Dostluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dostluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Eylül 2025 Pazartesi

Vefâ ve Hıyânet Üzerine

 Vefâ ve Hıyânet Üzerine

    Uzun yıllar hânemden çıkmadığımdan, hâlime, kelâmıma ve tefekkürlerime şahit olmak isteyen dostlarım bazen ziyaretime gelir. Geçenlerde yine böyle bir sohbet meclisinde, misafir olan bir kimse bana şu suali sordu:

— “Vefâ nedir, hıyanet nedir?”

    O dem vakti ben de cevaben şöyle demiştim: “Ne ise lügat mânâsı, odur.” Lâkin bugün, gördüğüm manzaralar ve tecrübeler bana gösterdi ki, artık sonbaharın yaprakları gibi savrulan kimseler lügat mânâlarına bile ihanet eder olmuşlar. Kelimelere kendi menfaatlerince mânâlar yüklemekte, lafı eğip bükmekte, manayı tersyüz etmekte pek mahirler. 

    İhanetine evvelden kılıf arıyorlar; minare çalanın önceden kılıfını hazırlaması misali. İhaneti işlemekte kararlılar, lakin onu ihanet değilmiş gibi göstermek için türlü bahanelere sarılıyorlar. Kimi zaman bu ihanetleri, bir eleştiri kisvesine bürünüyor, kimi zaman bir tespit yahut samimiyet perdesi arkasına gizleniyor. Oysa ne kadar kılıf hazırlansa da, hakikatte ihanetin adı da, sadakatin adı da ezelde tayin edilmiştir, behey şaşkın!

    Sual zihnimde tekrar canlandığında şunu düşündüm: Vefâ, şartlar zor da olsa, dostunuz sizi dar da etse, onunla yürüdüğünüz yolun hatırına sadık kalabilme sanatıdır. Sözde ve özde sebatkâr olmaktır. Aslında vefâ, insanın en müşkül zamanlarda bile “ben buradayım” diyebilmesidir. Kur’ân’da bu sırra işaretle şöyle buyrulur:

وَأَوْفُوا بِالْعَهْدِ ۖ إِنَّ الْعَهْدَ كَانَ مَسْـُٔولًا
“ Ahde vefâ gösteriniz. Çünkü ahid (söz) sorumluluk gerektirir ”
(İsrâ, 34)

Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in de:

" لَا إِيمَانَ لِمَنْ لَا أَمَانَةَ لَهُ وَلَا دِينَ لِمَنْ لَا عَهْدَ لَهُ "

" Emaneti olmayanın imanı olmaz; ahde vefâ göstermeyenin dini olmaz "
(Ahmed b. Hanbel, Müsned)

buyruğu, vefânın hem beşerî hem ilâhî bağlamdaki kıymetini gösterir.

    İhanet ise lügat itibarıyla hıyânet, emanete nankörlük, sadakatsizliktir. İmam Gazâlî der ki, ihanet kalbin kirlenmesinden başlar; kişi evvelâ kendi özüne, sonra dostuna, sonra da Rabbine ihanet eder. Hâsılı, ihanet, vefânın yokluğu; vefasızlığın en müşahhas tezahürüdür. Hatta kelimeleri eğip bükmek, manayı menfaate göre devşirmek de bir tür hıyânettir.

Bir nükteyle bitireyim:Eskiler vefasızlıktan dem vururken şöyle derlerdi:
— “Vefâyı yalnızca İstanbul’da bir semt olarak bilir.”
Şimdi ise o semtin adını dahi bilen kalmadı.

KZ

11 Eylül 2025 Perşembe

Dostluğun Hakikati ve Takvânın Mîzanı

Dostluğun Hakikati ve Takvânın Mîzanı

“اَلْاَخِلَّٓاءُ يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ اِلَّا الْمُتَّقٖينَ”
“Dostlar o gün birbirine düşman kesilirler, ancak takvâ sahipleri müstesna.” (Zuhruf 43/67)

İnsanoğlu dünyada çeşitli sebeplerle dostluk kurar. Kimi menfaat üzerine, kimi heva ve heves üzerine, kimi de ortak zevk ve geçici arzular üzerine dost olur. Ancak bütün bu sebepler fânîdir. Sebep fânî olunca neticesi de bâtıl olur. İşte bu sebeple Kur’ân, dostlukların kıyamet günü düşmanlığa inkılab edeceğini haber verir.

Gazâlî Hazretleri İhyâ’sında şöyle der:
“Dünyada dostluk ve kardeşliğin aslı din içindir; onun dışındaki bütün dostluklar bozulur, ahirette dağılır. Zira din dışındaki her dostluk, ya menfaat ya heva ya da geçici arzu sebebiyle kurulmuştur. Bu sebepler ise fânîdir. Sebep fânî olunca neticesi de bâtıl olur. Böylece o gün dostlar birbirine düşman kesilirler. Ancak Allah için sevgi ve takvâ üzere kurulan dostluk, baki kalır.”

