Yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ocak 2012 Cumartesi

Kendinden Elde Ettiğin


İki tür yazar vardır. Birinci tür yazarlar harflerden sözcükler,  sözcüklerden cümleler dizerler. Sonra bunları sayfalara yazarak, okunması için kitap haline getirirler. Bu şekilde, yazarak, kafalarındaki çıplak fikirlerine elbiseler biçip kamuoyunun beğenisine sunarlar. İnsanlar onların kitaplarını birkaç kuruşa satın alıp okuyarak fikirlerine sahip olurlar. Bilindik yazarlardır bunlar.
İkinci tür yazarlar da harfleri kullanırlar. Yalnız bunlar oluşturdukları cümlelerle, dinleyenlerin gönüllerine sevginin bin bir halini yazarlar. Bunlar “gönül yazarları” dırlar. Yaptıkları işe de nakşetme derler. Büyük bir itina ile yavaş yavaş insanların gönüllerine sevgi desenini nakşederler. Nakşedilen bu desen sayesinde, gönüllerin içinde tamamıyla kendilerine ait fikir filizleri oluşur. Bu yazarlar fikir empoze etmezler. Onlar, nakşettikleri sevgi desenini seyrettirerek muhataplarına, kendilerine ait fikirler ürettirirler. Bunların yazdıkları, sanılanın aksine daha kalıcı ve dinamiktir; çünkü kişilere yaşattıkları sevgiyle, fikir ve duygu üretimi yaptırmaktadırlar. İnsanlar kendileri ürettikleri için fikirlerine sahip çıkarak onları kalıcı kılarlar. Gönül yazarları, yazdıkları yazılara tepkileri hemen aldıklarından yanlış anlaşılmalara mahal vermeden, yazılarını o anda tashih veya şerh ederler. Onların imla kuralları; jestleri ve mimikleridir.
Sonra nakşettikleri bu gönüllerin sahipleri nas’a(halka) karışırlar. Böylece dışarıdaki insanlar onların okuyucusu olurlar. Gönüllerine yazılan sevginin okuyucusu olurlar. Gönüllerindeki sevgiyi okuyanlarla paylaştıkça başkalarının da içlerinde yeni fikir filizleri oluşmasına sebep olurlar. Üretilen bu fikirler, sevgi kaynaklı ve kendilerine ait olduğu için onların sahibine has bir kokuları olur. Evet, koku. Mis gibi kokarlar. Gönülleri sevgiyle dolu oldukları için fikirleri pislenmez. Pislenmediklerinden dolayı bebekler gibi saf kalırlar ve onlar gibi mis kokarlar. Nasıl ki bir kitabın kendine has mürekkep ve kâğıt kokusu varsa bu insanların da gönüllerinden çıkan, etrafındakileri mest eden hoş kokuları vardır. Bütün gün dolaşarak sevgilerini paylaşırlar bu gönül kitapları. Belki bir kasabın dükkânına veya zerzevat pazarına uğrar orada onu koklayanlar tarafından okunurlar. Nasiplenenler, feyiz alanlar olur. İşte maharet kitaplara yazı yazmada değil “gönüllere yazma” dadır. Benim, olmayı istediğim yazar türü budur. Çevremizdekilere, en yakınlarımızdakilere bir şeyler anlatamıyorsak uzaktakilere ne anlatabiliriz ki? Anlatmaya çalışanlar yok mu? Var. Ancak, ben bunu beyhude bir caba olarak değerlendiriyorum.
Böyle bir yazar olabilmek için insanın her şeyden önce merkezden başlaması gerek. Hem de tam merkezden, yani kendimizden. Önce kendimize anlatmamız gerek içimizdekileri. Kendimizi ikna etmemiz gerek başkalarından önce.  Hani derler ya: “Bir insanın kendinden elde ettiği bir fikir tabi bir uzvu gibidir.“
