adalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
adalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nisan 2026 Pazartesi

Ayrılık Ayeti


‘وَلَا تَنسَوُا الْفَضْلَ بَيْنَكُمْ

"Aranızdaki fazileti unutmayın." (Bakara, 237)


Bu âyet, münasebetlerin omurgasına bir mîzan koyar: Hak talebiyle yürürken dahi, arada biriken fazl u ihsanı heder etmeyin; zîrâ insan, kimi vakit hakka sarılıp merhameti unutur da ‘adalet’ zannıyla ‘kırar’… Hâlbuki Kur’ân, kalbe seslenir.

Yani ayrılık anında bile, hatırda tutulacak bir ‘güzel borç’ bırakın; çünkü fazlı unutan, sonra muhabbeti de unutur; muhabbeti unutanın da dili hak söyler görünür ama gönlü hakka şâhitlik edemez.


30 Ocak 2026 Cuma

Dili ümran eden kelâm

Dili ümran eden kelâm, kalbi harap eder. Lâfın cilası arttıkça kalbin safiyeti azalır; süslenen söz hakikatten uzaklaşır.


İfrat da marazdır, tefrit de. Fazla cilâ riyâya, fazla çıplaklık acz-i beyana kapı aralar. Kelâmın kemâli, hakikati incitmeden göstermesindedir.


“وَقُولُوا لِلنَّاسِ حُسْنًا”
“İnsanlara güzel söz söyleyin.” (Bakara, 83)


KZ

25 Eylül 2025 Perşembe

Gazâlî : Rububiyet (sahip olma) ve Ubudiyet (Sahip Çıkma) Arasındaki Bariz Çizgi

 فَأَمَّا مَا يَقْتَضِي النُّزُوعَ إِلَى الصِّفَاتِ الرُّبُوبِيَّةِ، فَمِثْلُ: الْكِبْرِ، وَالْفَخْرِ، وَالْجَبَرِيَّةِ، وَحُبِّ الْمَدْحِ وَالثَّنَاءِ، وَالْغِنَى، وَحُبِّ دَوَامِ الْبَقَاءِ، وَطَلَبِ الِاسْتِعْلَاءِ عَلَى الْكَافَّةِ، حَتَّى كَأَنَّهُ يُرِيدُ أَنْ يَقُولَ: أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى.

Tercümesi:


Rubûbiyet sıfatlarına meyli celbeden şeylere gelince; bunlar kibir, fahr, cebbarlık, meth ve senâ arzusu, servet sevdası, ebedîlik isteği ve bütün halkın üzerine hâkimiyet talebidir. Öyle ki kişi sanki ‘Ben sizin en yüce Rabbinizim’ demek ister.


Şerhi

Rubûbiyet ve Sahip Olma Arzusu

Rubûbiyet iddiası, insanda Allâh’a mahsus sıfatları kendine mal etme temayülü olarak tezâhür eder. Kibriyâ, medih arzusu, ebediyet sevgisi hep bu temayülün dallarıdır. Nefs, “sahip olma” ihtirasıyla yanar. Mülkü, kudreti, şöhreti kendi malı zanneder. Kur’ân bu vehmi tashih eder: 


“قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ”

“De ki: Ey mülkün gerçek sahibi Allah’ım...” (Âl-i İmrân, 26) İnsana düşen mâlikiyet iddiası değil, emanetçiliği bilmektir. Zîrâ sahip olma iddiası nefsin tiranlaşma yoludur; tıpkı Firavun’un 

“أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى / Ben sizin en yüce rabbinizim” (Nâzi‘ât, 24) sözüyle açığa çıkan ruh hali gibi.

Kalâbâzî’nin Hikmeti

Kalâbâzî
der ki:لَا يَمْلِكُ وَلَا يُمْلَكُ / Ne sahip olur, ne de sahip olunur ”

Bu söz rubûbiyet vehminden çıkışın anahtarıdır. İnsan hakiki manada ne mâliktir, ne de mülk. Sahiplik iddiası ilâhî tasarrufa ortaklık vehmini doğurur; sahip olunmaya razı olmak ise hürriyeti iptal eder. İnsana düşen, yalnızca emanete sahip çıkmaktır.

Tevhid İçin Tecrît ve Tefrît

Kalâbâzî, tevhid şuurunu iki esas ile temellendirir:

Tecrîd (تجريد): Kulun nefsinden ve mahlûkattan mâlikiyet iddiasını soyup atmasıdır. Yani “Benim malım, kudretim, şöhretim” dememek, mülkün gerçek sahibinin Allâh olduğunu idrak etmektir. Tecrîd, benlik bağlarını çözerek kulun kendini rubûbiyet vehminden arındırmasıdır. Bu hâl, fakr ve teslimiyet kapısıdır.

Tefrîd (تفريد): Kulun kalbini yalnızca Allâh’a tahsis etmesi, her şeyde O’nu tek bilmesi ve O’na yönelmesidir. Tefrîd, bütün sebeplerden soyutlanıp, bütün nisbetlerden uzaklaşıp, kalbi sadece “Bir olan”a çevirmektir. Yani “Allâh’tan başka sahip, Allâh’tan başka fail yoktur” idrakine ermektir. Burada kul, hem mülk iddiasından hem de mahlûkatın tesir vehminden sıyrılır.