Bu beyan gösteriyor ki dostluğun mîzanı takvâdır. Kalpler Allah için birleştiğinde, bu bağ ne dünyada çözülür ne de ahirette dağılır. Fakat dünya sevgisi, mal hırsı veya nefsânî arzu üzerine kurulan bağlar, hesab günü ateşe dönüşür. O gün herkes birbirinden davacı olur; dostluk düşmanlık, muhabbet kin olur.

Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurmuştur:
«الْمَرْءُ مَعَ مَنْ أَحَبَّ»
“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

Binaenaleyh, kiminle dost olduğumuza, kalbimizi kime bağladığımıza dikkat etmek zarurîdir. Allah için kurulan muhabbet baki, dünya için kurulan muhabbet ise geçicidir. Ahirette kurtuluşun anahtarı, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir.

Dünya için dostluk, ahirette düşmanlıktır.


KZ

8 Eylül 2025 Pazartesi

Kendini Unutmanın Dostlukta Tecellisi - Gazali

    

Kendini Unutmanın Dostlukta Tecellisi

“Dostluğun özü, kendini düşünmemektir.” – Oscar Wilde

Bu veciz söz, ilk bakışta beşerî bir tespit gibi görünse de derin bir hakikate işaret eder. Zîrâ gerçek dostluk, nefsi (benliği) unutmayı, fedakârlık ve diğerkâmlıkla kendinden vazgeçebilmeyi gerektirir. Tasavvufî anlayışta da dostluk, kişinin benden sıyrılıp sende ve nihayet O’nda (Hakk’ta) yok olması demektir. Nitekim İslam irfanında mü’minler arasındaki kardeşlik (uhuvvet) bağı ilahî rızâ temeli üzerine kuruludur ve adeta manevî bir akit addedilerek bazı hak ve sorumluluklar yükler . Huccetü’l-İslam İmam Gazâlî, hakikî dostluğu tesis edebilmek için kardeşlik ahdinin nikâh misâli bazı vazifeler gerektirdiğini belirtir . Ona göre mü’min kardeşlerin birbirleri üzerinde; mallarında, nefislerinde (yani fiilî fedakârlıklarında), dillerinde ve kalplerinde hakları vardır . Dost uğruna malından vermek, emeğini ve zamanını ayırmak, diliyle nezaket göstermek, gönülden affedici olmak, duada daimî olmak ve vefâkârlık göstermek, hattâ dost vefât ettiğinde onu hayırla yâd edip geride kalan emânetlerine sahip çıkmak… Bütün bu erdemler, bir kardeşlik sözleşmesinin şartları gibidir. Bunların toplamı Gazâlî’nin ifadesiyle sekiz temel dostluk hakkını oluşturur ki maldan başlayan ve duaya uzanan bu haklar silsilesi, dostluğu nefis tezkiyesinin (ego arınmasının) bir vesilesi kılar . Gerçekten de böylesi bir dostluk, Wilde’ın ifadesindeki gibi insânın kendini düşünmekten vazgeçip dostunu öne almasının tezahürüdür.

Nefsî menfaatlerden arınma öncelikle maddî paylaşım ve bedenî fedakârlıklarla sınanır. En sade dostluk, ihtiyaç anında elindeki fazla malı dostuyla paylaşmakla belli olur; en kâmil dostluk ise kişi kendi muhtaç durumdayken bile dostunu kendine tercih edebilmektir . Nitekim Ensar ile Muhacir arasındaki kardeşlik, servetlerini bölüşerek bu îsâr ruhunun en güzel numunelerini göstermiştir. Hatta rivayet edilir ki bir grup sahabeye bir kurban eti takdim edildiğinde her biri “Benim falan kardeşim benden daha muhtaçtır.” diyerek tabağı diğerine iletmiş, hediye yedi evi dolaşıp yine ilk kişiye geri dönmüştür . Malda cimrilik ve çıkar hesabı yapmak, kalpteki dostluk bağına yakışmaz; Allâh için olan muhabbet, gerektiğinde serveti elinin tersiyle itip kardeşinin ihtiyacını kendi nefsine tercih etmeyi gerektirir . Zîrâ Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şerifte, “Hiçbiriniz, kendiniz için istediğinizi kardeşiniz için de istemedikçe imânınız kemâle ermez” buyurarak böyle bir fedakârlığın imânın olgunluğuyla bağlantısını vurgular . Gerçek dost, kardeşini kendi nefsi gibi görür; ele geçen nimeti “benim malım” diye ayırmaz, bilakis onu dostuyla paylaşmayı saâdet bilir . Hatta hayatını bile dostuna feda edebilenler çıkmıştır: Hikâye olunur ki zâlim bir yönetici döneminde bir grup sûfî idama götürüleceği vakit, aralarından Ebû’l-Hüseyin en-Nûrî öne atılıp ilk önce kendisinin öldürülmesini istemiştir. Sebebini soranlara, “Bir an olsun, kardeşlerime hayat kazandırmayı arzu ettim de onun için öne geçtim.” diye cevap vermiş; bu ihlaslı fedakârlığı sayesinde hepsi mucizevi şekilde kurtuluşa ermiştir . İşte dostlukta kendini geriye atıp dostunu ileri almak böylesine ulvî bir haslettir.