Aslında her birimiz bir kitabız. Kâh biz yazarız bu kitaba kâh birilerinin yazmasına müsaade ederiz. Nasıl ki kılık kıyafetine özen göstermeyen kişiler, etraflarındakileri hafife aldığını ele verirse,  özenmeden,  titizlenmeden yazılan,  derin olmayan, yüzeyde kalmış bir yazı okura sarsıcı saygısızlığını gösteriyorsa, kendi kitaplarımıza(gönlümüze, karakterimize) yazdıklarımız da aynen öyle değerlendirilir. Kendimize kötü, boş, yüzeysel, anlamsız, tutarsız,  kafa karıştırıcı, silik yazdıklarımız da okuyucu tarafından reddedilecek, kabul görmeyecektir. Bazen lüzumsuz sözcüklerle düşünce sefaletimizi gizlemeye çalışırız ve sadelikteki basitliğin o erdemli duruşundan uzaklaşırız. Şatafatlı ve görkemli sözcüklerde kendimizi gizleriz. Bir mimarın titizliğiyle, özenerek yaratsak kendimizi herkes bizi okumaktan keyif alacaktır. Sohbetimiz gönülleri tutuşturacak, yazılarımız başkalarını yüreklendirecektir.
Her birimiz birer kitapsak tercihlerimizle onu yazıyoruz demektir. Bu aslında, sonucu biliyor olduğumuzu gösterir. Çünkü yazarlar sonucu bilirler. Onlar okurun aksine coşkularını o istedikleri sonuca götürecek sebepleri yaratırken yaşarlar. Okur, sayfaları hatmederek ilerlerken sonucu merak eder, yazar ise sebepleri.  İşte, kendi kitabımızın sonucunu biliyoruz derken bunu kast ediyorum. Tercihlerimizi kullanarak, bizi sonuca ulaştıracak sebepleri yaratmak için dünyaya geldik. Bir sürü senaryodan tercih ettiğimiz zamanı ve hayatı yaşıyoruz. Böylece bildiğimiz ama hatırlamadığımız sonuca ulaşıyoruz. Kendi senaryomuzda başrolü oynarken bir başkasının senaryosunda figüran olmamız, bu mucizevî mukadderatın bir cilvesi değil mi?
Tam anlamıyla dünya; deneyimler yani değişimler merkezidir. Tüm bu değişenler arasından değişmeyen gerçekliği bulmak asıl derdimiz olmalıdır. Başka dertler edinirsek büyük yanılgılar içine düşerek tuzağa yakalanırız. Bir yandan kaybettiklerimizin hüznünü yaşarken diğer yandan kaybedeceklerimizin korkusu içine düşeriz. Hüzün geçmiştedir. Daha önce sahip olduğun bir şeyi kaybetmenin kederidir. Korku ise gelecektedir. Sahip olduğun bir şeyi yitirmek istemeyişinin şiddetli arzusudur. Zaman izafidir. Ne geçmiş ne de gelecek olmadığına göre zaman bir aldatmaca, bir düzmecedir. Sadece an vardır ve Tanrı andadır, şu anda, şimdidedir. Bu yolculuğunun amacı Tanrı’ya ulaşmaktır. O yüzden anda kalınmalıdır. Çünkü ancak anda kalarak geçmişin ızdıraplarından ve geleceğin kaygılarından arınılır. Aksi takdirde Allah; Muntekiym ismi gereği asıl olmayan, sahte dertlerimizin hepsinden intikam alarak onları bizden uzaklaştırır. Bu da korkularımızla mutlaka yüzleşeceğimiz anlamına gelir ki, kaçışı imkânsızdır. Tasavvuf ehli bu hale “hak geldi, batıl zail oldu” derler. Böylece amaç gerçekleşmiş olur.  Bilinmek istediği için kendini başkalaştırarak yarattığı bizler, ancak onda tatmin oluruz.
KZ

