28 Şubat 2026 Cumartesi

Kul Olmak ya da Kül Olmak

Ben Kimim Ki Bu Kalabalık Dünyada

Kiminin yanında yokum ben,
adı bile anılmayan bir boşluk…
Kimininse kalbinin orta yerinde
taş gibi ağır,
güneş gibi sıcak bir varlık.

İnsan böyle işte:
Bir kapıdan girersin misafir,
ötekinden çıkarsın gölge.
Kimse aynı pencereden bakmaz
sana.
Kimse aynı ışıkla görmez yüzünü.

Biri “her şeyimsin” der,
sözleri omuzlarına bir yük olur;
öteki “hiç değilsin” der,
içine çöker derin bir gece.
İkisi de seni senden alır,
ikisi de seni bir başkasına çevirir.

Ve ben durur düşünürüm:
Niçin insanların gözündeki resmimle meşgulüm?
Onların aynasında değişen suretimle?
Asıl mesele başka:
Ben Hakk’ın nazarında kimim?

Birinin hiçiyim,
birinin her şeyi…
Fakat bir gün,
bir tek gün,
Hak katında kul diye anılırsam,
işte o zaman bir şey olurum
bu fani dünyada.

Sonra bir dua çıkar dudaklarımdan,
yavaş, sakin, ama köküne kadar gerçek:

“Allâh’ım,
insanların bana biçtiği rollerden arındır beni.
Nazarıma değil, nazarına yasla ömrümü.
Kulluğun bana hem yön, hem yol olsun.”


KZ

6 Şubat 2026 Cuma

Yem olmak!

İnsanın, kendi hayvanına yem oluşu ne vahim bir son.

Derler ki: “Nefis hayvanını aç bırak; seni taşısın. Beslersen, sırtına biner seni sürükler.” 

Aç bırakmak, riyazet; 
dizginlemek, irade;
terbiye etmek, zikir ile olur.

KZ

30 Ocak 2026 Cuma

Dili ümran eden kelâm

Dili ümran eden kelâm, kalbi harap eder. Lâfın cilası arttıkça kalbin safiyeti azalır; süslenen söz hakikatten uzaklaşır.


İfrat da marazdır, tefrit de. Fazla cilâ riyâya, fazla çıplaklık acz-i beyana kapı aralar. Kelâmın kemâli, hakikati incitmeden göstermesindedir.


“وَقُولُوا لِلنَّاسِ حُسْنًا”
“İnsanlara güzel söz söyleyin.” (Bakara, 83)


KZ

24 Aralık 2025 Çarşamba

Seçim, Kalbin Makâmıdır.


Seçim, kalbin makamıdır. Ya çam kozalağı olur ya koza olur, bambaşka bir yaratılışın beşiği. 


Bu söz, iradenin kalpte tecellî eden bir imtihan olduğunu pek latîf bir teşbihle ifşa ediyor. Seçim dediğimiz şey, zahirde bir tercih gibi görünür; lâkin bâtında kalbin hangi istikamete meylettiğinin şehadetidir.


Çam kozalağı

Toprağa düşer, çürür; yahut yanar, ısınır; ama kendi hududunu aşamaz. Suflî âlemin malı olur; menfaat, alışkanlık ve nefsin konforu içinde kalır. Bu, İmam Gazâlî Hazretleri’nin ifadesiyle şehvet ve gazabın akla galebe çalmasıdır. Böyle bir kalp, “olan”ı muhafaza eder ama “olması gereken”e yürümez.


Koza ise bambaşka…

Kendi içine kapanır, zahiren daralır; fakat hakikatte inkılâbın rahmidir. Koza, sabrı kabul eder; beklemeyi göze alır. O bekleyişte eski sûret ölür, yeni bir yaratılış doğar. Nitekim Cenâb-ı Hak buyurur:


“ إِنَّ اللَّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّىٰ يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ 


“Şüphesiz Allah, bir kavmin hâlini, onlar kendi nefislerinde olanı değiştirmedikçe"

 değiştirmez.” (Ra‘d, 11)


Seçim burada ahlâkî bir beyan olur:

— Kalp, ya mevcut hâlini kutsar ki bu, çam kozalağıdır.