Gerçek dostluk sadece mal ile değil, hâl ile de imtihân olur. Hakikî dost, fiilî yardımlaşmada da tereddüt göstermez; kardeşinin darda olduğunu görürse onun istemesine mahal bırakmadan, hatta kendi işini tehir edip hemen imdada koşar . Üstelik bunu yaparken hiçbir kinaye, isteksizlik veya beklenti göstermez; aksine güler yüz ve samimiyetle el uzatır . İbn Şübrime adlı âlim, bir dostunun mühim ihtiyacını tüm gücüyle karşıladıktan sonra teşekkür mahiyetinde hediye getirildiğinde alınmış ve şöyle demiştir: “Eğer bir gün dostun dara düşer de sen bütün kuvvetinle yardıma koşmazsan, bil ki o dostluk çoktan ölmüştür.” . Gerçekten de nefsi terbiye eden dostluk, yapılan iyiliği asla başa kakmaz; hatta dost uğruna hizmet eden kimse, “Bana bu iyiliği yapma fırsatını verdiğin için asıl ben sana minnettarım.” diyebilecek bir gönül olgunluğuna erişir . Böyle olunca dostlar birbirine asla yük olmaz, tam tersine birbirlerinin yükünü almada yarışır . Yani dostluğun özü, yine Wilde’ın dediği gibi, kendi rahatı yerine dostunun huzurunu düşünebilmektir.

Dostluk ilişkisi dilde ve lisânda da tezahür eder. Hakikî dost, diline mukayyet olup dostunun kalbini daraltacak söz ve tavırlardan sakınır; gönül alıcı tatlı bir lisân ile sohbet eder. “Mü’min, mü’minin aynasıdır” buyurulur; gerçek dost da bir ayna misâli kardeşinin hatasını lütufla gösterir ama asla onu rencide etmez . Herkes dostuna karşı tatlı dil kullanabilir, meth ü sena edebilir; ancak gerçek dost gerektiğinde acı da söyler, fakat bu acı söz dahi şefkat ve merhametle dile gelir . Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de hayatı boyunca yakınındakilere dâima lisân-ı mülâyim ile davranmış, “dost acı da söyler” düsturunu adeta fiilen göstermiştir . Elbette dostun iyiliği için hatasını düzeltmek gerekiyorsa, bunu uygun bir lisânla yapmak dostluğun gereğidir; zîrâ gerçek dost, dostunu hatasıyla bırakmaz, hatasında ona ışık tutar . Diğer yandan dilin bir hakkı da sır tutmaktır: Hakikî dost, kendisine emânet edilen mahrem sırları kendi canında saklar; araya mesafeler ve yıllar girse bile bunları ifşâ etmez . Dostunun gıyabında onun izzetini korur, arkasından asla incitmez. Gıybet, su-i zân gibi nefsânî dil afetlerini dostuna yakıştırmaz; bilakis başkası dostu hakkında kötü konuşursa, bunu kendi kulağı için zül addeder . İşte dilin inceliği, bazen sükût edip dinlemek, bazen de birkaç tatlı kelâm ile moral vermek şeklinde tecelli eder. Wilde’ın vurguladığı “dostun başarısına sevinme” erdemi de ancak bu nezaket ve içtenlikle mümkündür: İçi kıskançlıkla dolu olan biri tebessümle samimî bir tebrik edemez; nefsini arındırabilen ise dostunu kendi canı gibi görür, onun sevincine içtenlikle ortak olur . Gerçek dost, dostunun mutluluğunu kendi mutluluğu addeder ve bunu dile dökerken de hasbî bir zarafet gösterir. Böylece dost, gönülde hazımsızlığa yer vermeyip kendi nefsini susturarak kardeşinin sevinciyle sevinmeyi başarır ki bu, benliği aşmanın en güzel nişanesidir.

