Din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ağustos 2025 Çarşamba

Edep Ya HU


Edep kelimesi birçok dilde karşılığı olmayan Arapça bir kelimedir. Türkçe sözlükte, toplum töresine uygun davranmak, incelik ve terbiye olarak nitelendirilen kelime, ıstılahı(teknik) olarak hayatın her yönünü kapsayan görgü ve ahlak kuralı olarak yorumlanır. Arapça kamuslarında kelime anlamı “terbiye” olan edep, bir şey hakkında uygun şekilde gitmek, davranmak olarak kaydedilmiştir. Bu kelimenin anlamı o kadar latiftir ki,  paragrafın başında söylediğim gibi birçok dilde tam olarak karşılığını bulamazsınız. Edep bir yaşam biçimidir. Bazen soluk alma ve vermedir. O soluğu alır verirken uygun bir hal içinde yapmaktır. Etrafa zarar vermeden almak ve vermek gibidir. Çoğu zaman ne soluduğunu bilme halidir. Kimlerin nefeslerini içine çekip bıraktığını düşünmektir. Yaşamak ve en önemlisi neden var olduğunu bilmektir ve haddi bilip sınırı aşmamaktır.
Edep üzerine şöyle etraflıca düşünüp, hakkında yazılmış eserleri göz önünde bulundurunca insanın nutku tutuluyor ve hakkında yazı yazmaya kalkışmaya cüret edemiyor. Çünkü edepten bahsetme bir edebi gerektirir. O da edebi bilmekten geçer. Hâlbuki “Edebin hatası kendini edepli saymaktır.“denmiştir. İş böyle olunca uzun zamandan beri hakkında yazmayı düşündüğüm bu konuyu hep tehir ettim. Ancak Mevlana’nın “İnsan yüce bir âlemdendir, bayağı değil, bunu bil! Bu feleğin devranındaki coşku ve güzellik edeptir.“ dediğini okuyunca kendime “Mademki bu evrendeki coşku ve güzellik bir edeptir. O halde bahsettiğimiz her şey ondandır.”diyerek bir ruhsat çıkardım.
“İlim, apaçık bir sualdir. Aşk ise gizli bir cevaba benzer.“diyen Muhammed İkbal aşkın edeple olan ilişkisine işaret etmiştir. Aşkın tüm sorulara cevap verebileceğini ifade ederken, cevabın gizli olması onun edebindendir. Her ne kadar aşk taşkın bir güçse de onun edeple olan dostluğu kadimdir. Aşkı ateş olarak değerlendirirsek edebi de örse inen çekiç olarak görmeliyiz. Ve örsün üstünde biz. Şimdi konumuzda edeple birlikte aşkta yerini aldı. Çünkü aşksız bir edep, edepsiz bir aşk düşünülemez. Edebiyata baktığımızda bunu rahatlıkla görebiliriz. Âşıksız bir edebiyat veya edebiyatsız bir âşık görülmemiştir. O şiirler, o sözler ulvi bir duygunun yansımaları olmuştur her zaman. Bizim kültürümüzde âşıkların sanat ve edebiyatla ilgileri ortadadır. Nasıl olmasın ki? Âşık, maşukuna duyduğu aşkı mükemmel bir ifadeyle izah etmelidir. Bu izah öyle bir üsluba bürünmeli ki maşukun gönlünü hoşnut edilmelidir.
Sonuç, aşk ateşinden yanan bir yüreğin feryadı bile maşukunu rahatsız etmemelidir. Latif bir izhar olmalı bu. Tasavvuf ehli bu ifadeyi “Ah min-el AŞK” olarak dile getirmiştir. Ortada bir feryat var lakin o feryatta bile edepten maşukun adı gizli olarak zikredilir. Çünkü Maşuk olan yüce yaratıcı aşığından tek şekilde bir şikâyet ve niyaz kabul eder. O da sadece “AH”tır. Arapça “AH” kelimesi “elif” ve “he” harflerinden oluşur.  Elif lafzatullahın ilk harfidir. Son harfi de “he” dir.  Bir nevi âşık ah diye inlerken de maşukunun ismini dilinden düşürmez. Bundan dolayı bu âlemin bir diğer ismi de “Feryat Âlemi”dir. Gelişimiz den gidişimize kadar feryat eder dururuz. Bu feryat edişimizi edep dairesinde yaptığımızda gelişmeye tekâmül etmeye başlarız. Çünkü işin içinde sabır vardır. Hasretliğin vuslata olan sabrıdır bu.
Öd ağacı ateşe atılmadan, miskte ezilmeden koku vermezmiş. Bir demircinin elindeki metal gibi kâh ateşte kâh tepemize inen çekiçle girdiğimiz haldir, edepli olma hali. Şekil almak, anlamlı bir hal almaktır, bir üstadın elinde edeplenmek. Bu anlamda edep sabır olmuştur.
İnsan öz itibarıyla maden veya kıymetli taşlara benzer. Kıymetli taş denince herkesin aklına karbonun bir modifikasyonu olan elmas gelir. Yer altından çıkartılan elmasın kıymetini belirleyen dört unsurdan biri kesimidir. Kesim bir elmas için çok önemlidir. Parlaklığının ve ışıldamasının iyi ve kötü konumunu bilmek gerek. Işığın bir yüzeyden direk olarak açık beyaz ışık gibi görünmesine elmasın parlaklığı denir. İdeal açılarla kesilen bir elmas gibi beşerinde yontulması gerekmektedir. Ancak unutmamak gerek ki yontulan kısım elmasın hacminden kaybettirir. Kişinin de yontulan kısmı kesif âleme ait edebin kabul etmediği kabalıktır. Buna sebeptir ki “Her şey incelikten, insan ise kabalıktan kırılır.”denir.
Veya ocak, tencere ve yemeğe benzer bu hal. Aşk ve edebin kaynaşmasından ortaya çıkan kemalat lezzeti gibi.  Aşk ocağa benzer ateş gibi yanar ancak boşuna yanmamalıdır. Edep pişmesi gereken yemeği hazırlamaktır. Tencere içine girip o ateşin üzerinde konmaktır. Yani kendini hazırlamaktır. Çünkü yemek sensin. Yenilecek olan sensin. Şayet yemeğin malzemeleri güzelse kıvamı da iyi ayarlanmışsa güzel kokular vererek pişer. Ancak malzemeler çürük ve kötüyse onlardan güzel yemek yapılmaz. Ateş her yemeği pişirir ancak her yemeğin talibi olmaz. Mevlana’nınGüneş herkesin üzerine eşit doğar ama gül başka, leş başka kokar.”demesinin anlamı budur.
Aşk ateşiyle yanan bir can edeple şekil alır. Bu şekil alma onu kemalat mertebelerinde ilerletir. Beşerin kemale ermesi için iki günü bir birine eşit olmaması gerekir. Çünkü burası âlem-i imkân ancak burada mümkün olunur. Donanımsal olarak mükemmel yaratılan insan, âlem-i imkânla kurduğu ünsiyet miktarınca, burada olgunlaşarak kemalat mertebelerini geçer ve Rabbiyle ünsiyet peydah eder.  Bir elbise olan bedenin bile oluşması maddi kemalat yolculuğunun bir sonucudur. Yoksa Allah bu kevn ve fesat âlemini “Emir Âlemi”nden yaratırdı da kimse ne âlemin ne de kendinin künhüne vakıf olamazdı. Öyle ya; bu âlem olmalıydı bizi, bize tarif.  Zaman, süreç sebep ve sonuç ilişkileri olmalıydı. Çünkü amaç bizim mümkün olmamızdı. Bu sebepten sünnetullah(Allah’ın âdeti) gereği âlem-i imkân “halk” âleminden yaratıldı. Yoksa Allah öteki şekilde de yaratmaya muktedirdi.
Halk âleminde sürecinin kemalatına eren bedene insan teşrif ederek madde kıyamını gerçekleştirerek geldiği yere, dönüş yolunda yani aslına rucu etmesiyle de mana kemalini gerçekleştirecektir. Böylece “El insanu remz–ul vucud - İnsan varlığın nişanıdır.”hükmünce varoluş gerçekleşir. Buna vakıf olup kendini meratibe teslim edip, kemale eren insana “Halife” denirken ve tüm kâinat(kuvvetler-canlılar) halifeye boyun büküp, secde ederken,  bundan gafil olan içinde “İnsan çok zalim ve cahildir.” veya “Hayvandan da aşağıdır.”denir. Çünkü hayvanın etinden, sütünden, tüyünden, vs. her yerinden istifade edebilirken bu nevi kişilerin hiçbir faydası yoktur âleme.
