İnsanın, kendi hayvanına yem oluşu ne vahim bir son.
Derler ki: “Nefis hayvanını aç bırak; seni taşısın. Beslersen, sırtına biner seni sürükler.”
Aç bırakmak, riyazet;
dizginlemek, irade;
terbiye etmek, zikir ile olur.
KZ
Çıkmış olduğum hayat yolculuğundaki duygu ve düşüncelerimi paylaştığım seyir defteri.
İnsanın, kendi hayvanına yem oluşu ne vahim bir son.
Derler ki: “Nefis hayvanını aç bırak; seni taşısın. Beslersen, sırtına biner seni sürükler.”
Aç bırakmak, riyazet;
dizginlemek, irade;
terbiye etmek, zikir ile olur.
KZ
Dili ümran eden kelâm, kalbi harap eder. Lâfın cilası arttıkça kalbin safiyeti azalır; süslenen söz hakikatten uzaklaşır.
İfrat da marazdır, tefrit de. Fazla cilâ riyâya, fazla çıplaklık acz-i beyana kapı aralar. Kelâmın kemâli, hakikati incitmeden göstermesindedir.
“وَقُولُوا لِلنَّاسِ حُسْنًا”
“İnsanlara güzel söz söyleyin.” (Bakara, 83)
Bu söz, iradenin kalpte tecellî eden bir imtihan olduğunu pek latîf bir teşbihle ifşa ediyor. Seçim dediğimiz şey, zahirde bir tercih gibi görünür; lâkin bâtında kalbin hangi istikamete meylettiğinin şehadetidir.
Çam kozalağı…
Toprağa düşer, çürür; yahut yanar, ısınır; ama kendi hududunu aşamaz. Suflî âlemin malı olur; menfaat, alışkanlık ve nefsin konforu içinde kalır. Bu, İmam Gazâlî Hazretleri’nin ifadesiyle şehvet ve gazabın akla galebe çalmasıdır. Böyle bir kalp, “olan”ı muhafaza eder ama “olması gereken”e yürümez.
Koza ise bambaşka…
Kendi içine kapanır, zahiren daralır; fakat hakikatte inkılâbın rahmidir. Koza, sabrı kabul eder; beklemeyi göze alır. O bekleyişte eski sûret ölür, yeni bir yaratılış doğar. Nitekim Cenâb-ı Hak buyurur:
“ إِنَّ اللَّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّىٰ يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ ”
“Şüphesiz Allah, bir kavmin hâlini, onlar kendi nefislerinde olanı değiştirmedikçe"
değiştirmez.” (Ra‘d, 11)
Seçim burada ahlâkî bir beyan olur:
— Kalp, ya mevcut hâlini kutsar ki bu, çam kozalağıdır.
— Ya da kendi nefsini feda ederek hakikate gebe kalır ki bu, koza hâlidir.
İmam Gazâlî Hazretleri der ki: “Kalp bir aynadır; neye döndürürsen onu aksettirir.”
Koza, aynayı Hakk’a döndürmektir. Çam kozalağı ise aynayı dünyaya sabitlemektir.
Herkes koza olmak ister, lâkin herkes kabuğun içinde karanlıkta kalmayı göze alamaz.
Herkes kelebekten bahseder, ama tırtılın ölümüne rıza göstermez.
Sözünüzün özü şudur:
Seçim, kalbin haysiyetini belirler.
KZ
Keyfiyetin Keyfi
Ârifler derûnlarında bilirler ki, çoğun çokluğu gönlü doyurmaz; lakin bir damla hakikat, bazen bir deryayı bastırır. Sevmede de böyledir: keyfiyet çokluğun perişan ettiği manayı toplar, güzelliğin özünü süzer. Nicelik perdesi ardında kıymetin sıratı görünmez olur; fakat nitelik, kalbe dokunan zarif bir el gibidir: sessiz ama tesirli.
Bu kelam, keyfiyetin nihaî hükmüdür.
Böylece gönül seferimizde tebessümden gözyaşına, ömrün kısa menzilinden sevmenin hakikatine uzanan bir yol tuttuk. Her bir menzil, diğerine kapı oldu. Çünkü Hak katında değer, çoktan değil, özün cevherinden doğar.