Böylece kul, ne malik olur ne de mülk; sadece emanete sahip çıkan bir emanetçidir. Tecrît ve tefrît kavramları, rubûbiyet vehmine karşı tevhid şuurunun mihverini teşkil eder.

Sahip Olmak ve Sahip Çıkmak

İnsanın vazifesi malik olmak değil, sahip çıkmaktır. Bedene, nefse, kardeşine, hakikate sahip çıkmak... Bütün bunların hakiki mâlikinin Allâh olduğunu idrak etmektir. İşte bu fark, rubûbiyet vehminden kulluk nuruna geçişin anahtarıdır.

Kabil ve Habil: İki Tavır
Bu ayrımı tarihî bir misalle görmek mümkündür:

Kâbil, sahip olma hırsının sembolüdür. Kardeşini kıskanmış, kurbanı kabul edilmeyince öfkeyle kardeşini katletmiştir. Malı, mevkii ve hayatı kendine ait sanmıştır.

Hâbil ise sahip çıkma şuurunun timsâlidir. “ إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللَّهُ مِنَ الْمُتَّقِينَ / Allâh ancak takvâ sahiplerinden kabul eder” (Mâide, 27) diyerek teslim olmuş; hatta canını dahi Allâh’a emanet etmiştir.

Böylece Kâbil’in yolu ene’nin putlaşması, Hâbil’in yolu ise ubûdiyetle enâniyetin çözülmesidir.

Tasavvufî Zâviye: Ene’nin Putu

Tasavvuf ehli, bu kıssayı ene putunun sembolü olarak okur. Kâbil’in tavrı enâniyetin taşlaşmasıdır; Hâbil’in tavrı ise ubûdiyetle enâniyetin çözülüşüdür. Gazâlî Hazretleri’nin uyarısı da buradadır: Rubûbiyet sıfatlarına yönelmek, ene’yi Firavunlaştırır; kulluk idraki ise nefsi terbiye edip hakikate kapı açar.

Muasır Zâviye: Modern Kâbil ve Hâbil

Bugün de aynı sahne cereyan eder: Sahip olma hırsı; servet yarışlarında, kariyer tutkularında, şöhret peşinde koşmada görünür. “Benim” diye başlayan her iddia küçük bir rubûbiyet vehmidir. Modern Kâbil’ler şirketlerde, siyasette, hatta fertlerin günlük hayatında arz-ı endam eder.

Modern Hâbil’ler ise emanete sahip çıkanlardır: ailesine, mazluma, adalete, hakikate sahip çıkarlar ve nebevî bir tavır içinde hayatlarını idame ederler. 

Sonsuz Çatışma: Sahip Olanlar ve Sahip Çıkanlar

Dünyadaki bütün ihtilâflar, savaşlar ve zulümler aslında iki yolun mücadelesidir: sahip olanlar ile sahip çıkanlar. Tarih boyunca Kâbil’in oğulları ile Hâbil’in oğulları savaş hâlinde olmuştur. Bir taraf, mülkü kendi malı zannedip hakkı gasbetmiş; diğer taraf, emanete sahip çıkıp hakkı savunmuştur.

Bugün de bu sahne Filistin topraklarında yeniden cereyan etmektedir. İsrail’in işgalci ve zâlim tutumu, Kâbil’in “sahip olma” vehminin en canlı misalidir. Toprakları kendi malı gibi görmesi, mazlumu katletmesi, masumları sürmesi hep o ene’nin tiranlaşmasının tezâhürüdür.

Öte yandan Filistin halkı, bütün yokluklara ve zulme rağmen emanete sahip çıkan Hâbil’in evlâtları gibidir. Onlar, toprağa, kimliğe, adalete ve en mühimi hakikate sahip çıkmaktadır. Kur’ân’ın haber verdiği üzere:


“ إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللَّهُ مِنَ الْمُتَّقِينَ ”
“Allâh, ancak takvâ sahiplerinden kabul eder” (Mâide, 27).

İşte bu yüzden hak-batıl mücadelesi kıyamete kadar sürecektir: Bir yanda mülk iddiasında bulunan zalimler, diğer yanda emanete sahip çıkan müttakîler.


Netice:
Rubûbiyet iddiasının kökü, sahip olma vehmidir. Bu vehim insanı Firavunlaştırır. Hakikî yol ise sahip olmaktan değil, emanete sahip çıkmaktan geçer. Kalâbâzî’nin “lâ yemliku velâ yümleku” sözü bu gerçeği özetler: İnsan ne mâlik ne de mülktür, ancak emanetçidir.

Her nefis içinde bir Kâbil ve bir Hâbil taşır. İnsanlığın imtihanı da burada gizlidir: Sahip olma vehmiyle tiranlaşmak mı, yoksa emanete sahip çıkarak ubûdiyet nuruna yönelmek mi?


Not: İhyâ’u Ulûmi’d-Dîn adlı eserin Kitâbü’t-Tevbe kısmından küçük bir bölümün tercümesi ve şerhdir.

KZ

29 Haziran 2025 Pazar

Gölge ve Işık

 Gölge ve Işık


Hayat ışıkla oluşur lakin ömür haline gelişi için gölge şarttır.