18 Haziran 2010 Cuma

Paylaşım

Burada, Balmumcu’ da oturmuş saat on birdeki yayımcımla yapacağım görüşme için erken gelmiş, kitabımı bastırmayı istememin gerçek sebebini düşünürken karşıma anıt gibi dikilen bir kavram; paylaşım. Tam anlamıyla tarafımdan kavranmayı bekleyen bir duygu... Yazdığım kitabı bastırmayı her ne zaman düşünsem beni heyecanlandıran bir kavram.

Yayımcımla olan randevumda benim fikirlerimi, duygularımı yani beni öncelikle onlarla paylaşacağım. Eğer onlar bu paylaşımdan tatmin olurlarsa daha geniş bir çevre ile paylaşımımın ilk adımını atmış olacağım.

Neden insan paylaşmak ister. Hayatımızın her evresinde yaşantımızı birileriyle veya birisiyle paylaşma arzumuz vardır. Bu sebepten dolayı arkadaşlar ve baldan tatlı dostlar ediniriz. Yetinmeyip, eş seçer ve onunla hayatımızı şekillendiririz. Kendimize uygun olduğunu düşündüğümüz bir canlı formuyla kendimize benzeyen eksik yönlerimizi giderebileceğimiz yeni nesiller oluştururuz. Bu bizim için çok önemlidir. Çoğumuz bundan asla vazgeçemeyiz.

Pekâlâ, vazgeçemediğimiz bu paylaşımın asıl sebebi nedir? Nedir bu kadar bizi etkileyen, sahip olduklarımızı başkaları ile paylaşmaya iten, doğamızdaki bencilliği hiçe sayarak çoğu zaman? Neyimiz eksik ki, onu tamamlamaya çalışıyoruz? Evet, eksik olan nedir? Deli gibi arkadaşlar ediniyor, evleniyor ve çoluk çocuk yapıyoruz. Kendimizi sorumluluklar içine atıyoruz.

Gelişim. Her birimizin bir hayat görüşü vardır. Her birimizin bir paradigması vardır. Bu duygu ve fikirler bütünü bizim bilinç seviyemizi ve niteliğimizi belirliyor. İşte bu bilincimizi ve niteliğimizi geliştirmek için başkalarıyla mukayese etmeliyiz. Kıyasta fark vardır; çünkü görürüz eksiğimizi gediğimizi. Zaten farkı görüp fark edebilmemiz için yaratılmadık mı bu kesret (çokluk), farklar âleminde? İşte diğerleriyle paylaştığımızda, kendi benliğimiz onların benlikleriyle karışır. Kimi zaman şeklimiz kaybolur sonra tekrar şekiller alırız. Onlarla birlikte fikirlerimiz ve duygularımız değişir, gelişir. Büyürüz paylaştıkça, büyüdükçe çevremizde dostlarımızın nitelikleri de değişir. İçte başlayan bu değişim tüm halimize yansır ve sular seller gibi paylaşır oluruz tüm fikirlerimizi ve duygularımızı.

Başkalarıyla paylaşılanlar düzgün bir biçimde seçilmesi gerektiği, bundaki ustalığımız yani bu paylaşımdaki ustalığımızın, bizim acı çekme miktarımızı belirlediği söylenebilir. Kimi zaman yanlış kişilerle paylaştığımızı sanırız. Hâlbuki “yanlış kişi” olmadığını daha sonra anlarız. Onlar bizim açıklarımızın kapanmasını sağlayan, tuğlalar arasındaki harçlar gibidir. Eğer olmasalar tuğlalar birbirine sıkı sıkıya bağlanmazlar.

İşte kendimi geliştirmek ve değiştirmek için yazmaya başladım ben de. Temelinde yatan paylaşım duygusu beni yazmaya itti, daha geniş bir paylaşım, daha büyük bir gelişim için. Ne de olsa, ne kadar muhteşem varlıklar olduğumuzu özümsemek, hatırlamak için burada değil miyiz? O halde neden paylaşarak deneyimlerimizi arttırmıyoruz?

Haydin paylaşıma! Az da olsa paylaşmaya… İstesek de istemesek de zaten birçok ihtiyacımızı, hem de temel olanları paylaşmıyor muyuz? Şu an soluduğum nefesime kimlerin nefesleri karışmıştır, kim bilir? Kanımızdaki demir daha önce evreni ışıl ışıl aydınlatan bir yıldızın hazinesi değil miydi?
KZ

1 Haziran 2010 Salı

Değişen yüzlerde değişmeyeni görebilmektir belki de aşk.