— Ya da kendi nefsini feda ederek hakikate gebe kalır ki bu, koza hâlidir.


İmam Gazâlî Hazretleri der ki: “Kalp bir aynadır; neye döndürürsen onu aksettirir.”

Koza, aynayı Hakk’a döndürmektir. Çam kozalağı ise aynayı dünyaya sabitlemektir.


Herkes koza olmak ister, lâkin herkes kabuğun içinde karanlıkta kalmayı göze alamaz.

Herkes kelebekten bahseder, ama tırtılın ölümüne rıza göstermez.


Sözünüzün özü şudur:

Seçim, kalbin haysiyetini belirler.


KZ

9 Aralık 2025 Salı

Keyfiyetin Keyfi

Keyfiyetin Keyfi

Ey Talip...

Ârifler derûnlarında bilirler ki, çoğun çokluğu gönlü doyurmaz; lakin bir damla hakikat, bazen bir deryayı bastırır. Sevmede de böyledir: keyfiyet çokluğun perişan ettiği manayı toplar, güzelliğin özünü süzer. Nicelik perdesi ardında kıymetin sıratı görünmez olur; fakat nitelik, kalbe dokunan zarif bir el gibidir: sessiz ama tesirli.

Risalet-i Penâh Hazretleri buyurur:

تَبَسُّمُكَ فِي وَجْهِ اَخِيكَ لَكَ صَدَقَةٌ
Bir kardeşinin yüzüne tebessüm etmen senin için sadakadır.” (Tirmizî)

Gördün mü Ey Talip, bir tebessüm… Çok mu? Hayır.
Ama keyfiyeti, nice hediyeden, nice sözden daha derin bir iz bırakır. Bir gülümsemenin, bir gönlü diriltmesi; işte nitelik ile niceliğin farkı burada tebarüz eder.



Ömrün Kısalığı ve Gözyaşının Temizleyici Kudreti

Allâh celle ve celalehu şöyle ferman buyurur:

كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَهَا لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا عَشِيَّةً اَوْ ضُحٰیهَا

Onu gördüklerinde (dünyada) ancak bir akşamüstü yahut bir kuşluk vakti kadar kaldıklarını sanırlar.” (Nâziât, 46)

Ey Talip,
Ömrün bu kadar kısa olduğu bir menzilde, çoklukla övünmek neye yarar? İnsan, bir akşamüstü misafiri kadar durup göçtüğü bu menzil içinde ancak nitelikli olanı taşır ebediyete.
Bir güzel söz, bir temiz yürek, bir samimi teveccüh; işte kulun gerçek sermayesi bunlardır.

İnsanın gönlü bazen yağmur yüklü bulut gibi çöker, bazen de kaderin ince terazisinde terbiye olunur. Bu hâli arifler şöyle izah eder:
“Kulun meylini veren de Hakk’tır, onu terbiye eden de Hakk’tır.”

Ne hoş nüktedir bu:
Gözyaşı, sevginin abdestidir.
Zîrâ
gözyaşı, kalbi yıkar; aşkın pasını alır; insanı yeniden insan eyler. Gözyaşında hem bir secde, hem bir arınış, hem bir dönüş vardır.

Menzil-i Hakikatte Keyfiyetin Üstünlüğü

Bütün bu bahislerin kıblesi şuna çıkar:
Hakikat, çoklukta değil; özde gizlidir.
Sevmenin güzeli az ama sahih olandır. Amelin güzeli az ama ihlasla işlenenidir. İnsan da eşyayı çokluğuyla değil, taşıdığı mana ile kıymetlendirir.

İmam Gazâlî Hazretleri bu hususta şöyle der:
“Az dahi olsa ihlas ile yapılan amel, çok olup gösterişle yapılan amelden üstündür.”

Bu kelam, keyfiyetin nihaî hükmüdür.

Hatime

Böylece gönül seferimizde tebessümden gözyaşına, ömrün kısa menzilinden sevmenin hakikatine uzanan bir yol tuttuk. Her bir menzil, diğerine kapı oldu. Çünkü Hak katında değer, çoktan değil, özün cevherinden doğar.