Sanırım biraz daha edep mefhumu şekillenmeye başladı. Müsaadenizle şimdi biraz daha farklı bir mana vererek edebin tanımını yapalım. Edep; insan olmaktır, kişinin kendisiyle(enfüsi), parçayla(eşyayla) ve bütünle(kâinatla) yani afakla ve elbette ki HAKK-Hakikatle kurduğu ünsiyettir. Bir diğer deyişle bakmanın ve görmenin yani bakışın fıtrattan aşina olduğu haldir ki bu halka hizmetin Hakk’a hizmet olmasının idrakidir. Ahlakın altın oranı ve kâinatı bir noktada toplayarak TEVHİD’e erme halidir.
Şimdi de Küll’de cüz’ü, cüz’de küll’ü görmek ve onlarlar kaynaşabilmenin sonucu olarak Tevhid’e ulaştık. Daha doğrusu Tevhidin tahakkuku esnasında edep kendiliğinden ortaya çıktı. Bu gerçeği yaşayan kişi Hakk aşkıyla yanar. Gözünde ki perde kalkmış “Halk” batın olmuş “Hakk” zahir olmuştur. Halka hizmeti, onların yolunu açıp, işlerini kolaylaştırıp Hakk’a davet coşkusuyla yanmasına sebep olur. Yoksa Hz.Muhammed miraçta Allah’la mülakat yaptıktan sonra “Cemalullah”a şahit olan biri olarak nasıl yeryüzüne geri gelebilirdi? Bu tevhidi gerçekleştirebilmiş olmasa buraya gelmez, gelse bile bir an dahi kalamazdı. İşte üstün ahlakı ile edebe en büyük örnek böylece o olmuş oldu. Zaten üstün bir ahlak üzere olduğu beyan edilmiyor mu?
Bu noktadan baktığımızda garip ama bir gerçekle karşı karşıya kalıyoruz. Edep her hale göre şekil alıyor ve manası duruma göre değişiyor, genişliyor. Çünkü kişinin konumu değiştikçe olaylara bakışı da değişiyor. Olaylara bakış değişince görebildiği de değişiyor. Yazının başında edebin “Bir şey hakkında uygun şekilde gitmek, davranmak olarak” sözlüklere kaydedilmiş olduğunu aktardığımı hatırlarsanız. Buradan yola çıkarak kişinin tecrübesi arttıkça davranışının deneyime uygun bir şekil almasına da edep diyebiliriz. Bu esasında eskilerin tabiriyle “Kalpte oluşan halin ahlaka sirayeti.”dir ki sonuçta yaşanan deneyimler kişiyi tekâmül ettirmiş ve olayları yorumlayışından edindikleriyle ahlaki bir davranışa bürünmüş olmaktır. Böylece olaylara bakış-yorum kişinin edebini belirlemiş oluyor.
Her şeyin bir kılıfı vardır. İnsanın kılıfı da bedenidir. Beden bir nevi zarf gibidir. İtibar özedir, kılıfa veya zarfa değil. Basit insanlar, öteyi göremeyen mazrufla(zarfa konulan) değil de zarfla ilgilenenlerdir. Bakış bu noktada devreye giriyor. Çünkü bakılan bakanın görebildiği kadardır. Ve ne kadar basiretli bakabiliyorsa o kadarını görebilir. Bu yüzden “Rabbini tanımak için O’na bakmalısın, O’na bakmak için kendine bakmalısın, kendine bakmak için insanlara bakmalısın, insanlara bakmak için etrafına bakmalısın, etrafına bakmak için bakanlara (bakmasını bilenlere) bakmalısın. Çünkü her bakan görmez, her gören de bakmaz.  Gözler görmez, gören bilinçtir.” denmiştir.
İnsan öte âleme intikal ettiğinde geride bıraktığı bedene şayet itibar edilseydi toprağın altına konulup, terk edilmezdi. Hz.Mevlana özün asıl olduğu, kılıfın itibar görmediğini ifade için “"Kim demiş gül yaşar dikenin himayesinde? Dikenin itibarı ancak gül sayesinde" diyerek izah etmiştir.
Bakmak görmek ve bakış işte bu noktada edebin şekil almasında bir parçası olmaktadır. Edebin aşkla, sabırla, kişinin kendi ve evrenle olan ünsiyetinin sonucu olan tevhitle, deneyimle ve bakışla olan ilişkisini ifade etmeye çalıştım. Takdir edersiniz ki yabancı dillere bile tercümesi yapılamayan bir kavramı yazı yazmak suretiyle ifade etmek hayli güçtür. Şimdi de edebin hareket ve fiille olan ilişkisini anlatmaya çalışacağım.
        Allah her şeyi bir ölçüye göre yaratmıştır ki kul da bundan ibret alarak her hareketinde ölçülü olmak zorundadır. Bu ölçü nerede, ne zaman, ne kadar ve nasıl konuşacağını veya hareket edeceğini bilmesiyle gerçekleşir. Ölçülü olmak Kontrollü olmak demektir. Ölçünün aşıp taşmaması veya az kalıp yetmemesi gibi durumların ortaya çıkmaması için kontrol(murakabe) şarttır. Bu murakabe sonucu kalpte hâsıl olan bu halin istikrarı ahlaka sirayet eder. “Allah’ın ahlakıyla ahlaklanın.”emriyle insanın muhatap olmasının sebebi budur. Murakabe vücut iklimine istikrarı getirir. İstikrarın istikamet üzere olması bedeni selamete eriştirerek edep halinde kendini gösterir. Diri, ilim sahibi, iradesinde kudretli, ferasetli (bakışı, görüşü açık), analiz kabiliyeti ve kelamında hikmetli olmak Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak olunca edep de kendini -soyut kavram olan ahlakı- somut hale getirerek fiil olarak ortaya çıkar.
Ölçü demişken,  esasında afaktaki (evren) tüm ölçüler insanın iç ahvalinin birer sembolüdürler. İnsanı insana tarif için sembol olmuşlardır. Aynada ki aksimiz gibi. Bilim insanlarına göre ayın tek yüzünün gözlenebilmesinin sebebi; Ayın kendi etrafında dönme hızı ile dünya etrafındaki ortalama devir hızının eşit olmasıdır. Bu dikkat çekici zamanlama ayın dünyaya hep aynı yüzünü göstermesine yol açar. Ancak hikmet ehli bu fenomeni edep dairesinde değerlendirmişlerdir. Yeryüzünde hayatın oluşmasında önemli faktörlerden biri olan ay canlılığa, Hakk’ın tecelliyatı olan eşrefi mahlûkat olan insana hürmetinden sırtını dünyaya dönmeyip sadece tek yüzünü çevirmiştir. Ayın bu hali bile insan olana yeterli bir ibrettir. Sırtını dönmek Kur’an da pek hoş karşılanmaz. Şeytanın bir edepsizliği olarak değerlendirilir. Bu Kur’ani edeptendir ki mürşitlerin huzurundan çıkılırken sırt dönülmez. İnsan nasıl maşukuna sırtını dönerek gidebilir ki. Eski bir Türk âdetidir ki, misafirin kapı önünde ki ayakkabıları burunları dışarı çevrilmeden haneye dönük şekilde bırakılar. Yani içeri girerken nasıl çıkardıysa o şekilde sırtını dönmeden giyer ve çıkar. Âdetin iki anlamı vardır. Biri o hanenin kapısı o ziyaretçiye devamlı açık olduğu, diğeri ise asla birbirlerine yüz dönmeyeceklerini ifadedir.
Neden’i-Niçin’i sormayıp yaşanan olayların haktan geldiğini bilerek büyük bir içtenlikle göğüslemektir edepli olmak. Çünkü her halin geçici olduğunu akıldan çıkarmamak gerek. Tüm bu halden hale geçiş insanın tekâmülü için gereklidir.
Celâliyle zâhir olsa bu da geçer be yâ hû
Cemâliyle ayan olsa "Bu da geçer" de yâ hû
Bî-karardır felek dâim döner, durmaz hiçbir an
Dursa bir an ne yer kalır, ne gök kalır be yâ hû