Geçenlerde bir arkadaşımla aşk üzerine yapmış olduğumuz konuşma beni ciddi düşüncelere gark etti ve kafamda beliren birkaç fikri yazarak ifade etmeye çalıştım. En başta kendi aşklarımı göz önünden geçirdim. Yıllar boyunca, hayatımın büyük bir bölümünü aşkı tanımaya, onu yaşamaya adadığımdandır; aşkın asla bencil duygular barındırmadığını çok iyi bilmekteyim. Ne olmadığını ne olduğundan daha iyi biliyorum diyebilirim.

Bütün bu düşünceler sonucunda kafamda beliren; bu evrene gelme sebebimiz olan aşkın kendimizle olan uğraşımızda kılı kırk yarmak zorunda kalmadan bedenimizde ve ruhumuzda nasıl mükemmel bir denge tahsis ettiğiydi. Genel olarak herkes gibi ben de kişilerin ilişkilerine bakıp kendim ve hayat ile ilgili bazı fikirler edinmeye çalışıyorum. Çevremdekileri birer ayna gibi görüp kendimi seyrediyorum sonra da gözlemlerimden çıkardığım ham fikirlerimi yazıya döküyorum ki, soyut olan bu fikirlerim gelişerek somutlaşsın. Bu değişimi bedene girerek somutlaşan ruha benzetiyorum.

Ruh bizzat kendisi insan değil. İnsan denebilmesi için ruhun bir bedene, maddi bir ifadeye ihtiyaç vardır. İkisinin ünsiyeti ancak insanın oluşmasını sağlamaktadır. Beden ile ruhun kaynaşması benim soyut fikirlerimin yazarak somutlaşması gibi. Ancak insanın fikirlerini yazıya dökmesi o kadar kolay olmuyor. Aslında sadece yazıya dökmek de değil gerçekten özgün bir fikir sahibi olması da aynı zorluğu barındırıyor.

Bir ressam düşünün eline son derece hâkim olarak kalemini veya fırçasını kullanır. Ya da yıllarını bileğini kullanmaya adamış bir hat üstadını düşünün. İşte fikirlerinizi yazmakta öyle bir olgudur. Gerçekte iyi yazabilmek, yazmak isteğinizle yazdığınızın birbirine uygun olmasıdır. Yani yazdığınız yazının ifadesinin soyut olan fikrinizle bağdaşması gerekmektedir. Bunu istenilen kıvama getirebilmek için çok pratik yapmalı, fikirlerinizi devamlı surette yazıya dökmelisiniz. Aksi takdirde bileğini eğitmemiş bir kişinin resim yapmadaki beceriksizliği gibi fikirlerinizi yazıya geçirmede sorun yaşarsınız.

Tabiî ki hepsinden ötesi bir de farkındalık vardır. Bir ressamın gözü ile sıradan bir insanın gözü aynı değildir. Ressamın sıradan insanlardan daha farklı bir bakışı vardır. Gördüğü detaylar elbette diğer insanlardan daha fazla olmalıdır. Bir fikri yazıya dökmeden önce bir fikre sahip olmak ve bu fikri geliştirip kafada oluşturmak en önemli safhadır. Eğer bir fikir yoksa aslında yazılacak bir şey de yoktur. Neyi, neden anlattığınızı bilmek bir bakış açısına sahip olmak belki de işin başıdır diyebiliriz. Esas konumuz, yazımızın ana fikrine yani aşka gelince, Aşk bence insanın gerçek anlamda mutlak kimliği yani özüyle olan irtibatıdır. Ve gerçekten insan aşk ile somutlaşabiliyor. Aksi takdirde devamlı ya bedeni arzulara meylediyor ve korkularının esaretine düşüyor ya ruhsal detaylara takılıyor. Ya geçmişle oyalanıyor ya gelecekle. Hâlbuki insandan istenilen her iki tarafa da hak ettiği değeri vermektir. İşte aşk kişiyi hem bedensel hazların içine atıyor hem de ruhsal. Bu anlamda aşk “gerçek insanın” –insanımsı olamayanın- somutlaşmasıdır. Tanrının bizde görmek istediği bu somutlaşmadır. Bizlerden talep edilen bu haldir. Bu hali elde etmek için maddi âleme, bu evrene gönderildik. Aslında evren yani kâinat bu aşk için yaratılmıştır. Elektronun atom çekirdeğinin cazibesine kapılıp etrafında deli bir hızla dönmesinden tutun da atom altı parçacıkların bir birinin cazibesine kapılmalarına, gezegenlerin güneşlerinin –yıldızların- çevresinde dönmesine kadar her şey bir diğer şeyin cazibesindedir. Hiçbir şey tek yaratılmamış, her şey bir diğer eşine meyledip durmaktadır.[1] İşte biz bu aşk duygusunu en iyi belki de tek -ki buna gerçekten iman ediyorum- yaşayan canlı formuyuz. Burada aşkla tanışıp evrenin nihai amacına ulaşmasını sağlamaktır gaye.