Kendini bilmez nâdanların feryâdı çoktur; lakin hakikat incelikte saklıdır. Görmez misiniz ey talip, bazen bir bülbül tek bir nefesle geceye ruh verir, onu diriltir. 

KZ

Not: Yukardaki yazı, bu şarkının bendeki in’ikâsı oldu.

Bir küçük tebessüm yeter bana
Çok sevme, beni güzel sev
Bir küçük tebessüm yeter bana
Çok sevme, beni güzel sev

[Nakarat]
Yüzümü tut, gözyaşımı öp
Hayat bir masal kadar kısa
Neden hep meyil yasa
Hayat bir masal kadar kısa
Neden hep meyil yasa

Eda Baba




28 Kasım 2025 Cuma

İmam-ı Gazali İhya Şerhi: "Terk, Mücâhede ve Kalbin Kimyası"

وَكُلُّ مَنْ لَا يَشْتَهِي ٱلْخَمْرَ بِطَبْعِهِ وَلَوْ أُبِيحَ لَهُ لَمَا شَرِبَهُ، فَٱجْتِنَابُهُ لَا يُكَفِّرُ عَنْهُ ٱلصَّغَائِرَ ٱلَّتِي هِيَ مُقَدِّمَاتُهُ كَسَمَاعِ ٱلْمَلَاهِي وَٱلْأَوْتَارِ، نَعَمْ مَنْ يَشْتَهِي ٱلْخَمْرَ وَسَمَاعَ ٱلْأَوْتَارِ فَيُمْسِكُ نَفْسَهُ بِٱلْمُجَاهَدَةِ عَنِ ٱلْخَمْرِ وَيُطْلِقُهَا فِي ٱلسَّمَاعِ فَمُجَاهَدَتُهُ ٱلنَّفْسَ بِٱلْكَفِّ رُبَّمَا تَمْحُو عَنْ قَلْبِهِ ٱلظُّلْمَةَ ٱلَّتِي ٱرْتَفَعَتْ إِلَيْهِ مِنْ مَعْصِيَةِ ٱلسَّمَاعِ،


Terk, Mücâhede ve Kalbin Kimyası

(Tercüme – Tahlil – Tasavvufî Şerh)


Gazâlî Hazretleri bu bahiste, nefis terbiyesinin en hassas düğüm noktalarından birine işaret eder: Terk, ancak arzu bulunduğunda terk olur; arzu yoksa, yapılan şey mücâhede değil, mizacın bir sonucudur.

Hazret şöyle der: Tabiatı icabı şaraba meyli olmayan, içki kendisine helâl kı­lınsa dahi ona yönelmeyecek bir kimsenin içkiden uzak durması, onun küçük günahlarına kefaret olmaz. Zîrâ bu küçük günahlar—oyun, melâhî ve telli sazlar gibi nefsî meşguliyetler—büyük günahın mukaddimeleri hükmündedir. Böyle bir kimsenin içkiyi terk etmesi, nefsin dizginlenmesi değil, yaratılışının tabii bir neticesidir.

Buradaki incelik şudur:
Terk, nefsin hoşlandığı bir şeyi Allâh için bırakmaktır.
Tabiatın sevmediği bir şeyi terk etmek, mücâhede adını hak etmez. Bu sebeple sûfilerin;
“لَا رِيَاضَةَ لِمَنْ لَا شَهْوَةَ لَهُ — Şehveti olmayanın riyazeti olmaz.”
kavli, nefis terbiyesinin hikmetini hulâsa eden veciz bir düsturdur.

Bunun mukabili olarak, içkiyi ve çalgıyı seven bir kimse, nefsini mücâhede ile içkiden men edip, buna rağmen eğlence ve melâhîye meylediyorsa, işte o içkiden uzak durmak için verdiği çaba, kalbinde doğan bir nur olur. O nur, melâhîden kalbine inen karanlığın bir kısmını söndürebilir. Çünkü Gazâlî Hazretlerine göre, kalp bir kimya menzilidir; bir nurlu amel, diğer bir fena fiilin karanlığını izâle etmeye kâdirdir.