(Tercüme – Tahlil – Tasavvufî Şerh)
Gazâlî Hazretleri bu bahiste, nefis terbiyesinin en hassas düğüm noktalarından birine işaret eder: Terk, ancak arzu bulunduğunda terk olur; arzu yoksa, yapılan şey mücâhede değil, mizacın bir sonucudur.
Hazret şöyle der: Tabiatı icabı şaraba meyli olmayan, içki kendisine helâl kılınsa dahi ona yönelmeyecek bir kimsenin içkiden uzak durması, onun küçük günahlarına kefaret olmaz. Zîrâ bu küçük günahlar—oyun, melâhî ve telli sazlar gibi nefsî meşguliyetler—büyük günahın mukaddimeleri hükmündedir. Böyle bir kimsenin içkiyi terk etmesi, nefsin dizginlenmesi değil, yaratılışının tabii bir neticesidir.
Buradaki incelik şudur:
Terk, nefsin hoşlandığı bir şeyi Allâh için bırakmaktır.
Tabiatın sevmediği bir şeyi terk etmek, mücâhede adını hak etmez. Bu sebeple sûfilerin;
“لَا رِيَاضَةَ لِمَنْ لَا شَهْوَةَ لَهُ — Şehveti olmayanın riyazeti olmaz.”
kavli, nefis terbiyesinin hikmetini hulâsa eden veciz bir düsturdur.
Bunun mukabili olarak, içkiyi ve çalgıyı seven bir kimse, nefsini mücâhede ile içkiden men edip, buna rağmen eğlence ve melâhîye meylediyorsa, işte o içkiden uzak durmak için verdiği çaba, kalbinde doğan bir nur olur. O nur, melâhîden kalbine inen karanlığın bir kısmını söndürebilir. Çünkü Gazâlî Hazretlerine göre, kalp bir kimya menzilidir; bir nurlu amel, diğer bir fena fiilin karanlığını izâle etmeye kâdirdir.
Nihayetinde şu esasa varılır:
Arzulamadığın bir şeyi bırakmak ibadet de
ğildir.
Arzuladığın hâlde Allâh için terk ettiğin şey, mücâhededir.
Mücâhede ise, diğer günahların karartılarını eritip kalbi tenvir eden büyük bir nurdur.
Bu hakikat, Nebevî beyanla da teyid edilir. Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyurur:
"إِنَّكَ لَنْ تَدَعَ شَيْئًا لِلَّهِ عَزَّ وَجَلَّ إِلَّا بَدَّلَكَ اللَّهُ بِهِ مَا هُوَ خَيْرٌ لَكَ مِنْهُ"
“Siz Allâh için bir şeyi terk etmezsiniz ki, Allâh onun yerine sizin için ondan daha hayırlısını vermesin.”
Bu hadis, mücâhedenin ruhunu şöyle özetler: Kul bir dünyevî arzu veya nefsânî meyli terk edince, o terk boşa gitmez; kisve-i nuranîde bir lütuf olarak geri döner.
Kur’ân-ı Kerîm’de aynı hakikati tasdik eden birçok âyet nazil olmuştur. Bunların içinde en sarih olanı şudur:
“وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا ۚ وَإِنَّ اللَّهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ”
“Bizim uğrumuzda mücâhede edenleri, elbette yollarımıza eriştiririz. Şüphesiz ki Allâh, ihsan sahipleriyle beraberdir.” (Ankebût, 69)
Mücâhedenin doğurduğu nûru beyan eden diğer âyetler de aynı hakikati, her biri kendi sâfiyetince işlenmiş ayrı birer ilâhî nakış gibi dile getirir:
“وَإِنْ يَعْلَمِ اللَّهُ فِي قُلُوبِكُمْ خَيْرًا يُؤْتِكُمْ خَيْرًا مِمَّا أُخِذَ مِنْكُمْ”
“ Allâh kalplerinizde hayır görürse, sizden alınandan daha hayırlısını verir.” (Enfâl, 70)
“وَمَآ أَنفَقْتُم مِّن شَىْءٍ فَهُوَ يُخْلِفُهُ”
“ Allâh için ne harcarsanız, O onun yerine mutlaka yenisini koyar.” (Sebe’, 39)
“لَئِن شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ”
“Eğer şükrederseniz, elbette nimetimi artırırım.” (İbrahim, 7)
“فَلَنُضِيعَ أَجْرَ عَامِلٍ مِّنكُم مِّن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَىٰ”
“Sizden hiç kimsenin amelini zayi etmeyeceğim.” (Âl-i İmrân, 195)
Bu âyetlerin bütünü, mücâhede eden kula verilen ilâhî teminatın farklı tezahürleridir. Kul, bir arzusunu Allâh için terk ettiğinde; o terk, kalbinde bir nur olur. Bu nur, kalbi tasfiye eder, günahın karanlığını eritir, sahibini Hak yoluna eriştirir.