Bu hale sahip olan kişilerin karakterleri asla erozyona uğramaz. Bu şu anlama gelmektedir. Kişinin karakterinin oluşmasında üç askere - daha doğrusu “insan” olabilmesi için üç güce - ihtiyacı var. İlki varlığını sürdürebilemek için yiyip-içme ve üreme, şehvet gücüdür. İkincisi varlığını tüm tehditlere karşı koruyabilme gücüdür ki, bu gazap olarak değerlendirilir. Diğeri ise ki - bu tam anlamıyla farklı bir güçtür - İlk ikisi gibi bedene ait değildir tamamıyla bizim ruhumuzun bir özü, bir nevidir. O da neyin tehdit neyin haz olduğunu idrak eden müdrik akıl. Bu üç askere kalbimiz eşit uzaklıkta durmalıdır. Tüm bu güçlere eşit uzaklıkta duramamamız yüzünden ıstırap çekmiyor muyuz? Aşk bu dengeyi sağlayan en güçlü haldir. Kişi âşık olduğunda her üç güce eşit uzaklıkta durur. Bu da etrafımızla sağlıklı bir iletişim oluşturmamızı sağlar. Bu denge içsel adaleti bize getirir. Bu adalet gelince de kimseyi incitmez, kimseden incinmezsiniz. Çünkü bu adaletin içinde aidiyet duygusundan sıyrılmış olursunuz. Siz sadece yaşananlara şahit olursunuz. Kendinize bile şahit olursunuz. Bunun yerine size bedeninize ait duygular (şehvet ve gazap) veya ruhunuza ait bilinç (müdrik akıl) hâkim olursa aşkı yaşama şansınız olmaz. Çünkü size ait olan duygular aidiyeti, aidiyet ise bencilliği getirir. Bencil duygular içinde aşkı yaşayamazsınız. Âşık kişi aşkından bir beklenti içinde olmayan kişidir. İçinde beklenti barındıran bir sevgi asla aşk seviyesine yükselemez. Aşk sizi her şeyden arındırır. Etrafınıza bambaşka bir gözle bakarsınız.

İnsan bu kesret –çokluk- âleminde bir sürü farkla beraber kendi varlığını da fark eder. Kendini fark ettiğinde “benlik” ortaya çıkmıştır. Evreni kendi benliğinden ayrı tutar, ne zaman o “benlik”i eğiterek evrenle bütünlük hissine sahip olursa işte o zaman devamlı değişen bu evreni daha iyi gözlemleyebilir.

Tüm yüzler değişir, değişmeyen hiçbir şey yoktur. İnsanlar, hayvanlar, evren, canlı-cansız her şey devamlı bir değişim içindedir. İnsanların yüzlerinde değişen izlerde tanrının tezahürlerine bakarak değişmeyen o yegâne izi yani bizzat tanrıyı bulmaktır belki aşk. İşte her şeyin değiştiği bir evrende değişmeyeni görmek onu fark etmektir. Aslında zor gibi gözükse de bu hali yaşamak kolaydır.