İnsânlık hâli, en samimi dostluklarda dahî zaman zaman hatalar ve gönül kırgınlıkları yaşanabilir. İşte bu noktada kalpte affedicilik ve mazur görme fazileti devreye girer. Hakikî dost, kardeşinin sürçmelerini hoş görmeyi bilir, onu tek bir yanlışıyla silip atmaz. Belki de dostun nefsine yenik düştüğü an, en fazla desteğe muhtaç olduğu andır. Nitekim bir Hak dostu (veli) kendisine “Arkadaşın yolunu şaşırdı, onu terk etmeyecek misin?” diyenlere, “Tam da şimdi, günah girdabında çırpınırken her zamankinden fazla bana ihtiyacı var” cevabını vermiştir . Gerçek dost, dostunu hatasıyla baş başa bırakmak yerine güzel öğüt ve dualarla onu yeniden doğruluğa davet eder. Affetmek ve mazur görmek, nefsi aşmanın belki de en zorlu imtihânıdır; çünkü nefis incindiğinde öfkeyle hükmetmek ister. Lâkin aşk ile dost olanlar, öfkelendiklerinde yutkunup öfkelerini yenerler; gönül alıcı bir af ile muhabbeti devam ettirirler . Kur’ân-ı Kerîm de mü’minleri “öfkesini yutanlar ve insânları affedenler” olarak över . Elbette affetmek, hatayı bütünüyle görmezden gelmek değildir; tam tersine, dostu kazanmak için yanlışı güzellikle düzeltmeye çalışmak demektir. Ancak affedicilik şu manaya gelir: Dostunun kusurunu kendi kusurun bilip ona yük olmamak, mümkünse birlikte telâfi etmeye gayret etmek . Nitekim Hz. Ali (Kerremallahu vechehû), “Kardeşinin ayıbını yetmiş özürle örtmeye çalış.” nasihatinde bulunur . Gerçekten de affetmek, karşıdaki kişiden ziyade evvela insânın kendi kalbi için rahmettir; affeden, kin zincirinden kurtulur ve dostluk bağını tamir etme şansına nâil olur . Gönüller arasında kin ve nefretin barınmaması, muhabbetin uzun ömürlü olması için şarttır.

Dostluğun zaman içindeki iniş çıkışları, vefâkârlık ve devamlılıkla aşılır. Hakikî dost, bir defa gönül verdiği kardeşini ömür boyu fiilen destekler, hatırını dâima gözetir. Vefâ, sevgide sadâkat göstermek ve fırtınalı günlerde bile kardeşinin yanında durabilmektir. Menfaat bitince çekip gitmek dostluk değil ticarettir; hâlis muhabbet menfaate değil ahirete endekslidir. Bu yüzden gerçek dostluk ölümü bile aşar, ebediyete uzanır. İmam Gazâlî, vefânın mânâsını “ölünceye dek sevgiyi sürdürmek, ölümden sonra da dostun emânetlerine sahip çıkmak” şeklinde tarif eder . Gerçek dost, dostunun ailesini ve sevdiklerini de kendi emâneti bilir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bunun en güzel misâlini vermiş; vefâtından sonra eşi Hz. Hatice validemizin arkadaşlarına yıllar sonra bile hürmet ve ikrâmda bulunmuştur. Hatta ona “O yaşlı kadına neden bu kadar iltifat ediyorsunuz?” diye sorulduğunda, “O, Hatice zamanında bize gelir giderdi; kadîm dosta vefâ imândandır” buyurmuş ve sadâkatin değerini vurgulamıştır . Bu, dostluk ahlâkının zirvesidir: Dostun geride bıraktıklarını –ailesini, evlatlarını, eski dostlarını– aziz bilmek, onlara kendi dostunmuşçasına gönül vermek gerekir. Hatta denilir ki, hakiki dost, dostunun düşmanına dost olmaz, dostunun buğzettiğine muhabbet beslemez. Çünkü muhabbet ve uhuvvet, bir gönülde bölünmez bir bütündür; dostunu seven, onun sevdiklerine de aynı muhabbetle bakar. Tarihimizde bunun sayısız örneği vardır: Vefât eden velî bir zatın talebeleri, “Hocamızın dostu” diyerek onun eski arkadaşlarına ömür boyu hizmet etmiş; bir şehidin geride kalan ailesine “Bu emânet artık bizim ailemizdir” diyerek kol kanat geren yiğitler yetişmiştir . Bu ulvî hasletlerin temelinde ahde vefâ yatar: Verilmiş söze ve kurulmuş gönül bağlarına sadâkat göstermek, Allâh katında makbul bir haslettir. Böyle vefâkârlık sayesinde dostluk bir insân ömrünü aşar ve nesiller boyu sürecek berekete dönüşür .