Nihayetinde şu esasa varılır:

  • Arzulamadığın bir şeyi bırakmak ibadet de
    ğildir.

  • Arzuladığın hâlde Allâh için terk ettiğin şey, mücâhededir.

  • Mücâhede ise, diğer günahların karartılarını eritip kalbi tenvir eden büyük bir nurdur.

Bu hakikat, Nebevî beyanla da teyid edilir. Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyurur:

"إِنَّكَ لَنْ تَدَعَ شَيْئًا لِلَّهِ عَزَّ وَجَلَّ إِلَّا بَدَّلَكَ اللَّهُ بِهِ مَا هُوَ خَيْرٌ لَكَ مِنْهُ"
“Siz 
Allâh için bir şeyi terk etmezsiniz ki, Allâh onun yerine sizin için ondan daha hayırlısını vermesin.”

Bu hadis, mücâhedenin ruhunu şöyle özetler: Kul bir dünyevî arzu veya nefsânî meyli terk edince, o terk boşa gitmez; kisve-i nuranîde bir lütuf olarak geri döner.

Kur’ân-ı Kerîm’de aynı hakikati tasdik eden birçok âyet nazil olmuştur. Bunların içinde en sarih olanı şudur:

“وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا ۚ وَإِنَّ اللَّهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ”
“Bizim uğrumuzda mücâhede edenleri, elbette yollarımıza eriştiririz. Şüphesiz ki 
Allâh, ihsan sahipleriyle beraberdir.” (Ankebût, 69)

Mücâhedenin doğurduğu nûru beyan eden diğer âyetler de aynı hakikati, her biri kendi sâfiyetince işlenmiş ayrı birer ilâhî nakış gibi dile getirir:

“وَإِنْ يَعْلَمِ اللَّهُ فِي قُلُوبِكُمْ خَيْرًا يُؤْتِكُمْ خَيْرًا مِمَّا أُخِذَ مِنْكُمْ”
 Allâh kalplerinizde hayır görürse, sizden alınandan daha hayırlısını verir.” (Enfâl, 70)

“وَمَآ أَنفَقْتُم مِّن شَىْءٍ فَهُوَ يُخْلِفُهُ”
 Allâh için ne harcarsanız, O onun yerine mutlaka yenisini koyar.” (Sebe’, 39)

“لَئِن شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ”
“Eğer şükrederseniz, elbette nimetimi artırırım.” (İbrahim, 7)

“فَلَنُضِيعَ أَجْرَ عَامِلٍ مِّنكُم مِّن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَىٰ”
“Sizden hiç kimsenin amelini zayi etmeyeceğim.” (Âl-i İmrân, 195)

Bu âyetlerin bütünü, mücâhede eden kula verilen ilâhî teminatın farklı tezahürleridir. Kul, bir arzusunu Allâh için terk ettiğinde; o terk, kalbinde bir nur olur. Bu nur, kalbi tasfiye eder, günahın karanlığını eritir, sahibini Hak yoluna eriştirir.

Netice

Gazâlî Hazretlerinin bu bahiste tesis ettiği hakikat şudur:
Terk, nefsin arzu ettiği şeyi 
Allâh için bırakmaktır; mücâhede bunun adıdır; mücâhedenin meyvesi nûrdur; bu nur, diğer kusurların karanlığını izâle eder.

Kalbin kimyasıyla çalışan bu sır, hem Nebevî beyanla hem Kur’ân’ın ayetleriyle tasdik edilmiştir. Mücâhede eden kulun yolu açılır, arzularını terk eden kulun kalbi nurlanır, Allâh için yapılan hiçbir terk zayi olmaz; bilakis, daha hayırlısıyla değiştirilir.

KZ

22 Kasım 2025 Cumartesi

bir şey

Kiminin hiçbir şeyi, kimin de her şeyiyim;

lâkin bilirim ki insan, ne “hiç” sayılışıyla eksilir,
ne de “her şey” yapılışıyla yükselir.

Kul, ancak Rabbin katındaki hâliyle ölçülür.

Zîrâ birinin “her şeyi” olmak da,
başkasının nazarında “hiç” olmak da emniyetli değildir:
Biri gururu kışkırtır, diğeri yeisi…
Her ikisi de nefsin imtihanıdır.