Gördüğün, görebildiğin kadarsındır. Işık ruha timsal oldu gölge bedene misal


Yokluktaki sabır, Varlıktaki tavır. Kim olduğunu söyler. Yani rengini ortaya koyar.

Kıldan ince kılıçdan keskin bir yokluğa sabır gerekiyor ki varlık renge bürünsün. 


İfrat ve tefrit geniştir. İtidal yolu ise neredeyse yokluk mesabesindedir. Onca rakamın arasına sıkışmış kalmış bir sıfır var. İşte sen onu yakalayacaksın ömrünle, gölgenle bu da gösterdiğin tavır sayesinde olur ve ezeli rengine nihayetine kavuşursun. Allâh’ın boyası


Gölge açının sonucunda renkler ortaya çıkar. Acı olmazsa açı ortaya çıkmaz.



أَلَمْ تَرَ إِلَىٰ رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّ وَلَوْ شَاءَ لَجَعَلَهُ سَاكِنًا ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَلِيلًا



“Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? Eğer dileseydi, onu elbet sakin (Hareketsiz) kılardı. Sonra biz güneşi, ona delil kıldık.” (Furkan, 45)


Bunca evsaftan görünen bir cemal 

Bir cemali bunca elvan eylemiş.



KZ

29 Eylül 2020 Salı

Hukuk

Hukuk mutlak surette bir felsefenin, bir itikadın ardından gelir. Hukuk’un ruhu, esrar-ı ahkâmdır. Ruhsuz beden nasıl ki cesed adını alır ve atıl olursa, ruhunu kaybetmiş hukuk da atıldır ve beşeriyete adalet tevzi’ edemez. Zulmün iklimini belirler. 

Mekkî ayetler Medenî  ayetlere tekaddüm etmiştir. İslâm’ı sadece hukuktan ibaret sayan zihniyetle, onu camiilere hasrederek tapınma dini haline getiren zihniyet, aynı kalemin hareketidir. İslâm fıtrat dinidir. Dolayısıyla İslâm, insana ait ne varsa kaffesini, maddî ve manevî ayırt etmeden, hilkatine münasip halde hepsini tanzim eden dindir. İşte buna işaret etmek için 

“Zahir batını destekler koltuk çıkar. Batın yoksa zahirin destekleyeceği asli unsur yiter.”

denir. 


KZ

28 Eylül 2020 Pazartesi

Vecize


Hürriyet tevzi edilen adaletle, adalet ikame edilen hürriyetle oluşur.


KZ

13 Şubat 2020 Perşembe

Vecize...

İslam zulmü ortadan kaldırıp adaleti tesis etmek için gönderilmiştir. İşte bu da kulluk ile tahakkuk eder.  Dolayısıyla müslümanlar adaleti tesis edebildikleri nisbetle İslam’ı temsil edebilirler. 

KZ

24 Haziran 2010 Perşembe

İlişkilerdeki Adalet

Birçoğumuz tanıdığımız insanların her gün aynı davranmadığına, bazı özel durumlarda beklenilenin aksine davranışlar sergilediğine şahit olmuşuzdur. Bazılarımız buna anlam veremezken, bazılarımız farkında bile değildir neler olduğunun. İkinci sınıf tipler için hayat öyle ya da böyle devam etmektedir, aldırmazlar onlar. Ancak olayların farkında olan hassas kimseler bu dengesiz tutumlar yüzünden ya çok acı çekerler ya dostlarını kaybedip dururlar. Sevdiğiniz birinin göz göre göre dengesiz davranması, davranmayla kalmayıp yapılan ikazları göz ardı etmesi ilk önceleri sizi kızdırsa da, ardından çoğu zaman yalnızlık hissi verebilir. Ve siz çoğu kez bu yalnızlık hissi ile yüzleşmek zorunda kalmış olabilirsiniz. Bu yüzden karşılaştığımız bu tutuma karşı direniriz. Hak etmediğimizi düşündüğümüzden, karşımızdaki ile çoğu zaman sonucu olmayan tartışmaların içinde buluruz kendimizi.

Önceden okuduğum bir yazıyı geçenlerde ziyaretime gelen bir dostumun hatırlatması üzerine tekrar okumak nasip oldu. Konu kafamda canlandı ve bir bedene ihtiyaç duyduğu için yazma iştahım arttı. Son zamanlarda maalesef çevremdeki insanların çoğunda gördüğüm bu zafiyet beni yazma hususunda kamçıladı. Şimdi izninizle birçok kişinin değer verdiği, bir o kadarının da önemsemediği ancak benim tüm hayatıma şekil verdiğini rahatlıkla söyleyebileceğim bir yazarın kitabından alıntı yapmak istiyorum.

Sadece bir yazar değildir kendisi. Bundan yaklaşık bin sene önce yaşamış olan bir din âlimi, bir filozof, bir kuran yorumcusu(müfessir), bir hukuk adamı, bir gönül ve fikir erbabıdır Gazali...