Kâhî zulmet, kâhi envâr bir bir ardın devreder
Kâhî lütuf, kâhi kahır O'ndan olur be yâ hû

İmtihan için oluptur dâima neş'e, azap
Sen seni bilmek içindir kahrı, lütfu be yâ hû
Ay’a bakarsın bir hilaldir. Bir bakarsın yarım ay olmuş, bir bakarsın dolunay, sonra yeni ay olmuş ve devretmiştir. Her halin, kederin de gamın da, neşenin de ızdırabın da geçici olduğunu bilmektir. Çünkü eşya zıttıyla kaimdir ve bilinir. Güneş batıp ta karanlık gelmese aydınlık bilinemezdi. Tekâmül için inişler ve çıkışların olması gerek. Kul bu inişler ve çıkışlarda Rabbinin kendisine olan ikramını reddetmemeli, O’ndan razı olmalı.
KZ

29 Eylül 2020 Salı

Hukuk

Hukuk mutlak surette bir felsefenin, bir itikadın ardından gelir. Hukuk’un ruhu, esrar-ı ahkâmdır. Ruhsuz beden nasıl ki cesed adını alır ve atıl olursa, ruhunu kaybetmiş hukuk da atıldır ve beşeriyete adalet tevzi’ edemez. Zulmün iklimini belirler. 

Mekkî ayetler Medenî  ayetlere tekaddüm etmiştir. İslâm’ı sadece hukuktan ibaret sayan zihniyetle, onu camiilere hasrederek tapınma dini haline getiren zihniyet, aynı kalemin hareketidir. İslâm fıtrat dinidir. Dolayısıyla İslâm, insana ait ne varsa kaffesini, maddî ve manevî ayırt etmeden, hilkatine münasip halde hepsini tanzim eden dindir. İşte buna işaret etmek için 

“Zahir batını destekler koltuk çıkar. Batın yoksa zahirin destekleyeceği asli unsur yiter.”

denir. 


KZ

13 Şubat 2020 Perşembe

Vecize...

İslam zulmü ortadan kaldırıp adaleti tesis etmek için gönderilmiştir. İşte bu da kulluk ile tahakkuk eder.  Dolayısıyla müslümanlar adaleti tesis edebildikleri nisbetle İslam’ı temsil edebilirler. 

KZ

27 Aralık 2011 Salı

Büyük Perde, İnsan!


Âşık ibadetinde öyle bir noktaya varır ki devamlı surette Rabb'ıyla mülakatta olur. Alasalatihimdaimun makamıdır bu, âşık her nereye yüzünü çevirse Rabb'inin vechini/yüzünü orada görür. Artık bakışı keskinleşmiştir. Allah ile bakar Allah ile duyar olmuştur. Böylece Allah'ın işittiği kulağı, gördüğü gözü olmanın künhüne vakıf olur. Bu nedenle âlem âşıkın görünümüyle sübut bulmuştur. Allah, âleme bu nevi kulların gözüyle bakar. Bu özel münasebetten ötürü âlem helak olmaz varlığını devam ettirir. Şayet Cenab-ı Hakk Teala Hazretleri kendi vechi/yüzü ve gözüyle bu âleme baksaydı âlem bir anda yanar kül olurdu. İşte bundan dolayı Allah âleme, kendi suretinde yaratmış olduğu insan-ı kâmilin (halife’nin) gözüyle bakar.
Yakıcı yüceliklerle âlem arasındaki perde işte budur, yani insan-ı kâmil hicab-ı kibriyadır. Bu yüce bir farkındalıktır, kemâlâttır. Bu farkındalığa varana kâmil insan denir. Arapça da insan kelimesinin türetildiği kelime (Ânese) dir. Farkına varmak anlamına gelir ki bu kök kelimeden türetilerek farkına varan anlamına gelen “insan” kelimesine ulaşılır. İnsan yücelerin yücesinde olanı fark edebilecek ve onunla ünsiyet kurabilecek varlık olduğundan bu ismi almıştır. İşte bu farkındalığa ulaştığında da kemâlâtın zirvesinde olur ve Hakk'ın tezahürü gerçekleşir. Subhan, "halife" olandan âleme nazar eder. Tüm kâinat da Subhan'a secde eder. Secde emrini tutmayanlar ise tard olan yani kovulan şeytan olur.

