapamadığımız veya yapmadığımız için hayat öğretme biçimlerinden birini –ki tercih ettiğimiz biçimdir bu- bize sunuyor. Herkesin öğrenme şekline göre hayat bize kendini ve gerçekleri sunuyor. Bu o kadar hassas bir noktadır ki, öğrenme biçimimizde aslında farkında oluşumuzla alakalıdır. Kendimizi ve tükettiklerimizi değiştirerek, hayata aç gözlerle bakarak, hep öğrenmeye odaklı davranarak, bilincimizi aktif tutup farkındalığımızı arttırabiliriz. O da bize karşı duruşunu gösterme ve öğretme şeklini değiştirecektir. (ne ekersen onu biçersin).

Hepimiz aslında yazarlarız. kendi kitabımızı tercihlerimizle yazarız. Bazen de yazdıklarımızı okuruz. Hayatımızı okuruz, bizim yarattığımız, sorumlu olduğumuz hayatı soluruz. Tüm satırlarını anlayıncaya kadar tekrar ederek okuruz. Ne kadar olgun olabilirsek o kadar anlayışlı olabiliriz. Ne kadar anlayışlı olabilirsek o denli bilinçli olabiliriz.

Hayatı anlamanın birçok yolu vardır. Belki bunlardan en önemlisi en kesin ve neti öncelikle kişinin kendisine olan inancıdır. Sonra bu inandığımız gerçekleri hayatımıza uygulamamızdır. Doğru davranışı bulmak, doğru davranışı yaşamak ise inandığımız doğruyu yaşamaktır. İnandığımız gerçekleri yaşamaya başladığımızda uygun davranışı yapmış oluruz. Bu davranışların arkasında durmak gereklidir. Ve belki de bütün bu aşamalardan en zoru yaptıklarımıza, inancımıza, davranışımıza ve bu davranışımız arkasında duruşumuz yüzünden başımıza gelenlere sabretmek, istikrarlı durmak bizi başarıya getirecek ve gerçek anlamda kitabımıza ne yazdığımızı bilen içsel ve dışsal bilince vakıf kişiler yapacaktır.
KZ

Yitiklerin en kötüsü farkında olmadıklarındır:


Anı yaşamak ancak farkındalığı arttırarak mümkün olur. Farkındalık ise çok göreceli bir olgu dur. Çoğu zaman kişiler o anın farkında olduklarını sanırlar oysa ki gözden kaçan o kadar çok şey vardır ki. Farkındalık talebe göre değişen bir şey olabilir. Bir odaya susamış bir insan, acıkmış bir insan ve uykusuz bir insan sokarsak. Herkesin ihtiyacına göre algıda seçicilik yapıp susamış olan kişi suyu, aç olan kişi yemeği ve uykusuz kişide yatağı öncelikli olarak görecektir. İhtiyaçlar farkındalığı belirler. Neye ihtiyacımız varsa daha doğrusu neye ihtiyacımızın olduğunu düşünürsek algıda seçiciliğimiz ona meyil edip onu diğer insanlardan daha hızlı tespit edip ona yönelecektir. Böylece o onu elde ettiğinde diğerleri daha farkına bile varmayacaklardır. Önemli bir konuda ihtiyaçların belirlenmesidir. Kişilerin bilinç düzeylerine göre kişisel(kapasite) bilinçlerinin ne kadar aktif oldukları ile ilişkilidir bu belirleyiş. Dışsal bilinç bazen içsel bilincin ihtiyaç duyduğu şeyleri tanımlayamayabilir. Aslında kişinin oluş seviyesi bunu bazen göremediğinden başka şeylere yönelebilir ve onları ihtiyaç sanabilir. Böylece insanlar başka ihtiyaçlarının peşinde hayatlarını geçirirler. Esas itibariyle beden gerçek ihtiyacı dışsal bilincimizden daha önce tespit etmiştir(içsel bilinç). Biz bedenimizi ne kadar iyi dinleyebiliyorsak o kadar içsel olgunluğa yaklaşırız. Bu yaklaşımımız içsel bilinci buda içsel farkındalığı tetikler. Bu olgunlukla neye ihtiyacımızın olduğunu kesin olarak tespit eder, arayışımızı ve farkındalığımızı ona yöneltiriz. Bazı temel duygularda bunu belirlemek kolayken, karışık duygularda endişe, kaygı gibi bunu belirlemek zordur. Öncelikleri belirlemek bedenimizin gerçekte ihtiyaç duyduklarını tespitle mümkündür. Gerçekte ihtiyaç duyduklarımızı listelediğimizde öncelikleri belirlemeye başlarız. Önceliklerimizi belirleyemememizin en büyük faktörü karışık duygularımızdır. Temel duygular açlık, susuzluk, barınma, üreme, korku kısaca direk bedenimize ait karışık olmayan, (safi) tek kollu, tek taraflı, katışıksız, şüphe barındırmayan duygularımızdır. Karışık duygular ise endişe, kaygı vb gibidir. (daha detaylı bilgi TANIMLAR KİTABI) karışık duygular bir önceki anın farkına varılarak yaşanmamasından dolayı taşıdığımız lanettir. Karışık duygularda şüpheler vardır. O yüzden onları karışık duygu olarak tanımlıyorum. Eğer anın farkına varsak zaten şüphe olmayacaktır. Andan gafletimiz gerçekleri göremememiz yüzünden “acaba?” lar la yaşamamızı doğuruyor. Bizi yoran ve bir sonraki anlara bizi bu yükle taşıyan sırtımızda ki kamburumuz işte bu gafletimizdir. Doğru ve yanlış olmadığına göre yaşadığımız hayatın anlarından gafil olmayarak yapmamız gerekenleri gerçek bir iman ile yaptığımız sürece başarı kendiliğinden gelecektir. Velev ki metodumuz doğru olmasın.