Gazali’nin yazdığı konulardaki hâkimiyetini bilen bilir. Ancak onu tanıma şerefine sahip olmamış, hakkında oradan buradan okuduğu yüzeysel bilgilerle yetinmeye çalışan kişilerin olumsuz tavrı beni derinden üzmüştür. İşin tuhafı son zamanlarda bu derme çatma bilgilerin bazı, işinin hâkimi olmayan akademik çevrelerde rağbet görmesi beni şaşırtmaktadır. Bu modaya ayak uyduran etiket sahibi kişilere ise cidden üzülüyorum. Gereken ciddi ilmi tahkik gösterilmeden başkalarının kitaplarından alıntılar yapılarak bir kişi asla karalanamaz. Biliyorum konuyu biraz dağıtmış olabilirim. Ama şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Bu tür kişilerin çalışmalarını ilmi olmaktan çok uzak buluyorum ve akademik camiamıza kalitesizlik getirdiğini düşünüyorum. Bu akademik etikete sahip kişilerin televizyon önünde başka bir konuda aynı saldırıya maruz kalmalarını ise çok manidar buluyorum.

Alıntı yapmak istediğim kitap “Akidede iktisat (İnançta ölçülü olmak)” adını taşıyor.

Tartışmayı büyütmeden ve aşırılığa kaçmadan onları Hakk'a (gerçeğe) yöneltmeye çalışılmalıdır. Eğer tartışma büyütülürse ve aşırıya gidilirse, sapıklığın gerekçeleri de arttırılmış olur. Metot bilmeyen kişiler, birçok yanlış bilgilerin, taassup ve aşırılık yüzünden kültürsüz kimselerin kalbinde yer etmesini sağlar. Çünkü bu kimseler, Hakk'ı sert bir tavırla ve hasımlarına dil uzatmak suretiyle ortaya koyarlar. Zayıf hasımlarına, alay ve hakaretle yaklaşırlar. Böylece zayıf hasımların içindeki muhalefet ve inat duygularını kamçılarlar. İçlerinde batıl inançların yerleşmesine sebep olurlar. Sonuç olarak; yanlışlığı açık olan bu batıl inançları yok etmek, güzel davranan âlimler için bir problem olmuştur.

Karşılıklı çekişmeler ve inatçılıklar, tedavisi mümkün olmayan müzmin bir hastalıktır. Dinine bağlı bir kimse, gücü yettiği kadar böyle bir hastalıktan sakınmalıdır. Kini ve kızgınlığı bırakıp Allah'ın bütün yarattıklarına merhamet gözüyle bakmalıdır. Bu ümmetten sapıklığa düşenleri irşat etmek için iyilik ve yumuşaklık yoluna başvurmalıdır. Sapıtanın, sapıklığını harekete geçirerek kabalıklardan kendisini koruması gerekmektedir. Taassup ve inadın devamlılığını sağlayacak sebepleri harekete geçirmenin, sapıklığın ve bid'atçılığın kökleşmesine yardım edeceği unutulmamalıdır. Kişi kıyamet gününde bu hareketinden sorumlu tutulacağını bilmelidir.

Evet, Gazali bu yazısında karşımızdaki kişinin dengesizliğine karşı önce kendimizin dengeli yani adil durması gerektiğini anlatmaya çalışmıştır. Esasında bu adaletin tahsis reçetesini de vermiştir. Öncelikle kişi, kendi davranışına hâkim olması gerekmektedir, karşı tarafınkine değil. İçsel adaleti yaşamadığımız takdirde bu dengesizlik karşılıklı devam edecektir. Gazali “Kutsal Merdivenler” kitabında merceği davranışlardaki adaletin temelinden içsel adalete çevirerek

"Şüphesiz muamelelerdeki (davranışlarda) adalet, idaredeki adalet nefisteki ahlaka bağlıdır. Yani insanlar nefislerinde ne derece ahlaka sahiplerse, alış-verişlerinde davranışlarında ve idarede o derece adil olurlar. Demek ki muamelelerde (davranışlarda) ve idarede adalet, ancak nefislerdeki ahlakı güzelleştirmekle mümkün. Bu da 3 temel faziletin (avantajın) hikmet, cesaret ve iffetin insan vücudunda mutedil (dengeli) halde bulunuşuna bağlıdır. İnsanlar teker teker kendi nefislerindeki adaleti kurmadıkça, bir cemiyette, bir toplumda, bir memlekette adalet kurulamaz. Buna göre idaredeki adaletle muamelelerdeki adalet, nefislerdeki adaletin yani güzel ahlakın bir dalı durumundadır.”der.