KZ

31 Mart 2011 Perşembe

Bilinmek İstedim

Bilinmek İstedim...

“Bilinmek istedim…” Bilinmek; bilmek sözcüğünün edilgen halidir. Eş anlamı; anlaşılmak, öğrenilmektir. Bilinmeyenin yani meçhulün bilinmezliği cehalettir. Bilindik ise malumdur, bilinendir. Buraya kadar Türkçe düşündük ve yorumladık. Hâlbuki bu söz Peygamber Muhammed Mustafa’nın ağzından çıkan bir “Hadis-i Kutsi”dir. Arapça orijinal metninde “Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim.” bilinmek olarak tercüme edilen kelime aslındaع-Ayın”, “ر -Ra, “ف- Fe” harflerinden oluşan “عرف -Arife”dir ve hadisteki okunuşu ise “U’rafe” olan kelimedir ki, bu sadece bilinmek olarak tercüme edilemez.

İrfan kelimesi bilme, anlama ve tanıma olarak Türkçemize geçmiştir. Arif, maruf, irfan ve ma’rifet kelimeleri bu asıldan gelir. Kök harfleri “Ayın”, “Lam”, “Mim” olan “Alime, ilm” ise bilmektir. Burada “İlim” yerine irfan kökünden gelen “U’rafe” kullanılması çok anlamlıdır. Çünkü “ilim”de tam anlamıyla kavramak, kuşatmak, tüm detaylarına hâkim olmak anlamı varken “İrfan” kelimesinde bu anlam yoktur. O yüzdendir ki Allah’ın 99 isminden biri “Alîm” iken irfan sahibi anlamına gelen Arif ismi Allah için kullanılmamıştır. Çünkü asıl olarak irfanın bidayetinde cehl yani cehalet vardır ve bu cehaletten kurtulmak için de bir terakkiye ihtiyaç vardır. Yani bir tarife göre; arif olmak söz konusudur. “Arife tarif gerekmez” sözü “arif olduktan sonra ona bir şey anlatmaya gerek yoktur” demektir. Arif ancak bir tarif sonucu arif olmuştur. Onun için:

Tarif olmasa bir cana, arif olmazdı,

Arif olmasa bir can, ma’ruf olmazdı.


denir.

Buraya kadar anlatmak istediğim; bir taraf karanlığı, cehaleti yani meçhulü gösterirken diğer taraf aydınlığı, bilmeyi, yani marufu gösterir. İşte bu noktada durup baktığımızda, bizi hedefe ulaştıracak bir tarife ihtiyacımız olduğunu görürüz. Aslında tarif ortadadır. Hatta o tarifin içindeyiz. Tarif evrenin bizatihi kendisidir. Kişi, evrene bakarak kendinden kendine yapacağı bu yolculuğu gerçekleştirmelidir. O yüzden bu kâinat yaratıldı ve biz buraya gönderildik. Kendimizi bilmemiz için bu kevn ve fesad(yap-boz) âlemine geldik. Bu âlemin sebep sonuç ilişkileri ile donatılmış hatta bu düzeneğe göre yaratılmış olmasının muhakkak bir sebebi olmalıydı. Tanrı bu âlemi tarif edilemeyecek bir şekilde yaratmaya kadirdi. Ancak o zaman biz, farkına varamaz, idrak edemez, göremez-bilemezdik. Hâlbuki bizden istenilen bakmak değil görmekti. Görmek demek parçanın bütündeki yerini, önemini ve özelliğini fark etmek demektir. Bilmek demek en ufak parçanın bütüne nasıl bağlandığını kavramak demektir. Bütün(küll), parçaların(cüz) tesadüfen veya rast gele bir araya gelmesiyle oluşan bir yapı değildir. Amaç, bütünle parça arasındaki ilişkiyi araştırmaktır, var olan estetiği, simetriyi, ahengi yakalamaktır. İşte modern bilim bunu gözler önüne sermeye çalışırken tasavvuf ehlide evreni bilmenin ne anlama geldiğini şu veciz ifadeyle anlatmıştır “Her kim kendini bildi-tanıdı, muhakkak o rabbini bildi-tanıdı.” Yani tarifi okuyarak evreni tanırken esasında kendimizi tanımaktayız. Kendimi tanıdığımız zaman da Yaratıcımızı tanımış oluyoruz.

Konuyu toparlayarak “Tarif bilim insanlarının evren ve yaratılış hakkındaki itiraflarıdır.” diyebiliriz. Şimdi de “tarif”ten “itirafa” geçtim. İşin ilginci ikisi de aynı kök olan “arife”den geliyor. Sanırım konu bir hayli uzun olacak. Olsun yine de yazma gayretindeyim. Gecenin bir vakti teleskopumla uzaya uzun uzun baktıktan sona tekrar bilgisayarın önüne gelip “Şimdi nerede kalmıştım?”diye kendi kendime sormayı çok seviyorum. Evet neredeydik? İtirafta kalmıştık. Yalnız itirafa geçmeden önce bir ayet zikretmek istiyorum. Çünkü bu itirafları bağlamak istediğim bir hakikat var -nasıl da kelimeler yerli yerini buluyor. Buluyor; çünkü söz manaya tabidir. Bunu niçin söyledim biraz sonra aktaracağım ayette geçen “Hakk-Hakikat” kelimesine dikkat ediniz, vurgulamamın sebebi var.

“Allah gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Şüphesiz inananlar için bunda deliller vardır.”[1] Evet, şimdi bilim insanlarının itirafları deliller oluyor. Peki, “hak olarak yaratma” ne oluyor? Hassas dengeler oluyor. Yani bilimcilerin itiraf ettikleri gerçekler, itiraf edilenler oluyor. Bu hassas dengeler çok önemlidir. Bilim camiasında evren sabiteleri olarak anılırlar ve hepsi irrasyonel sayılardır. Kendi içinde bir döngüsü olmayan, asla tekrar etmeyen, sonsuza kadar giden sayılardır. Bunların irrasyonel sayı olmaları bile yeterince anlamlı ancak bundan, başka bir yazı konusu oluşturmak istediğimden burada sadece teğet geçiyorum.