Tüm bu meziyetlerin yanında dostluğun selameti için bir ahlâk daha vardır ki o da yük olmamaktır. Samimi dost, varlığıyla karşısındakine huzur veren; yokluğunda kıymeti anlaşılan ama varlığıyla asla ağırlık yapmayan kişidir. “Muhabbeti devam ettiren, külfeti terk etmektir.” demiş büyükler; yani dostlukta yapmacık resmiyeti, lüzumsuz külfetleri terk etmek gerekir . Seven insân, sevdiğine yük değil destek olmalıdır. Gereksiz resmiyet, aşırı talepler ve sürekli alacaklı gibi davranmak dostluğu yıpratır . Hakikî dostlar birbirlerinin evinde kendilerini ev sahibi gibi hisseder; aralarında “sen-ben” kalıplarından ziyade içten bir yakınlık olur . Varlıklı olan dostundan beklentiye girmez; muhtaç durumda olan da halini elden geldiğince gizler ki kardeşini üzmesin . İki dost Allâh için muhabbet ettiğinde arada ne mevki hesabı kalır ne de çıkar endişesi . Bu yüzden böyle bir kardeşlikte en ufak bir dünyevî menfaat ilişkiye girdiğinde her iki taraf da bunu hemen hisseder ve muhabbetin safiyeti zedelenir . Onun içindir ki yük olmamak dostluğun zımnî (örtük) şartıdır. Hz. Ali (Kerremallahu vechehû) der ki: “Dostların en hayırlısı, sana yük olmayandır; seni de özür dilemek zorunda bırakmayandır.” . Gönülleri bir olan gerçek dostlar, birbirinin yanında kendini kasmaz, en doğal hâliyle bulunur. Bu rahatlık asla laubalilik değildir; tam aksine kalpten kalbe bir yakınlığın verdiği emniyettir . Her biri diğerini Allâh’ın emâneti bilir, onu incitmekten hayâ eder; ancak bu hayâ resmiyetten değil, muhabbettendir . Kısacası dostluğu yürütmek için taraflar birbirine karşı sürekli “Acaba rahatsız olur mu?” endişesi vermemelidir; sevenler birbirinin yanında sâfî ve tabiî kalabilmelidir ki aradaki yapmacık duvarlar yıkılsın, kalpler tam bir güven ile bağlansın .

Sonuç olarak, nefsi aşan dostluk insânı kemâle erdiren bir ayna gibidir . Böyle bir dostlukta, maldan cânan’a kadar verilen her hak aslında kişinin kendi nefsini terbiye etmesinin bir yoludur . Dünyevî çıkarlardan sıyrılmış hâlis bir muhabbet, kişiyi dünyaya geliş gayesine yaklaştırır: Allâh için sevmek ve Allâh için buğzetmek… . Dostluk bağları Allâh rızâsı üzerine kurulduğunda o bağ ne ölümle kopar ne menfaatle çözülür; zîrâ her dostluk hakkının özünde ilâhî rızâ hissi yatar . Böyle bir muhabbet sâyesinde kul, Rabbine yakınlaşma fırsatı bulur; çünkü Allâh için birini sevmek, O’nun sıfatlarından birine tutunmak gibidir . Cenâb-ı Hak da kudsî bir hadiste “Benim rızâm için birbirini sevenlere, bir araya gelenlere, birbirini ziyaret edenlere ve birbirine ikrâm edenlere sevgim vâcip olmuştur” buyurarak böyle dostlukların kendi nezdindeki değerini bildirmiştir . Yunus Emre ne güzel söyler: “Yaratılanı hoş gör, Yaratan’dan ötürü.” Gerçek dostluk da dostu kusuruyla hoş görmek, Yaratandan ötürü sevmektir . Artık orada ne nefis kalır ne hesap… Dostluk ufku öyle bir makama çıkar ki seven, sevdiğinde Dost-u Ebedî’nin (Ebedî Dost’un) bir tecellisini görmeye başlar. Gönül gözü açılan bir eren, “Dostta dahi Dost-u Mutlak’ı görmek” sırrına erer . Hakikatte bütün sevgi ve dostlukların varacağı menzil, el-Vedûd (Mutlak Seven) olan Allâh’tır. Fânî dostun yüzünde Bâkî Dost’un cemâlini temâşâ edebilen kişi, dostluk imtihânını geçip aşk meydanında vuslata yaklaşmıştır . Böylece kendini düşünmeyi bırakıp dostunu Allâh için seven kimse, en sonunda Gerçek Dost’a (Hakk’a) ulaştıran bir yola koyulmuş demektir. Kişi dostunu severken onda Sevgi’nin Sahibini bulur. İşte dostluğun hakikatindeki en derûnî mânâ budur: Dosta muhabbet içinde dahi Dost-u Mutlak’ı bulup sevmek…

KZ

2 Haziran 2025 Pazartesi

Vefa ve Vefat

Vefa toprak gibidir. Zira toprak, sadık bir dost gibi, kendisine emanet edileni muhakkak karşılıksız bırakmaz.



Vefa Toprak Gibi, İnsan da Öyle Olmalı


Zira toprak, neyi alsa bağrına basar.

İster gözyaşı dök, ister terini akıt…

Ne verirsen ver, bir gün mutlaka hayata çevirir.

Çünkü toprak, unutmayanların lisanıdır.

Sessizdir, lakin sadıktır.


Sen de bil ki, vefa böyledir.