Gel gelelim insanoğlu yinede bunu kabullenmek istememektedir. Çünkü o her türlü menfaati istemekten asla usanmaz [1] Kanaatimce ilişkilerin bozulmasının temelinde yatan, hale (olana) razı olmamaktır. Dengesiz davranan kişi dengesizliğinden bihaberken onu ikaz etmeye çalışan ise kendisine yapılan haksızlık yüzünden dengesini şaşırır, haddi aşar. İşte bu noktada kişilerin inisiyatifi elden bırakmamaları gerek. Kendisine yapılan haksızlığın intikamını terk etmek, hale yani olana rıza göstermeden olmaz. Peki, hale rıza göstermek nasıl olur? İslam peygamberi Hz. Muhammed “Ölmeden önce ölünüz”[2] demiştir. İnsan arzularının peşinde koşarken nefretlerinden de kaçar. Arzular bu ana ait değillerdir. Şayet bu ana ait olsalardı onları arzulamazdık. Yapıyor olurduk. O halde arzularımız gelecekte umduklarımızdır. Korkularımız ise olumsuz etiketlendirdiğimiz nefretlerimizdir. Onlar da geçmişle alakalıdır. İkisi de bu ana ait değildir. Bu duygulara sahip oldukça ya geçmişte yaşayacağız ya gelecekte. Alışkanlığımızın dışında nefretlerimize yönelip arzularımızdan kaçarsak, onları şekillendirmeye çalışırsak o zaman nötürleşmiş oluruz. Yani ne bir şey arzular ne de bir şeyden nefret eder, kaçar oluruz. Yerine bir şeyler koymak gerekmektedir. Çünkü bu hal içinde yaşamamız mümkün değildir. İşte bu noktada tüm kavgalara sebep olan “benlik” devre dışı bırakılıp yerine ilahi otorite getirilmeli. Tanrı(Allah) için sevmek Tanrı(Allah) için buğz(nefret) etmek. Kur’anın dediği gibi “Deki namazım, kulluğum, hayatım ve ölümüm âlemlerin rabbi içindir. “[3]

İnsan kendisini tüm bu anlatılanlardan uzak görebilir. Aslında evrene baktığımızda onun kevn (oluş) ve fesat(bozuluş) âlemi olduğunu görürüz. Var oluş ve bir bakıma yok oluş devamlı bizi takip eder. Bu harekettir. Bir nesne bir yerde sabit (sükûn halde) ise sonra hareket ettiğinde eski yerinden yok olur, o İntikal etmiştir. Orası değişmiştir, başkalaşmıştır. Kısacası hareket bir var oluş bir yok oluştur. Ya da bir başka deyişle; bir şeyin tam farkındalığı o şeyin bir var olması bir yok olmasıyla alakalıdır. “Eşya zıttıyla bilinir” denmesinin sebebi de budur. Arzularımız yerine nefretlerimizi, nefretlerimiz yerine arzularımızı koyduğumuzda belki bu zıtlıkları keşfedeceğiz. Karanlık olmadan gündüzü, ışığı çok zor idrak ederdik. Şimdi bilimciler Cern’de yapılan deneylerde de maddenin zıttını (Anti-madde) bulmaya çalışmıyorlar mı?

Var olduğumuz mekânın içinde, bu âlemin içinde şahitlik ediyoruz, bir var oluş bir yok oluşa. Belki de Tanrının bizzat kendisine şahitlik ediyoruz. Gazali’nin “Allah eşyanın (maddenin) en zahiridir(görüneni). Hatta bütün eşya (madde) zuhura gelmiştir”[4] demesinden kastı bu olabilir mi? işte bu noktadan bakıldığında, biz arzularımızın zıttı ile yani nefretlerimiz ile hasbıhal olduğumuzda kendimizi tam olarak keşfedeceğiz. O zaman tatmin olmuş[5] olarak hayata bakıp, bizi yıldıran duygularımızdan arınmış[6] olarak, olayları değerlendireceğimize gerçekten inanıyorum.

KZ

[1] لَا يَسْپَمُ الْاِنْسَانُ مِنْ دُعَاءِ الْخَيْرِ وَاِنْ مَسَّهُ الشَّرُّ فَيَؤُسٌ قَنُوطٌ
İnsan menfaat istemekten usanmaz. Fakat ona bir şer dokundu mu
artık o ümidini kesip ye’se düşer. Fussilet (49)
[2]Ölmeden önce ölünüz
[3] قُلْ اِنَّ صَلَاتٖى وَنُسُكٖى وَمَحْيَایَ وَمَمَاتٖى لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ (En’am 162)
[4] İhyau Ulumid-Din /4.Cilt/6.Kitap/10.Beyan Marifetullah (Tanrıyı bilmek) hususunda insanların hatalı anlayışlarının sebebi- Bedir Yayınevi-Ahmet Serdaroğlu
[5] يَا اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ اِرْجِعٖى اِلٰى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً Ey emîn ve tatmin olmuş nefs (ruh)! Sen O'ndan, O da senden razı olduğun halde dön Rabbına. (Fecr 27-28)
[6] قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰى Kendini arındıran kurtulmuştur. (A’la 14)

1 Haziran 2010 Salı

Değişen yüzlerde değişmeyeni görebilmektir belki de aşk.

Geçenlerde bir arkadaşımla aşk üzerine yapmış olduğumuz konuşma beni ciddi düşüncelere gark etti ve kafamda beliren birkaç fikri yazarak ifade etmeye çalıştım. En başta kendi aşklarımı göz önünden geçirdim. Yıllar boyunca, hayatımın büyük bir bölümünü aşkı tanımaya, onu yaşamaya adadığımdandır; aşkın asla bencil duygular barındırmadığını çok iyi bilmekteyim. Ne olmadığını ne olduğundan daha iyi biliyorum diyebilirim.