Lügatte “Hak” kelimesi gerçek, doğru anlamına geldiği gibi; hakkaniyet, hukuk, adalet, mizan, ölçü, ahenk ve uyum anlamlarına da gelmektedir. Şimdi neden “hak olarak yaratma” ifadesinin üzerinde durduğumu anladınız sanırım. Sıra geldi bilim insanlarının bu ahengi, bu ölçüyü bu mükemmeliyeti itiraf edişlerine. Hepsini burada anıp sizi sıkmayacağım sadece önemli bulduğum bir kaçını paylaşmamın yeterli olacağı kanısındayım.

Sir unvanı ile anılan kozmolog Martin Rees “Bir helyum atomunun çekirdeği, kendisini oluşturan 2 proton ve 2 nötrondan meydana geliyor. Çekirdeğin kütlesi, bu ikisinin %99, 3’ü kadar. Geriye kalan %0, 7’si ise ısı şeklinde dışarıya salınıyor. Helyum, yıldızların sıcak merkezinde muazzam sıcaklık ve basıncın tetiklediği termonükleer tepkimelerle birleşen hidrojen çekirdeklerince oluşturuluyor. Yani hidrojen atomları birleştiklerinde kütlelerinin 0.007’sini enerjiye dönüştürüyor. Bu sayı bir atom çekirdeği içindeki parçacıkları, birbirine yapıştıran kuvvetin (güçlü çekirdek kuvveti) bir türevidir. Peki, bu niye bu kadar önemli? Bu sayı birazcık daha küçük, örneğin 0.006 olsaydı, bir nötron protona (hidrojen çekirdeği)bağlanamaz ve evren yalnızca hidrojenden oluşurdu. Anlamı: Ne kimya dediğimiz süreç, ne de yaşamın varlığı oluşurdu. Tersine 0.008 olsaydı, bu kez büyük patlamada muazzam ölçülerde üretilen hidrojenden tek bir atom bile geriye kalmazdı. Yine sonuç: ne güneş sistemi ne de yaşam oluşurdu.” demiştir. Martin Rees:

“Atomları dağılmaktan kurtaran kuvvet, artı yüklü çekirdekle eksi yüklü elektronların birbirini etkiledikleri elektromanyetik kuvvettir. Hepimizin yakından bildiği bir de Newton’un o ünlü kütle çekim kuvveti var. Yalnız Newton’un çekim yasası, elektromanyetik kuvvetin yanında son derece küçük. Eğer kütle çekimine örnek olarak ‘1’ dersek, atomu bir arada tutan kuvvet bundan tam olarak ‘1039’ kat daha fazla. Eğer bu oran, şimdikinden biraz daha küçük olsaydı, minicik bir evren ortaya çıkardı.” [2] Dedikten sonra Stephen Hawking bu sonuca şunları eklemektedir. “Eğer elektronun yükü, az bir farkla başka bir değerde olsaydı, yıldızlar, hidrojeni yakıt olarak kullanamaz ve sonuçta ışıldayamazdı. Böyle bir durumda patlayarak ölüme giden yıldızlardan arta kalan demir, fosfor gibi hayat için gerekli olan ağır elementleri de üretilemezdi. Sonuçta hayat gerçekleşmezdi. Doğadaki bu sabitelerin çok dar bir aralık içinde bulunması, canlılığın oluşmasında temel şarttır. Yüksek bir imkânsızlık halinde hayatın yaratılması belki de çok akıllı olan Tanrı’nın mükemmel bir ayarlamasıdır.“[3]

Evrende olan bunca fenomeni görüp de hayret etmemek elde değildir. Bu hayret bizi bu âlemde mümkün kılan en özel durumumuzdur. Hayretin olduğu yerde merak ve soru hemen yerini almaktadır. Merak ve soru ise hayatımızı daha anlaşılır kılmaktadır. Çünkü sorguladığımız kavramlar bizim niteliğimizi belirler. Nitelendirerek, etrafımızı anlamlandırma çabamız bizi de manalandırmaktadır. Zaten bu olayları takip eden kişiler kutsal kitaplarda övülmektedirler. Nitekim Kur’an da bu övgü şöyledir:

“Onlar ayakta, otururken ve yanları üzerine yatarlarken Allah’ı hatırlarlar(anarlar), göklerin ve yerin yaratılışı hakkında fikir yürütürler. Sonra da ‘Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın’.” (Ayette “boşuna” olarak anlam verilen ‘batılen’ kelimesi geçmektedir. Bu kelime: saçma sapan bir halde, başına buyruk anlamlarını da içermektedir.) “ ’Seni tüm noksanlıklardan tenzih(beri) ederiz. Bizi ateşin azabından koru’ derler. ” [4]

Bu kişiler uzay fenomenleri içinde kendilerine ateşin, yani bir gök felaketinin isabet etme ihtimalinin ne kadar yüksek olduğunun farkındadırlar. Bu sebepten Rablerine sığınarak ateşin onlara zarar vermemesini niyaz etmektedirler. Ayrıca bu insanların binlerce sene önce gelmelerine rağmen bunca detayı biliyor olmaları da çok ilginçtir. Dikkatinizi çektiyse ayetin başında bu nevi insanların tasvirleri yapılmıştır. Ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarak devamlı surette Rableriyle birlikte olabilen kişiler olarak övülmektedirler. Burada Mevlana’ya sorulan bir soru aklıma geldi. Yüce şahsiyete “Namaz ne zaman başlar?” diye sormuşlar. O da “Selam verdikten sonra” demiştir. Her dem yaratanı düşünmek bu olsa gerek, yani selam verdikten sonra başlayan ve devam eden hiç bitmeyen bir namaz; “hayat namazı”. “Onlar namazlarında süreklidirler”[5] ayetinden murat buna işarettir. Ve bu insanlar her dem Hakkı anarlarken, O’nunla hasbi hal içindeyken evreni ve yaratılışı üzerine de fikir yürütüyorlarmış. İşte bu hal; Hakk’la olmak, Hakk’lı olmak, Hakk olarak bakmak demek oluyor. Bu bakışla bakıldığında koca kâinat kavranabilecek bir hal alıyor. Nitekim evren bilimcilerine göre evren, bilinmek istemiş. Bakınız ünlü fizikçi Freeman Dyson ne demiş: “Eğer evreni dikkatle incelersek, fizik ve astronominin beraberce, sanki bizim dünyaya gelişimizi biliyorlarmışçasına mükemmel bir ahenkle, bizim için çalıştıklarını hayretle anlarız.“[6] Güzel demiş.