Bir sonraki ana duygularımızı taşımamamız gerekmektedir. Tatmin olmuş nefis anı anda yaşayan nefistir. Bu da adalet üçgenin de tam ortada durabilen kişidir. Andan gafil olduğumuzda anın duyguları çözmemiz için zihinlerimizde tanımlanmak zorunda olduklarından dolayı bizi devamlı surette rahatsız edeceklerdir. Ta ki onları şüpheden arındırarak tanım yapıp geçmişin rafına kaldırdığımızda, kanaat edip, ikna olduğumuzda kurtulabiliriz. Bu ancak adil mutmain olduğumuzda olur.
KZ

Kapasite Meselesi:


Şimdi sadece şöyle düşünelim; herkes aslında aynı kapasiteye sahip yani yaratılış olarak herkes eşit. Kişiler sadece kendilerini keşfettikleri kadar kapasitelerini tanımlayabiliyorlar. Kişiler kendilerini iğdiş edip yeteneklerini kurcalamaları ve çözmeleri gerekmektedir. Aksi takdir de asla kendilerini keşfedemeyeceklerdir. Örneğin kişi kendisini her konuda eğitebilir. Sadece meyilli olmadığı konularda zorluk çekebilir. Yaradılışında meyilli olduğu konularda hücrelerini geliştirmek daha kolay olur. Aslında şunu demek istiyorum. Herkes ama herkes aynıdır. Her türlü bilgiye erişmede, her türlü beceriyi elde etmede aynı kabiliyete sahiptir. Sadece şartların ve kişinin iradesi sonucu ilerlediği topraklarda ki heyecanı yaşar ve etrafındakilere yaşatırlar. Doğal olarak herkes müzisyen, ressam ve matematikçidir. Bir kişinin bir işi başarması tüm insanlığın başarmasıdır.

Herkes yaradılışta eşit ve aynı ise bazılarının bazılarından farklı oluşu ve avantajlı oluşu ne demek oluyor. Bu yukarıda ifade ettiğim gibi kişinin yaratılışı (fıtratı ve fizyolojik özelliği) ‘ın da ki kompozisyonudur. Aslında hepimiz aynı suyun içindeyiz. Fark sadece su içinde ki yerlerimizdir. Bir insanın yapabileceği her şeyi var olan tüm insanlar yapabilirler. Buna kabiliyetli olarak doğmuşlardır. Bu gelişmenin 3 aşaması için geçerlidir. 1.aşama Temyiz(ayırt etme) 2. Aşama Akıl (bilim) 3. Aşama Kalp (gönül, duygu) 4.Aşama Vahiy (aktarma)
KZ

Aşk ve Benlik


Aşkı yaşadığımızda kendimize aşığımızın gözleri ile bakarız. Kendimizi onun tanımları ile tanımlarız, duruşumuzu biçimimizi artık o belirler. Kendi egemenliğimiz bitmiştir ve kendimize olan saygımızı da yavaş yavaş yitirmeye başlarız. Kendi benliğimizde samimiyetsizlikle başlayan ve ihanetle son bulan amansız bir duygunun esaretini yaşarız. Yine de çoğumuz gibi bende aşkın kutsallığına inanırım. Bize verdiği o coşkuyu özlerim. Bizi hem kendi benliğimizden uzaklaştırıp hem de bu kadar coşkulu hissettiren bu duyguyu hayatımıza sokma arzumuz beni çoğu zaman düşündürmüştür. Belki fedakâr olmanın başka yolunu bulamayışımızdan bu kıskaca düşüyoruz. Bize ilham verdiği gibi bizi derin acıların içine atan uçlarda dolaştıran bir duygu. Bize sınırlarımızı gösteren bir duygu. Bu duyguyu tanıdıkça ilk göründüğünden daha farklı olduğunun bilincine varırsınız. Aslında aşk sizin benliğinizi yıkmaz, sizi yok etmez. Onun sizden istediği kendi benliğinizi bulmanızdır. Bunu da o kadar ustalıkla gerçekleştiriyor ki. Sizi alıştığınız kişiliğinizden bir anda koparıyor. Geçicide olsa farklı bir insan olmanın değişik duygusunu yaşıyorsunuz. Geri döndüğünüzde ise iş işten geçmiş oluyor siz eski siz olamıyorsunuz artık. Böylece size kendinizle oynama ve yaratma deneyimi tattırmış oluyor.


Gerçek sevgi beklemektir. Gelmeyeceğini bildiğin halde gelecekmiş gibi beklemektir. Gelen aslında senin iradendir bulutların ötesinde duran iradendir. Akıl sadece yalan söyler, kalbimiz ise hakikati tüm çıplaklığıyla görür. Bedende her hücren karar verir hatta zerrelerin bile ama kalbin hükmüne hepsi rıza gösterir. Kalbe göre doğru ve yanlış yoktur. Onun gözünü çekemediği tek bir gerçeği vardır. Aşk...


Gerçek sevgi sadece yalındır ve beklenilmeye değerdir.

KZ