Bütün bu düşünceler sonucunda kafamda beliren; bu evrene gelme sebebimiz olan aşkın kendimizle olan uğraşımızda kılı kırk yarmak zorunda kalmadan bedenimizde ve ruhumuzda nasıl mükemmel bir denge tahsis ettiğiydi. Genel olarak herkes gibi ben de kişilerin ilişkilerine bakıp kendim ve hayat ile ilgili bazı fikirler edinmeye çalışıyorum. Çevremdekileri birer ayna gibi görüp kendimi seyrediyorum sonra da gözlemlerimden çıkardığım ham fikirlerimi yazıya döküyorum ki, soyut olan bu fikirlerim gelişerek somutlaşsın. Bu değişimi bedene girerek somutlaşan ruha benzetiyorum.

Ruh bizzat kendisi insan değil. İnsan denebilmesi için ruhun bir bedene, maddi bir ifadeye ihtiyaç vardır. İkisinin ünsiyeti ancak insanın oluşmasını sağlamaktadır. Beden ile ruhun kaynaşması benim soyut fikirlerimin yazarak somutlaşması gibi. Ancak insanın fikirlerini yazıya dökmesi o kadar kolay olmuyor. Aslında sadece yazıya dökmek de değil gerçekten özgün bir fikir sahibi olması da aynı zorluğu barındırıyor.

Bir ressam düşünün eline son derece hâkim olarak kalemini veya fırçasını kullanır. Ya da yıllarını bileğini kullanmaya adamış bir hat üstadını düşünün. İşte fikirlerinizi yazmakta öyle bir olgudur. Gerçekte iyi yazabilmek, yazmak isteğinizle yazdığınızın birbirine uygun olmasıdır. Yani yazdığınız yazının ifadesinin soyut olan fikrinizle bağdaşması gerekmektedir. Bunu istenilen kıvama getirebilmek için çok pratik yapmalı, fikirlerinizi devamlı surette yazıya dökmelisiniz. Aksi takdirde bileğini eğitmemiş bir kişinin resim yapmadaki beceriksizliği gibi fikirlerinizi yazıya geçirmede sorun yaşarsınız.

Tabiî ki hepsinden ötesi bir de farkındalık vardır. Bir ressamın gözü ile sıradan bir insanın gözü aynı değildir. Ressamın sıradan insanlardan daha farklı bir bakışı vardır. Gördüğü detaylar elbette diğer insanlardan daha fazla olmalıdır. Bir fikri yazıya dökmeden önce bir fikre sahip olmak ve bu fikri geliştirip kafada oluşturmak en önemli safhadır. Eğer bir fikir yoksa aslında yazılacak bir şey de yoktur. Neyi, neden anlattığınızı bilmek bir bakış açısına sahip olmak belki de işin başıdır diyebiliriz. Esas konumuz, yazımızın ana fikrine yani aşka gelince, Aşk bence insanın gerçek anlamda mutlak kimliği yani özüyle olan irtibatıdır. Ve gerçekten insan aşk ile somutlaşabiliyor. Aksi takdirde devamlı ya bedeni arzulara meylediyor ve korkularının esaretine düşüyor ya ruhsal detaylara takılıyor. Ya geçmişle oyalanıyor ya gelecekle. Hâlbuki insandan istenilen her iki tarafa da hak ettiği değeri vermektir. İşte aşk kişiyi hem bedensel hazların içine atıyor hem de ruhsal. Bu anlamda aşk “gerçek insanın” –insanımsı olamayanın- somutlaşmasıdır. Tanrının bizde görmek istediği bu somutlaşmadır. Bizlerden talep edilen bu haldir. Bu hali elde etmek için maddi âleme, bu evrene gönderildik. Aslında evren yani kâinat bu aşk için yaratılmıştır. Elektronun atom çekirdeğinin cazibesine kapılıp etrafında deli bir hızla dönmesinden tutun da atom altı parçacıkların bir birinin cazibesine kapılmalarına, gezegenlerin güneşlerinin –yıldızların- çevresinde dönmesine kadar her şey bir diğer şeyin cazibesindedir. Hiçbir şey tek yaratılmamış, her şey bir diğer eşine meyledip durmaktadır.[1] İşte biz bu aşk duygusunu en iyi belki de tek -ki buna gerçekten iman ediyorum- yaşayan canlı formuyuz. Burada aşkla tanışıp evrenin nihai amacına ulaşmasını sağlamaktır gaye.

Bu hale sahip olan kişilerin karakterleri asla erozyona uğramaz. Bu şu anlama gelmektedir. Kişinin karakterinin oluşmasında üç askere - daha doğrusu “insan” olabilmesi için üç güce - ihtiyacı var. İlki varlığını sürdürebilemek için yiyip-içme ve üreme, şehvet gücüdür. İkincisi varlığını tüm tehditlere karşı koruyabilme gücüdür ki, bu gazap olarak değerlendirilir. Diğeri ise ki - bu tam anlamıyla farklı bir güçtür - İlk ikisi gibi bedene ait değildir tamamıyla bizim ruhumuzun bir özü, bir nevidir. O da neyin tehdit neyin haz olduğunu idrak eden müdrik akıl. Bu üç askere kalbimiz eşit uzaklıkta durmalıdır. Tüm bu güçlere eşit uzaklıkta duramamamız yüzünden ıstırap çekmiyor muyuz? Aşk bu dengeyi sağlayan en güçlü haldir. Kişi âşık olduğunda her üç güce eşit uzaklıkta durur. Bu da etrafımızla sağlıklı bir iletişim oluşturmamızı sağlar. Bu denge içsel adaleti bize getirir. Bu adalet gelince de kimseyi incitmez, kimseden incinmezsiniz. Çünkü bu adaletin içinde aidiyet duygusundan sıyrılmış olursunuz. Siz sadece yaşananlara şahit olursunuz. Kendinize bile şahit olursunuz. Bunun yerine size bedeninize ait duygular (şehvet ve gazap) veya ruhunuza ait bilinç (müdrik akıl) hâkim olursa aşkı yaşama şansınız olmaz. Çünkü size ait olan duygular aidiyeti, aidiyet ise bencilliği getirir. Bencil duygular içinde aşkı yaşayamazsınız. Âşık kişi aşkından bir beklenti içinde olmayan kişidir. İçinde beklenti barındıran bir sevgi asla aşk seviyesine yükselemez. Aşk sizi her şeyden arındırır. Etrafınıza bambaşka bir gözle bakarsınız.