İsterseniz bilim insanlarının itiraflarına biraz daha devam edelim. Nobel ödüllü kozmolog Steven Weinberg eserinde evrenin niçin böyle olduğu sorusuna şu cevabı vermiştir. “Böyle olması gerektiği için böyle oldu. Aksi halde, evrende bu soruyu soracak hiç kimse olamazdı”[7] demiştir. Her konuda ihtilafa düşen bilim insanları bu konuda sözleşmiş gibi konuşurlar. Bakın şimdi sizlere “Tanrı ve Bilim” kitabının sahibi Fransızların ünlü düşünürü ve bilimcisi Jean Guitton’dan bir alıntı yapacağım. “Evren, düzenli bir maddenin, sonra yaşamın, en sonunda da bilincin ortaya çıkmasını sağlamak için titizlikle ayarlanmış gibi görünüyor. Aksi halde gök fizikçisi Hubert Reeves’in dediği gibi ‘Bunlardan söz etmek için şimdi burada bulunamazdık’ dahası var: Evrensel büyük değişmezlerin biri-örneğin yerçekimi sabiti, ışık hızı ya da Planck değişmezi- başlangıçta, en ufak bir değişime uğrasaydı, evrenin canlı ve zeki varlıklar barındırmak için hiçbir şansı bulunmaz, hatta belki de evrenin kendisi ortaya çıkmazdı. Bu şaşırtıcı ayarlama rastlantı eseri midir? Yoksa bir ilk nedenin iradesinden, bizim gerçekliğimizi aşan bir düzenleyici akıldan mı doğmuştur.”[8]der. İşte bu irade Kur’an’da şu şekilde ifade edilmektedir: “Onun emri bir şeyi irade ettiğinde o şeye sadece ‘Ol’ der, o da oluverir.“[9]

Fransız bilimciden çok seneler sonra Stephen Hawking daha kesin bir ifadeyle “Evren Big Bang denilen yaratılış anından beri kritik bir hızla genişliyor. Büyük patlamadan bir saniye sonra, evrenin genişleme hızı, yalnızca yüz bin milyon kere milyonda bir oranından az olsaydı bile, evren daha bugünkü büyüklüğüne erişemeden çökmüş olurdu…”diyor ve devamla “Evren niçin gördüğümüz gibi özelliklere sahip? Başka türlü olsaydı, biz burada olamazdık.”[10]diyerek son noktayı koyuyor.

Tüm bu anlattıklarımdan kasıt: kendimizden kendimize yapmamız gereken yolculuğu gerçekleştirirken evrene bakıp ondan azami faydayı nasıl sağlayabilirimi bulmaktır. Evren ve âlem aynı anlamda kullanılan kelimelerdir. Evren Türkçe, Âlem Arapçadır. Anlamı: bayrak, sancak, nişan alamet anlamına gelmektedir ki bu perspektiften bakıldığında alametler yani nişanlar bize gerçeği tarif etmektedir. İşte meramım bu tarifi okuyabildiğimiz kadar doğru okuyabilmektir. Zaten insanlık bir gün bu hakikatleri tam anlamıyla okuyabilecek ve tarifi görebilecektir[11]. Bilimciler de evreni anlatarak esasen kendimizi bize tarif etmeye çalışırlar. Yeri gelmişken bir yol ehlinin şiirini sizlerle paylaşayım.

Kâinata bir bak âdem çün oldu

Âdemsiz âlemler kâinat olmaz,

Bu âdem, âleme, Âlem âdeme

Oldular ayine bakansız olmaz

Evet, bizim burada olmamız gerek. Bu evrende, tam da ait olduğumuz bu yerde. Evrenin harikuladeliğine şahit olmamız lazım. Çünkü evrenin bir amacı var ve o bu amacı gerçekleştirmek için kurgulanmış. Bize düşen o tarifi okuyabilmek için gözlemlemek. Böylece evrenin amacı gerçekleşecek, matlup olan biz insanın kâinata müjdesi verilmiş olacak. Zaten kâinata beşeriyetin gelmesinin anlamı bu değil midir?

Beşer kelimesi Arapçadaki “Büşra” kelimesiyle aynı kökten gelmektedir. Büşra da müjde anlamındadır. İki kelimenin de aynı kök kelimeden gelmesi çok manidardır. İnsan olmadan önceki ilk durağın beşeriyet olarak isimlendirilmesinin amacı budur. Bu hal bizim diğer canlılarla aşağı yukarı aynı biyolojik kaderi paylaştığımızı göstermektedir. Ancak beşerin büyük bir sorumluluğu vardır ki o da yüce yaratıcıyı tariflere bakarak tanımaktır.

İnsan tarifleri iyi anlayıp yorumladıktan sonra evrenle ünsiyet(kaynaşarak) kurarak Rabbini tanımaya başlayacaktır. Bu yüzden Hz.Muhammed “Rabbim, bana eşyanın hakikatini olduğu gibi göster.” diye dua etmiştir. Evreni ne kadar tanıyabilirsek kendimizi de o kadar kavrayabiliriz. Bundan dolayı yol ehli “Beşeriyet, kâinata insanın müjdesidir.“ demiştir. İşin ilginci insan kelimesinin anlamının ünsiyet olduğu görüşünde olanlar vardır. Tüm kâinatın insanoğluna musahhar(amade) kılınmasının nedeni; insanın evrenle ve Rabbiyle gerçek anlamda ünsiyet kurabilecek yegâne varlık olmasıdır. Bu ünsiyetin amacı da O’nu tanıması ve bilmesidir. Yeter ki bilinsin. O yüce yaratıcı bilinsin.

Bu noktadan yola çıkarak, kâinata bu denli zeki, anlayışı güçlü, onu idrak edebilecek nitelikte bir varlık olan insanın gelmesi kesinlikle kutsal bir kurgudur. Her kurguda takdir edilen bir plan vardır. Nitekim Prof.Ted Harrison bu plan hakkında “Evrende Big Bang’in iki binde bir saniyesi içinde bütün bir kozmik tarih belirlenmiştir.”der. Yani her şey bir plan dairesinde gerçekleşmiş ve gerçekleşmeye devam etmektedir. Şimdi de kurgunun büyüklüğünden bahsetmek istiyorum. Kozmos kitabının yazarı ünlü Carl Sagan şunları söyler “Evren içinde evren bulunması, aşağı doğru bir hiyerarşi oluşturduğu gibi, yukarı doğru da oluşturur. Bu hiyerarşi sonsuza kadar gidebilir. Bizim bildiğimiz galaksiler, yıldızlar ve gezegenler ve insanlardan oluşan evrenimiz bir üstteki evrenin tek ve temel zerreciğinden biridir. Tıpkı sonsuz bir merdivenin basamağı gibi.”[12] Sanırım kurgunun ne kadar büyük olduğunu gördünüz. Aynı konu hakkında Hz.Muhammed “Yedi kat gök ile yedi kat yerin Kürsî yanında büyüklükleri, ancak bir çölün ortasına atılmış bir kapı veya yüzük halkası gibidir. Arş’ın da Kürsî’ye göre büyüklüğü, o çölün o halkaya nazaran büyüklüğü derecesindedir.”[13] buyurmuştur.