Kendisini belli etmez.

Görünmez.

İz bırakmaz.

Ama vakti gelince gül olup açar.

Kimseye söylemeden, gürültü etmeden döner sahibine.

Çünkü vefa, ses değil sadadır.

Bir gönülde yer etmişse, artık o gönül sıradan bir kalp değildir.


Ne bekler, ne ister, ne de hatırlanmak için çırpınır.

Zaten hatırlamak değil, unutamamaktır onun cevheri.

Vefa; gözden silinse de, gönülden silinmemektir.

Üzerine basanları bağrına basmak, incitene dahi gül yetiştirmektir.

Bunu yapabilen gönül, işte gerçek topraktır.


Ama asıl mesele burada başlar:

Sen toprağa ne verdiğini saymaya kalkma.

Çünkü mesele, toprağa ne kattığın değil,

Toprağın kendisine katılabilmektir.

Toprak olmak, kendini ona teslim etmektir.

İşte bu yüzdendir ki, hakikat bilgide değil, kendini hakikate katabilmektedir.

Bilmekten öteye geçmek gerekir.

Bilginin taşıyıcısı olmak değil, bizzat kendisi hâline gelmek gerekir.

Aynı vefada olduğu gibi;

Öğrenilmez, yaşanır.

Söylenmez, gösterilmez.

Vefa, insanın kendisini bir ahlâk haline getirmesidir.


Sakın zannetme ki herkesin toprak gibi bir kalbi vardır.

Bazısı taş gibi susar, bazısı kül gibi dağılır,

Bazısı da yağmur gibi akar ama toprağa hiç dokunmaz.

Sen, hangi halde olursan ol, toprak ol.

Gülün de dikenin de yükünü taşı,

Ama karşılık bekleme.

Zira toprak, ne verdin diye sormaz;

“Sen bana katıldın mı?” der.

İnsan da böyledir:

Hakikatten ne aldığını değil,

Hakikate ne kadar karışabildiğini düşünmelidir.


Unutma:

Vefa, kendisine yapılan iyiliği değil, gönüle düşen izi hatırlar.

İyiliğe iyilik zaten sıradan,

Asıl olan, hatırlamayana da hatır etmektir.

Ve bu hâl, bilinen bir meziyet değil, olgun bir teslimiyettir.

O zaman vefa kemale erer.

O zaman toprakta gül biter.

Ve sen artık bir “bilgin” değil, bir “bilge” olursun.


Şimdi sor kendine…

Ne taşıyorsun içinde?

Hafızanda isimler mi var, yoksa gönlünde izler mi?

Biri unutulmaya, diğeri hatırlanmaya mecburdur.

İz taşıyanlar susar.

Ve sadece gerektiğinde açar çiçeklerini.

Tıpkı toprak gibi.


Sen sus…

Ama susarken büyüt içinde olanı.

Çünkü vefa, bağırarak değil, bağrına basarak yaşanır.

Ve hakikat, bilgiyi taşıyana değil, kendini ona katanadır. 



قُلْ إِنَّ صَلاَتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلّٰهِ رَبِّ الْعٰلَمِينَ


“De ki: Duam (niyetim) ve amelim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (En‘âm, 6/162)