İnsan bu kesret –çokluk- âleminde bir sürü farkla beraber kendi varlığını da fark eder. Kendini fark ettiğinde “benlik” ortaya çıkmıştır. Evreni kendi benliğinden ayrı tutar, ne zaman o “benlik”i eğiterek evrenle bütünlük hissine sahip olursa işte o zaman devamlı değişen bu evreni daha iyi gözlemleyebilir.

Tüm yüzler değişir, değişmeyen hiçbir şey yoktur. İnsanlar, hayvanlar, evren, canlı-cansız her şey devamlı bir değişim içindedir. İnsanların yüzlerinde değişen izlerde tanrının tezahürlerine bakarak değişmeyen o yegâne izi yani bizzat tanrıyı bulmaktır belki aşk. İşte her şeyin değiştiği bir evrende değişmeyeni görmek onu fark etmektir. Aslında zor gibi gözükse de bu hali yaşamak kolaydır.

KZ

[1] وَمِنْ كُلِّ شَیْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
Her şeyden iki çift yarattık ki düşünesiniz (51-49)

19 Ocak 2010 Salı

Adalet Üçgeni:


Duyu organlarımız vasıtası ile dış dünya ile irtibata geçtiğimizde, davranışlarımızı ve yönelmelerimizi nasıl kontrol edebiliyorsak dışsal bilincimizi de o kadar arttırabiliriz. Anı yaşamak, onu hissetmek tüm farkındalığımızla ona yönelmek her şeye eşit uzaklıkta kalmakla mümkündür. Meylin ortadan kalkması hali dinginlik halidir. Bir meyil olmadığı için bir tarafa koşuşturma da yoktur. Sanki an durmuştur. Ve siz ona şekil veriyorsunuzdur. İşte bu hal esas itibariyle aşk halidir. O halde aşk inancı yaratıyor inanç ihtiyaçlarımızı belirliyor ihtiyaçlarımız Farkındalığı yaratıyor ve böylece her olaya her olguya her nesneye adil bir şekilde duruş sergiliyoruz. Kendimize olan adaletimiz içsel adalet dışa yansıyor. Şüphesiz davranışlarımızdaki adalet, idaredeki adalet içsel bilincimizde ki ahlaka bağlıdır. Yani insanlar ne derece ahlaka sahipseler alış verişlerinde ve idarede o derece adil olurlar. Şimdi yeniden anlattıklarıma yukarıdan baktığımızda şunu görüyoruz. İnanç ahlakı oluşturuyor. Ahlak ihtiyaçları belirliyor. İhtiyaçlarda farkındalığı belirliyor.

Dışsal Bilinç: Duyu organlarımızla gelen informasyonların içsel bilinçle harmanlanması sonucu belirlenen ihtiyaçlar doğrultusunda ki farkındalıktır.
İçsel Bilinç:Gerçekte öz benliğimizin, kalbimizin ihtiyaç duyduğu, inandığımız değerlere eş her şeyden bağımsız, ihtiyaçlarımızın farkındalığıdır.
Her şeyin belirleyicisi inancımızdır.Davranışlarımızın niteliğini, tercihlerimizi, kararlarımızı ve istikrarımızı hep bu inancımız belirler. Bir şeye, bir olaya veya bir olguya olan inancımız bizi ve hayatımızı şekillendirir. İnançlarımızın temelinde yatan duygular, bağlılık, samimiyet, fedakarlık (özveri) kısacası duyguların ne iftarı ne tefriti orta yollu olanıdır. Yani Adil Mutmain olma halidir. Övülen, beklenilen, tatmin eden duygudur.
Adil Mutmain: İçsel ve Dışsal bilince vakıf, inancının belirlediği tercihlerinin doğrultusunda kararlar alan ve bu kararları gerekli davranış biçimiyle sergileyen, içsel ve dışsal adaleti yaşayan, huzur dolu, içinde şüphe barındırmayan kanaat halidir.
Adalet Üçgeni:Hayatımızın her anında devamlı bize informasyon veren, tecrübelerimizden edindiğimiz kadarı ile ya faydası veya zararı olduğunu düşündüğümüz etkiler ile karşılaşırız. bu etkilere gösterdiğimiz tepkilerimizde etkileşimli bir kurallar bütünüdür. Tecrübelerimiz andan önceki zamanda verdiğimiz tanımlardır. Bu tanımlar ne kadar net olursa bir sonraki ana onu taşımayız. her anda gösterdiğimiz duruş bizim niteliğimizi belir. bu nitelikte 3 temel durum mevcuttur. Yaşamımızı sürdürmemizi heveslendiren ihtiyaçlar bütününe Bedensel Arzu diyelim. Varlığımızı tehdit eden etkilere karşı kendi güvenliğimizin ihtiyaçlar bütününe Bedensel Güvenlik diyelim. Birde nelerin Bedensel Güvenlik nelerin Bedensel Arzuların olduğunu anlayan Bedensel İdrak vardır.İşte bu 3 temel durum bileşimi bizim niteliğimizi(ahlakımızı)belirler. Sahip olduğumuz tüm davranış biçimlerimiz bu üç temel durum bileşiminin oluşturduğu kompozisyonlar bileşkesidir ki bu da ahlaki değerlerimizi oluşturur.