Fizikçiler tuhaf insanlardır. Devamlı denklemlerle uğraşarak kendileri gibi tuhaf sonuçlara ulaşırlar. Bu sonuçlardan belki de en tuhafı evrendeki maddenin kütle hesabıdır. Evrende 1080 adet parçacık (proton-nötron-elektron) bulmuşlar. Küçük olan büyük olanı kuşatamaz, bunu hepimiz biliriz. Hacmi büyük olan küçük olanı ihata eder. Hani nam-ı diğer bir deyiş vardır. “Büyük balık küçük balığı yutar.” Tam da yerinde bir deyiştir. İnsan bakıldığında şu koskoca evrende mini minnacık bir zerre, bir benek gibi gözükebilir. Ancak son zamanlarda bilimciler hiç de böyle düşünmüyorlar. İnsanın içine koskoca bir kâinatın sığabileceği gibi bir düşüncenin altını çiziyorlar. Prof.Francis Crick ve Dr.Watson’un büyük katkılarıyla DNA’nın sırlarına doğru yapılan yolculukta bilimcilerin, insan olgusunun gizemine hayreti daha da artmıştır.

İnsan vücudunda 20 adet aminoasit vardır. “Eee” demeyin. Bu, şu demektir: 20 adet aminoasitle her biri 100 halkalı enzim kombinasyonu oluşturulur. Bu da evrendeki tüm atomların sayısından daha fazla bir sayıdır. Şimdi, küçük olan büyük olanı ihata etmiş olmuyor mu? Hangisi büyük? Bu bilimciler zaten kafa karıştıran sonuçlar bulmuyorlar mı? Şu uçsuz bucaksız evrenin bir zamanlar bir atomun çekirdeğinden bile küçük bir alanda (10-33 cm2) olduğunu söylemiyorlar mı? Demek ki büyüklük ve küçüklük yani hacim aslında çok da anlamlı bir kavram değilmiş. Hacim dendiğinde mekân akla gelir. Bakın Fransız bilimcilerden Henry Poincare mekânla ilgili olarak neler söylüyor.

“Mekândan söz eden bir kimse, anlamı olmayan bir söz sarf etmiştir. Ben, Paris’in belli bir noktasında, örneğin Pantheon Meydanı’ndayım ve kendi kendime ‘Yarın buraya tekrar geleceğim.’ diyorum. Bu tamamen anlamsız bir söz. Çünkü şu andan yarına kadar iki milyon kilometreden fazla yer değiştirecek olan yer yuvarlağı, kendisiyle beraber, Pantheon Meydanını da beraberinde sürükleyerek hareket edecektir. Aslında bu tez de anlamını yitiriyor. Çünkü dünyamız iki milyon kilometrelik hareketi, güneşe göre yapmıştır. Oysa güneş de Samanyolu galaksisi içinde yer değiştiriyor. Samanyolu’nun kendisi de, kendi ekseni etrafında dönüşünü hiç aksatmadan sürdürüyor. O halde Pantheon Meydanı’nın bir günde ne kadar yer değiştirdiğini nasıl hesaplayacağız? Aslında ben gerçekte, yarın hiçbir zaman Pantheon Meydanı’na gitmiş olmayacağım.”[14]

Bu arada, gidilen yerin değişmesi gibi gidenin de bir değişimi vardır, o da sabit durmaz. Bakın biz de nasıl bir değişim içindeyiz. Yetişkin bir insanda 100 trilyon hücre var ve bu hücrelerin büyük bir çoğunluğu yarına kadar ölmüş olacak. Her dakika 300 milyon hücremizin ölüp yerine yenilerin geldiğini düşünürsek nasıl bir değişimin içinde olduğumuzu görebiliriz. Felsefecilerin “Bir insan bir nehirde ancak bir kere yıkanabilir.” Sözü ve “Bir kişiyi sadece gördüğünüz an görmüşsünüzdür, ertesi gün o kişi aynı kişi değildir. Bir sürü tercihler yaparak değişmiş biri olarak karşımıza çıkar.“ sözlerini de düşünürsek bunca değişkenin içinde neyi referans alacağımızı çok iyi bilmemiz gerekmektedir.

Bakın neler neler öğreniyoruz. Bilimciler ve düşünürler sayesinde şu küçük hacmiyle insan neler öğreniyor! Bu bilimciler ve düşünürler sadece akıllarıyla ilerlemiyorlar, onlar ortaya yüreklerini de koyuyorlar. Birkaçının hayatını okuduğunuzda bunu rahatlıkla görebilirsiniz. Bunca bilgi sadece salt akılla öğrenilemez çünkü. Aklın sınırı vardır, o sınırı devamlı aştıracak bir yürek gereklidir. O yüzden “Aklın sınırı, gönlün sızısı vardır.” denmiştir. İşte, bu sızı aşka dönüşerek, uğraştıkları mesleklere sirayet eder. Bu sezgi ve aşk sayesinde insan evreni çözümleyebilir ve kendini esaretten kurtarabilir. Şayet bir gün bu evreni tam anlamıyla çözümleyebilirsek -ki bu mutlaka olacak- o gün içimizdeki cevherin ne olduğunu göreceğiz.

Peki, içimizdeki cevher nedir? Bunca bilince sahip olan biz, gerçekte kimiz? Tabiî ki O’nun en muhteşem tezahürüyüz. Ehli tasavvufun çok manidar bir deyişi vardır. “Bab-u Rahmani Kalb-u insani- Allah kapısı, insan kalbidir.” İşte bu bilince sahip olan bir insan evreni tam anlamıyla kavrayıp kuşatarak gerçeğe, Hakk’a açılan kapıya erişir. Bu, ayrılık ateşinin insanı yakıp kavurması sonucu olacaktır. O’na olan yolculuğu, O’nu anlama -zatını değil- varlığını bilme anlamında olacaktır.

Varlığını bilmektir bilmeden kasıt
Yoksa Zat'ını bilmek değildir, sözden kasıt

denmesinin sebebi budur.

Tüm bu hakikatlerin önüne çekilmiş olan perdenin ardındaki gerçeği görebilmek için bir ayrılık ateşi gerekiyordu. İnsanoğlu’nun doğasındandır ancak yitirdiğinde kıymetini bilir. Böylece sazlıktan koparılarak yapılmış ney misali bu âleme göçtük. Ayrılık ateşini Mevlana’dan güzel kim ifade edebilir ki;

Beni bir sazlıktan kestiklerinden beri, kadın erkek bunca insan feryadımdan inledi.

Ayrılık acılarıyla parça parça olmuş bir kalp isterim; ta ki iştiyak derdini şerh edebileyim.

Aslından, vatanından uzaklaşmış olan kimse, o vuslat zamanını bekler durur.

Ben her cemiyette, her mecliste ağladım, inledim durdum.

Kötü halli olanlarla da düşüp kalktım, iyi halli olanlarla da.