KZ

28 Ocak 2012 Cumartesi

Kendinden Elde Ettiğin


İki tür yazar vardır. Birinci tür yazarlar harflerden sözcükler,  sözcüklerden cümleler dizerler. Sonra bunları sayfalara yazarak, okunması için kitap haline getirirler. Bu şekilde, yazarak, kafalarındaki çıplak fikirlerine elbiseler biçip kamuoyunun beğenisine sunarlar. İnsanlar onların kitaplarını birkaç kuruşa satın alıp okuyarak fikirlerine sahip olurlar. Bilindik yazarlardır bunlar.
İkinci tür yazarlar da harfleri kullanırlar. Yalnız bunlar oluşturdukları cümlelerle, dinleyenlerin gönüllerine sevginin bin bir halini yazarlar. Bunlar “gönül yazarları” dırlar. Yaptıkları işe de nakşetme derler. Büyük bir itina ile yavaş yavaş insanların gönüllerine sevgi desenini nakşederler. Nakşedilen bu desen sayesinde, gönüllerin içinde tamamıyla kendilerine ait fikir filizleri oluşur. Bu yazarlar fikir empoze etmezler. Onlar, nakşettikleri sevgi desenini seyrettirerek muhataplarına, kendilerine ait fikirler ürettirirler. Bunların yazdıkları, sanılanın aksine daha kalıcı ve dinamiktir; çünkü kişilere yaşattıkları sevgiyle, fikir ve duygu üretimi yaptırmaktadırlar. İnsanlar kendileri ürettikleri için fikirlerine sahip çıkarak onları kalıcı kılarlar. Gönül yazarları, yazdıkları yazılara tepkileri hemen aldıklarından yanlış anlaşılmalara mahal vermeden, yazılarını o anda tashih veya şerh ederler. Onların imla kuralları; jestleri ve mimikleridir.
Sonra nakşettikleri bu gönüllerin sahipleri nas’a(halka) karışırlar. Böylece dışarıdaki insanlar onların okuyucusu olurlar. Gönüllerine yazılan sevginin okuyucusu olurlar. Gönüllerindeki sevgiyi okuyanlarla paylaştıkça başkalarının da içlerinde yeni fikir filizleri oluşmasına sebep olurlar. Üretilen bu fikirler, sevgi kaynaklı ve kendilerine ait olduğu için onların sahibine has bir kokuları olur. Evet, koku. Mis gibi kokarlar. Gönülleri sevgiyle dolu oldukları için fikirleri pislenmez. Pislenmediklerinden dolayı bebekler gibi saf kalırlar ve onlar gibi mis kokarlar. Nasıl ki bir kitabın kendine has mürekkep ve kâğıt kokusu varsa bu insanların da gönüllerinden çıkan, etrafındakileri mest eden hoş kokuları vardır. Bütün gün dolaşarak sevgilerini paylaşırlar bu gönül kitapları. Belki bir kasabın dükkânına veya zerzevat pazarına uğrar orada onu koklayanlar tarafından okunurlar. Nasiplenenler, feyiz alanlar olur. İşte maharet kitaplara yazı yazmada değil “gönüllere yazma” dadır. Benim, olmayı istediğim yazar türü budur. Çevremizdekilere, en yakınlarımızdakilere bir şeyler anlatamıyorsak uzaktakilere ne anlatabiliriz ki? Anlatmaya çalışanlar yok mu? Var. Ancak, ben bunu beyhude bir caba olarak değerlendiriyorum.
Böyle bir yazar olabilmek için insanın her şeyden önce merkezden başlaması gerek. Hem de tam merkezden, yani kendimizden. Önce kendimize anlatmamız gerek içimizdekileri. Kendimizi ikna etmemiz gerek başkalarından önce.  Hani derler ya: “Bir insanın kendinden elde ettiği bir fikir tabi bir uzvu gibidir.“
Aslında her birimiz bir kitabız. Kâh biz yazarız bu kitaba kâh birilerinin yazmasına müsaade ederiz. Nasıl ki kılık kıyafetine özen göstermeyen kişiler, etraflarındakileri hafife aldığını ele verirse,  özenmeden,  titizlenmeden yazılan,  derin olmayan, yüzeyde kalmış bir yazı okura sarsıcı saygısızlığını gösteriyorsa, kendi kitaplarımıza(gönlümüze, karakterimize) yazdıklarımız da aynen öyle değerlendirilir. Kendimize kötü, boş, yüzeysel, anlamsız, tutarsız,  kafa karıştırıcı, silik yazdıklarımız da okuyucu tarafından reddedilecek, kabul görmeyecektir. Bazen lüzumsuz sözcüklerle düşünce sefaletimizi gizlemeye çalışırız ve sadelikteki basitliğin o erdemli duruşundan uzaklaşırız. Şatafatlı ve görkemli sözcüklerde kendimizi gizleriz. Bir mimarın titizliğiyle, özenerek yaratsak kendimizi herkes bizi okumaktan keyif alacaktır. Sohbetimiz gönülleri tutuşturacak, yazılarımız başkalarını yüreklendirecektir.
Her birimiz birer kitapsak tercihlerimizle onu yazıyoruz demektir. Bu aslında, sonucu biliyor olduğumuzu gösterir. Çünkü yazarlar sonucu bilirler. Onlar okurun aksine coşkularını o istedikleri sonuca götürecek sebepleri yaratırken yaşarlar. Okur, sayfaları hatmederek ilerlerken sonucu merak eder, yazar ise sebepleri.  İşte, kendi kitabımızın sonucunu biliyoruz derken bunu kast ediyorum. Tercihlerimizi kullanarak, bizi sonuca ulaştıracak sebepleri yaratmak için dünyaya geldik. Bir sürü senaryodan tercih ettiğimiz zamanı ve hayatı yaşıyoruz. Böylece bildiğimiz ama hatırlamadığımız sonuca ulaşıyoruz. Kendi senaryomuzda başrolü oynarken bir başkasının senaryosunda figüran olmamız, bu mucizevî mukadderatın bir cilvesi değil mi?
Tam anlamıyla dünya; deneyimler yani değişimler merkezidir. Tüm bu değişenler arasından değişmeyen gerçekliği bulmak asıl derdimiz olmalıdır. Başka dertler edinirsek büyük yanılgılar içine düşerek tuzağa yakalanırız. Bir yandan kaybettiklerimizin hüznünü yaşarken diğer yandan kaybedeceklerimizin korkusu içine düşeriz. Hüzün geçmiştedir. Daha önce sahip olduğun bir şeyi kaybetmenin kederidir. Korku ise gelecektedir. Sahip olduğun bir şeyi yitirmek istemeyişinin şiddetli arzusudur. Zaman izafidir. Ne geçmiş ne de gelecek olmadığına göre zaman bir aldatmaca, bir düzmecedir. Sadece an vardır ve Tanrı andadır, şu anda, şimdidedir. Bu yolculuğunun amacı Tanrı’ya ulaşmaktır. O yüzden anda kalınmalıdır. Çünkü ancak anda kalarak geçmişin ızdıraplarından ve geleceğin kaygılarından arınılır. Aksi takdirde Allah; Muntekiym ismi gereği asıl olmayan, sahte dertlerimizin hepsinden intikam alarak onları bizden uzaklaştırır. Bu da korkularımızla mutlaka yüzleşeceğimiz anlamına gelir ki, kaçışı imkânsızdır. Tasavvuf ehli bu hale “hak geldi, batıl zail oldu” derler. Böylece amaç gerçekleşmiş olur.  Bilinmek istediği için kendini başkalaştırarak yarattığı bizler, ancak onda tatmin oluruz.
KZ