Bu sebeple derim ki:
Kimin nezdinde neyim değil; ben Hakk’a kimim?

Çünkü kiminin hiçiyim, kiminin her şeyi;
amma ve lakin Hak nezdinde “kul” olabilirsem,
işte o vakit hakiki bir “şey” olurum.

Ne güzel dua etmiş o bahtiyar:

“Allâh’ım, beni insanların nazarındaki derecelerle meşgul eyleme;
kalbimde Sen’in dereceni artır;
bana kulluğunu kâfi eyle.”



KZ 

21 Kasım 2025 Cuma

Sükût

Zaten yanmışın halinden ne bilsin ham, sükût gerekir bize gayr-ı vesselam


Hazreti Mevlânâ

14 Kasım 2025 Cuma

Boş bir odadaki ayna, kime ne fayda!


Aynanın Sessizliği ve Kalbin Aynası Üzerine

Boş bir odadaki ayna, kime ne fayda!
Zîrâ ayna, mâhiyeti gereği ancak karşısına dikilenin sûretini aksettirir. Lakin odada bakan olmazsa, ayna susar. Aynada görünen hayaldir amma, bakan olmazsa hayal de olmaz. İnsan da böyledir. Kendisine bakmadıkça hakikatin cilvesi tecellî etmez, nefsin vehimleri ise aynayı istila eder.

Nitekim hikmet ehlinin dediği gibi:
“Kalb, Hak ile dolmazsa, nefsin sûretlerini yansıtan bir aynadan başka nedir ki?”
Kalb, boş bırakıldığında nefsin hevesi, arzusu ve vehmi onda birer şekil hâlinde dolaşır. Böylece insan, kendi içinden yükselen gölgeleri hakikat zanneder. 

“Kalb, hakikati kabule meyyal latîf bir cevherdir; döner, değişir, yönelir.”

Demek ki kalbin nereye yöneldiği, aynanın kime hizmet edeceğini belirler.

Kur’ân-ı Kerîm de bu hakikate apaçık bir delil gösterir:

وَفِي أَنفُسِكُمْ أَفَلَا تُبْصِرُونَ

“Kendi nefislerinizde de nice deliller vardır; görmez misiniz?” (Zâriyât, 21)
İnsan, kendi nefsine bakmadıkça o delilleri fark edemez; aynanın sessizliğinde gizlenen hakikati işitemez.

Bu sebeple:
“Hakikat, ancak talibi varsa görünür.”
Zîrâ talip olmayan gözde basîret açılmaz; aynanın ışığı da, kalbin cilâsı da boşa çıkar. Ayna, boş bir oda için ne ise; hakikat de talibi olmayan gönül için odur.

“Aynada ne görürsen gönlünde odur aslında, 
Gönlü boş olanın aynası da bomboş durur yanında.”

Gönül boşsa, ayna da boş görünür; gönül doluysa, ayna da hakikatle parlar.

Ayna hayal gösterir, fakat hayalin doğması için bir bakan lâzımdır. Kalb de Hak ile dolmadıkça, hakikat aynada görünmez. Odadaki boşluk, gönüldeki boşluğu; aynadaki sessizlik, hakikate yönelmeyen nefsi işaret eder.

Hakikati arayan için ayna bir yol olur; aramayan için sadece bir cam parçasıdır.

KZ

29 Ekim 2025 Çarşamba

Sülûk

Ey talip, insan, yürüdükçe kaderini bulur. Uyuyan kaderinde hapsolur, yürüyen kaderini şekillendirir.

Hacer yürüdü, su buldu; İbrahim yürüdü, dost oldu; Musa yürüdü, deniz yarıldı; Muhammed Mustafa yürüdü, miraç açıldı.


Safa ile Merve arasındaki o koşu, sadece bir annenin feryadı olarak telakki etme ey tâlip. Bu gayret, her insanın kendi çölünde hakikati arayışının timsalidir.

O çöl, bazen nefsin susuzluğudur; bazen kaderin imtihanıdır; bazen de insanın kendi kalbinde kaybettiği suyun, yani rahmetin peşinde bir arayıştır. 


KZ