KZ

[1] وَمِنْ كُلِّ شَیْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
Her şeyden iki çift yarattık ki düşünesiniz (51-49)

7 Nisan 2010 Çarşamba

Neden Yalnızım?

İnsanlardan uzakta yalnızlığı seçtim yaşam olarak kendime, münzevi hayatı seçen insanlar vardır. Hani, ya bir günahın kefaretini ödemek isteyenler, ya da başarısızlığa uğramışlar veya azizler ve peygamberler gibi. Amaçları, Tanrıya daha yakın olmaktır. O yüzden kaçarlar tenha yerlere, ıssızlığın huzuruna, o muhkem gücün yalnızlığına. Benim ki farklı; bu kaçışım insanların bana verebilecekleri olası zarardan çok benim onlara kesin kes verdiğim zarardan ötürüydü. Kararımı verdim bir delilikti benim yaşadığım bu hal. Ama biraz farklı bir delilikti, akıllık zırhına bürünmüş türden bir delilikti. O yüzden mümkün olduğunca uzaklaşmalıydım insanlardan. Çünkü fikirlerim, insanların beyinlerine geçiyor, oradan sinir ağlarına bulaşıyor, onları felç edip nöronların bağlantısını değiştiriyor, hayat felsefelerini tarumar ediyordu.

Bu uzlet ve inziva hayatımda has bel kader biri beni ziyarete gelmiş olsa, tanıdık veya yedi el yabacı olmasına aldırmadan ilginç deliliğimden kaynaklanan tumturaklı sözlerimle, kafamda bir nehrin akışı gibi olan düşüncelerim büyük bir duygu seline kapılarak muhatabımın zihnine akıyordu. Oradan derhal gönlüne ulaşarak çörekleniyor, yerleşiyordu. Fena halde etkilenen ziyaretçimde şimdiye kadar oluşturduğu taklit karakterinin havuz duvarı çatırdamaya başlıyor arka taraftaki karakter suyu duvarın çatlaklarından sızıyordu. Kimilerinin duvarından büyük parçalar kopuyor ve sahip olduğu huyu bu çatlak ve patlaklardan akıyordu. Kimilerinin duvarı ise şimdiye kadar oluşturduğu baskıdan dolayı iyice yorulmuş ve yıpranmış oluyordu. Onların ki daha büyük bir gümbürtüyle parçalara ayrılıp taşlarını etrafa fırlatarak dağılıyordu. Bu dağılma esnasında fırlayan birkaç taşın kafama ve gözüme çarpması ise yaptığımın kefareti oluyordu.

Bazen de kendimi ifade edemiyor, dinleyeni şaşkına çeviren lakırdıları ardı arkasına sıralıyordum. Kimi zaman düşüncelerim o kadar değişkenlik arz diyordu ki, fikrimi karşımdakine yeni anlatmaya başlamışken aniden değişiyor, gelişiyor, farklılaşıyordu. Bu o kadar küçücük bir zaman parçacığında gerçekleşiyordu ki, bir cümleyi, kısacık, mini minnacık bir cümleyi ne kadar bir zaman diliminde söylerseniz işte o saniyeler içinde olan oluyordu bende.

Sanki kolumdaki saatten farklı bir zaman mevhumu vardı içimde. Saatin saniyesinin hareketini gözlemlerken benliğimde serkeş fikirlerin kasırgası çoktan başlamış, tüm bedenimi zıngırdatmış yorgun ve bitkin halde fikirleri bir örümceğin hassasiyetiyle örmüş birbirine bağlamış oluyordum. Bu sırada kurduğum cümle değiştiği için karşımdaki hiçbir şey anlamıyordu. Yeni edindiğim fikri paylaşmaya kalktığımda ise iş tekrarlanıyor yine fikrim değişiyordu. Dünyanın devamlı dönmesi gibi, hiçbir zaman tam olarak saati tam zamanında söyleyemeyiz. Söylemeye başladığımızda sözümüz zamana takılır, bittiğinde ise söylemek istediğim zaman geçmişte kalır. İşte bende ki bu hal yüzünden çevremdeki insanlardan uzakta, yalnız ve kimsesiz zamanı ölçmeye çalışıyorum, içimdeki, bendeki.