Gazâlî Hazretlerinin bu bahiste tesis ettiği hakikat şudur:
Terk, nefsin arzu ettiği şeyi Allâh için bırakmaktır; mücâhede bunun adıdır; mücâhedenin meyvesi nûrdur; bu nur, diğer kusurların karanlığını izâle eder.
Kalbin kimyasıyla çalışan bu sır, hem Nebevî beyanla hem Kur’ân’ın ayetleriyle tasdik edilmiştir. Mücâhede eden kulun yolu açılır, arzularını terk eden kulun kalbi nurlanır, Allâh için yapılan hiçbir terk zayi olmaz; bilakis, daha hayırlısıyla değiştirilir.
KZ
Kiminin hiçbir şeyi, kimin de her şeyiyim;
lâkin bilirim ki insan, ne “hiç” sayılışıyla eksilir,
ne de “her şey” yapılışıyla yükselir.
Kul, ancak Rabbin katındaki hâliyle ölçülür.
Zîrâ birinin “her şeyi” olmak da,
başkasının nazarında “hiç” olmak da emniyetli değildir:
Biri gururu kışkırtır, diğeri yeisi…
Her ikisi de nefsin imtihanıdır.
Bu sebeple derim ki:
Kimin nezdinde neyim değil; ben Hakk’a kimim?
Çünkü kiminin hiçiyim, kiminin her şeyi;
amma ve lakin Hak nezdinde “kul” olabilirsem,
işte o vakit hakiki bir “şey” olurum.
Ne güzel dua etmiş o bahtiyar:
“Allâh’ım, beni insanların nazarındaki derecelerle meşgul eyleme;
kalbimde Sen’in dereceni artır;
bana kulluğunu kâfi eyle.”
KZ
“Kalb, hakikati kabule meyyal latîf bir cevherdir; döner, değişir, yönelir.”
“Aynada ne görürsen gönlünde odur aslında,
Gönlü boş olanın aynası da bomboş durur yanında.”
Ayna hayal gösterir, fakat hayalin doğması için bir bakan lâzımdır. Kalb de Hak ile dolmadıkça, hakikat aynada görünmez. Odadaki boşluk, gönüldeki boşluğu; aynadaki sessizlik, hakikate yönelmeyen nefsi işaret eder.
Hakikati arayan için ayna bir yol olur; aramayan için sadece bir cam parçasıdır.
KZ
Ey talip, insan, yürüdükçe kaderini bulur. Uyuyan kaderinde hapsolur, yürüyen kaderini şekillendirir.
Hacer yürüdü, su buldu; İbrahim yürüdü, dost oldu; Musa yürüdü, deniz yarıldı; Muhammed Mustafa yürüdü, miraç açıldı.
Safa ile Merve arasındaki o koşu, sadece bir annenin feryadı olarak telakki etme ey tâlip. Bu gayret, her insanın kendi çölünde hakikati arayışının timsalidir.
O çöl, bazen nefsin susuzluğudur; bazen kaderin imtihanıdır; bazen de insanın kendi kalbinde kaybettiği suyun, yani rahmetin peşinde bir arayıştır.
KZ
Kurbanın gözünün kapalı olması kurbandan değildir; kesenden, yani kurbanı sunandan gelir. Zîrâ İbrahim, İsmail’ine gözüne baka baka bıçağı indiremezdi. Çünkü kurbanın aslı, dışarıda bir canın değil, içeride bir benliğin kesilmesidir.
“Ah Ya Rabbi, İbrahim’in bıçağı kesmediydi, benimki kesti.Hikmetinden sual olunmaz, lakin kurbanım İsmail mi değildi?”
İmam Gazâlî Hazretleri der ki:
“Nefsin kesilmediği her kurban, hakikatte kesilmiş değildir.”
İşte bu yüzden denilmiştir ki:
“Nefsini kesemeyen kul bari nefesini kessin.”
“Hamuş, sen sus, sendeki konuşsun.Çünkü sen susarsan O sular;sen konuşursan O solar.”