KZ

Yitiklerin en kötüsü farkında olmadıklarındır:


Anı yaşamak ancak farkındalığı arttırarak mümkün olur. Farkındalık ise çok göreceli bir olgu dur. Çoğu zaman kişiler o anın farkında olduklarını sanırlar oysa ki gözden kaçan o kadar çok şey vardır ki. Farkındalık talebe göre değişen bir şey olabilir. Bir odaya susamış bir insan, acıkmış bir insan ve uykusuz bir insan sokarsak. Herkesin ihtiyacına göre algıda seçicilik yapıp susamış olan kişi suyu, aç olan kişi yemeği ve uykusuz kişide yatağı öncelikli olarak görecektir. İhtiyaçlar farkındalığı belirler. Neye ihtiyacımız varsa daha doğrusu neye ihtiyacımızın olduğunu düşünürsek algıda seçiciliğimiz ona meyil edip onu diğer insanlardan daha hızlı tespit edip ona yönelecektir. Böylece o onu elde ettiğinde diğerleri daha farkına bile varmayacaklardır. Önemli bir konuda ihtiyaçların belirlenmesidir. Kişilerin bilinç düzeylerine göre kişisel(kapasite) bilinçlerinin ne kadar aktif oldukları ile ilişkilidir bu belirleyiş. Dışsal bilinç bazen içsel bilincin ihtiyaç duyduğu şeyleri tanımlayamayabilir. Aslında kişinin oluş seviyesi bunu bazen göremediğinden başka şeylere yönelebilir ve onları ihtiyaç sanabilir. Böylece insanlar başka ihtiyaçlarının peşinde hayatlarını geçirirler. Esas itibariyle beden gerçek ihtiyacı dışsal bilincimizden daha önce tespit etmiştir(içsel bilinç). Biz bedenimizi ne kadar iyi dinleyebiliyorsak o kadar içsel olgunluğa yaklaşırız. Bu yaklaşımımız içsel bilinci buda içsel farkındalığı tetikler. Bu olgunlukla neye ihtiyacımızın olduğunu kesin olarak tespit eder, arayışımızı ve farkındalığımızı ona yöneltiriz. Bazı temel duygularda bunu belirlemek kolayken, karışık duygularda endişe, kaygı gibi bunu belirlemek zordur. Öncelikleri belirlemek bedenimizin gerçekte ihtiyaç duyduklarını tespitle mümkündür. Gerçekte ihtiyaç duyduklarımızı listelediğimizde öncelikleri belirlemeye başlarız. Önceliklerimizi belirleyemememizin en büyük faktörü karışık duygularımızdır. Temel duygular açlık, susuzluk, barınma, üreme, korku kısaca direk bedenimize ait karışık olmayan, (safi) tek kollu, tek taraflı, katışıksız, şüphe barındırmayan duygularımızdır. Karışık duygular ise endişe, kaygı vb gibidir. (daha detaylı bilgi TANIMLAR KİTABI) karışık duygular bir önceki anın farkına varılarak yaşanmamasından dolayı taşıdığımız lanettir. Karışık duygularda şüpheler vardır. O yüzden onları karışık duygu olarak tanımlıyorum. Eğer anın farkına varsak zaten şüphe olmayacaktır. Andan gafletimiz gerçekleri göremememiz yüzünden “acaba?” lar la yaşamamızı doğuruyor. Bizi yoran ve bir sonraki anlara bizi bu yükle taşıyan sırtımızda ki kamburumuz işte bu gafletimizdir. Doğru ve yanlış olmadığına göre yaşadığımız hayatın anlarından gafil olmayarak yapmamız gerekenleri gerçek bir iman ile yaptığımız sürece başarı kendiliğinden gelecektir. Velev ki metodumuz doğru olmasın.

Bir sonraki ana duygularımızı taşımamamız gerekmektedir. Tatmin olmuş nefis anı anda yaşayan nefistir. Bu da adalet üçgenin de tam ortada durabilen kişidir. Andan gafil olduğumuzda anın duyguları çözmemiz için zihinlerimizde tanımlanmak zorunda olduklarından dolayı bizi devamlı surette rahatsız edeceklerdir. Ta ki onları şüpheden arındırarak tanım yapıp geçmişin rafına kaldırdığımızda, kanaat edip, ikna olduğumuzda kurtulabiliriz. Bu ancak adil mutmain olduğumuzda olur.
KZ