Daha sözcüklerden oluşan anlatımım bile söz ve konuşma ile zamana takılıyorsa, pekâlâ bendeki yazı yazma hali nereden çıktı? Yazı bir olgudur. Daha doğrusu içsel yaşanan bir olgunun olgunlaşmasıdır. Karışık, serkeş ve coşku dolu fikirlerimin sakin bir üsluba bürünmesi veya soyut kavramlarımın somut evrene bir tezahürüdür aynı bu evrene ait olmayan canlılığımın, bilincimin, öz benliğimin bir bedene, maddeye sirayeti gibi.

Her saniyede on üzeri kırk üç kez yeniden gerçekleşen "ben" i sözle, hepsinden ötesi yazıyla nasıl ifade edebilirim ki? Belki bunun mümkün olmadığını görmek ve yüzleşmek için yazmaya başladım. Ya da söz ve yazı sadece ucuz bir yakıştırmadır. Yaşadığım ve asla gerçek anlamda betimleyemediğim “ben” ve içsel deneyimlerimin basit bir yakıştırmasıdır. Belki sırf bu yüzden dolayı, asıl ile yakıştırma arasındaki farkı görmek için yazdım hep. Ucu gözükmeyen çöllerin engin sonsuzluğunda sözün nereye gittiğinin ve neleri yıkarak ayırt ettiğinin bir önemi olmadan yazdım hem de.

Efkârımın afaklarında yıldırım hızıyla dolaşarak kim olduğumu veya olmadığımı, görmek istediğimden yazdım. Aynaya bakıp kim olduğumu görmek gibiydi bu benim için. O yüzden yazmaya başladım. Kendimle yüzleşmek için.

Kendimi kendime, kim olduğumu yazarak ifade etmeliydim. Böylece hızlı, çok değişken olan fikirlerimin soyutluğundan bir kalıp çıkartıp, yazarak somutlaşabiliyordum. Kendime ne olduğumu ifade edebiliyordum. Dış dünyamda olması gereken kalıbı iç dünyamın alabildiğine dürüstlüğüyle sunmalıydım. Belki o zaman iki dünyamda barışır, çalkantılı hale gelmiş kişiliğim dinginleşir, yıkandıktan sonra banyoda oluşan sıcak su buharının aynayı esareti altına aldıktan sonra yavaş yavaş entropiye yenik düşüp kaybolarak yerine aynaya yansıyan suretimin belirmeye başlaması gibi. İşte yazmamın asıl sebebi anlaşılmak, bir başkası tarafından değil bizatihi kendim tarafından.

Platon “başlangıçta sadece söz vardır” demiş. Bu fikre karşı çıkmamakla birlikte bundan türetilen –özellikle dini çevreler tarafından- değişken ve çok çeşitli olmayan, sabit bir kader inancını asla benimseyemedim. Başlangıçta söz mü vardı bilemiyorum ama sonumuzun söz olup bunu belirleyeceği kesin gözüküyor.

Kendimize giden yollar çoktur, kimisi müzik yaparak, resim yaparak bu yolculuğunu gerçekleştirirken, kimisi de kahvede çay dağıtarak bu yolculuğu gerçekleştirir. Bense yazmaya çabalayarak bunu deniyorum. Çaba ile bunu ifade etmek istedim, çünkü hala gerçek anlamda içimi yazarak kelimelere sığdıramıyorum. Bir şeyi yapmakla o şeyi yapmaya çabalamak arasında cidden çok fark var. Ama yılgın değilim. Çabasızlığa erişmek için sabır ve uzun bir çaba gereklidir. Aynı yüce Mevlana’nın “Arayanlar bulamazlar, lakin bulanlar arayanlardır” sözü gibi. Nefes alıp vermek gibi olmalı yazı yazmak benim için. Şimdiki mücadelem, çabam budur.


KZ