Herkes kendi zannınca benim dostum oldu, ama kimse derunumdaki esrarı araştırmadı.

Benim esrarım, feryadımdan uzak değildir. Fakat her gözde onu görecek nur,

her kulakta da onu duyacak kudret yoktur.

Beden ruhtan, ruh da bedenden gizli değildir; lakin canı görmeye herkes için izin yoktur.

Bu ney’in sesi ateştir. Onu hava sanma; kim ki bu ateşi tatmamıştır o kimse yok olsun!

Nereden nereye ulaştık. Bir tariften yola çıktık. İtirafların en büyüğü olan; hasretin itirafına ulaştık. Yanında O’nu bilseydik, tanımış olsaydık tüm bu feryatlar ve itiraflar çıkar mıydı? Çıkmazdı elbet. Şems gitmeseydi Mevlana’yı kim tanırdı? Mesnevi’yi kim okurdu? O ateş buralara kadar gelip bizi de kavurur muydu? Kavurmazdı elbet. Olan olması gerektiği gibi oldu. Bize düşen de tarif oldu. Hem anlamak için tarif hem de anlatmak için. Velhasıl her halükarda tarif gerekliydi. Verildi…

Şimdi O’ndan ayrı düştük tariflere sarıldık. Hakk’ı görmek ona kavuşmak için sarıldık. Ayrılık ateşi Arifi yaktığından Marufuna tabi oldu. İşte buraya da “Vav”ın “He”ye tabi oluşu denildi. Okunuşu ise kâinattaki tüm seslerin birleşmesinden ortaya çıkar:

Hu


“Hu” nun ne anlama geldiğini ifade etmek istiyorum. İki harften oluşan bu kelime mutlak varlığı yani vücudu ifade etmek için kullanılır. Tekilliği ifade eden ilginçtir ki iki harftir. Biri “güzel he” dediğimiz Lafzatullah’ın (Allah’ın lafzı) son harfidir. Güzel denmesinin sebebi bundandır. Diğeri ise velayeti, halife olan İnsan-ı Kamil’i yani Hz.İnsanı temsil eder. Ve sanki vuslat vaki olmuş gibi “güzel he” ye “vav” tabi olmuş, ona katılarak o mutlak varlığı temsil etmiştir. Kemalat ikilikledir. Çünkü bir ancak bir başka bir ile bilinebilir. Öyle ya, BİR’in bilinmesi için önce o BİR’in olması sonra bir başka birin olup, onun da asıl BİR’i bilmesi gerekir ki bilen, bilinen ve nihayet bilme eylemi gerçekleşsin. Etken, edilgen ve etki gibi. Bir fiilin gerçekleşmesi için failin ve mefulün olması gereklidir. Failsiz bir meful ve mefulsüz bir fiil olamaz. Bunlar birbirine bağlıdır ayrılamazlar. O bilinmek istedi ve talep ettiği için matlup (istenilen-arzulanan) insanı yarattı “Bizler talip değiliz, matlubuz.” sözünün anlamı da daha iyi anlaşılıyor. İşte bu kâinata insan olmanın müjdecisi olan beşer (beşeriyet) ancak Hakk’ın nazarında matlup olmayı istemelidir. Çünkü insan olarak doğulmaz insan olunur. Tarifi okuyarak olunur. Evren ve içindeki her şeyle barışık olarak yani ünsiyet kurarak olunur. Böylece talip ile matlup arasındaki perde aralanır.

Perde demişken Tanrı ve Bilim adlı kitabında Jean Guitton “Ayrıca unutmamalı ki, evrenin ortaya çıkışından söz etmek, bizi şu kaçınılmaz soruya götürecektir: ilk ‘gerçeklik atomu’ nereden geliyor? Öyleyse bugün hemen hemen tümüyle bir giz içinde iki sonsuza doğru uzanan bu uçsuz bucaksız kozmik örtünün kökeni nedir?”[15] diyerek ilginç bir noktaya dikkat çeker. Hoş, tasavvuf ehli bu tanımı nice seneler önce yapmıştır. Evrene “Hicab-ı Kibriya-Büyük Örtü” demişlerdir. İşte bize düşen vuslatı gerçekleştirebilmek için bu Hicab-ı Kibriya’yı yani tarifi iyi okuyabilmektir. Okuma yazma bilmeyen bir insana gelen vahiy meleğinin onu defalarca sıkarak “OKU” demesinin anlamı; kâinatı, kozmozu, evreni okumaktır. Ancak bu okuma işinde çok önemli bir detay vardır ki onu çoğu zaman atlarız. O da okumak için debelenmek değil, yaratan Rabbin adıyla okumaktır. Ancak o zaman insan kâinatın kıblesi olabilir. Yoksa neden tüm kâinat bize yönelerek tek bir gerçeği tarif etmeye amade kılınsın. İşte bu gerçekleri O yüce yaratıcının ismiyle okunduğumuzda tarifi ele geçirmiş, arif olmuş oluyoruz. Son olarak Endülüs’teki arifler hakkında 1903 Nobel ödüllü Fransız Pierre Curie’nin itirafına yer vereceğim.

“Endülüs’ten bize kala kala otuz kitap kaldı, atomu parçaladık. Hülagü’nün yaktığı yüz binlerce kitap kalsaydı eğer, şimdilerde galaksiler arasında top koştururduk.” Bu da bilginin kaynağının itirafı olmaktadır.

KZ


[1]خَلَقَ اللَّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً لِّلْمُؤْمِنِينَAnkebut 44

[2] Martin Rees, Bilim Ve Teknik Dergisi, Ağustos 2002

[3] The Brief History of Time, s 125-126

[4] Ali İmran 191

[5]الَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ” Meâric 23

[6] Tanrı ve Bilim, Simavi Yayınları, s. 43

[7] The First Three Minutes-İlk Üç Dakika

[8] Tanrı ve Bilim, Simavi Yayınları, s. 47

[9]إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُون” Yasin 82

[10] The Brief History of Time-Zamanın Kısa Tarihi, Stephen Hawking, s. 121, 125

[11] “Biz ayetlerimizi(delillerimizi) onlara hem afakta(ufuklarda-gözün görebildiği en uç noktalarda) hem enfüste (kendi içlerinde) yakın bir gelecekte göstereceğiz; öyle ki şüphesin onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Rabbin her şeye şahit olması yetmez mi?” Fussilet 53

[12] Kosmos, Carl Sagan, s. 288

[13] Sahih-i Buhari

[14] Bilim ve Metot, s. 87

[15] Tanrı ve Bilim, Simavi Yayınları, s. 19


Not: Önünde diz kırıp boyun büktüğüm, Maşukuna kavuşmuş bir aşık dendiğinde aklıma düşen Nezih Tolan Hoca Efendiye gönül dolusu sevgiler sunarım...