24 Haziran 2010 Perşembe

İlişkilerdeki Adalet

Birçoğumuz tanıdığımız insanların her gün aynı davranmadığına, bazı özel durumlarda beklenilenin aksine davranışlar sergilediğine şahit olmuşuzdur. Bazılarımız buna anlam veremezken, bazılarımız farkında bile değildir neler olduğunun. İkinci sınıf tipler için hayat öyle ya da böyle devam etmektedir, aldırmazlar onlar. Ancak olayların farkında olan hassas kimseler bu dengesiz tutumlar yüzünden ya çok acı çekerler ya dostlarını kaybedip dururlar. Sevdiğiniz birinin göz göre göre dengesiz davranması, davranmayla kalmayıp yapılan ikazları göz ardı etmesi ilk önceleri sizi kızdırsa da, ardından çoğu zaman yalnızlık hissi verebilir. Ve siz çoğu kez bu yalnızlık hissi ile yüzleşmek zorunda kalmış olabilirsiniz. Bu yüzden karşılaştığımız bu tutuma karşı direniriz. Hak etmediğimizi düşündüğümüzden, karşımızdaki ile çoğu zaman sonucu olmayan tartışmaların içinde buluruz kendimizi.

Önceden okuduğum bir yazıyı geçenlerde ziyaretime gelen bir dostumun hatırlatması üzerine tekrar okumak nasip oldu. Konu kafamda canlandı ve bir bedene ihtiyaç duyduğu için yazma iştahım arttı. Son zamanlarda maalesef çevremdeki insanların çoğunda gördüğüm bu zafiyet beni yazma hususunda kamçıladı. Şimdi izninizle birçok kişinin değer verdiği, bir o kadarının da önemsemediği ancak benim tüm hayatıma şekil verdiğini rahatlıkla söyleyebileceğim bir yazarın kitabından alıntı yapmak istiyorum.

Sadece bir yazar değildir kendisi. Bundan yaklaşık bin sene önce yaşamış olan bir din âlimi, bir filozof, bir kuran yorumcusu(müfessir), bir hukuk adamı, bir gönül ve fikir erbabıdır Gazali...

Gazali’nin yazdığı konulardaki hâkimiyetini bilen bilir. Ancak onu tanıma şerefine sahip olmamış, hakkında oradan buradan okuduğu yüzeysel bilgilerle yetinmeye çalışan kişilerin olumsuz tavrı beni derinden üzmüştür. İşin tuhafı son zamanlarda bu derme çatma bilgilerin bazı, işinin hâkimi olmayan akademik çevrelerde rağbet görmesi beni şaşırtmaktadır. Bu modaya ayak uyduran etiket sahibi kişilere ise cidden üzülüyorum. Gereken ciddi ilmi tahkik gösterilmeden başkalarının kitaplarından alıntılar yapılarak bir kişi asla karalanamaz. Biliyorum konuyu biraz dağıtmış olabilirim. Ama şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Bu tür kişilerin çalışmalarını ilmi olmaktan çok uzak buluyorum ve akademik camiamıza kalitesizlik getirdiğini düşünüyorum. Bu akademik etikete sahip kişilerin televizyon önünde başka bir konuda aynı saldırıya maruz kalmalarını ise çok manidar buluyorum.

Alıntı yapmak istediğim kitap “Akidede iktisat (İnançta ölçülü olmak)” adını taşıyor.

Tartışmayı büyütmeden ve aşırılığa kaçmadan onları Hakk'a (gerçeğe) yöneltmeye çalışılmalıdır. Eğer tartışma büyütülürse ve aşırıya gidilirse, sapıklığın gerekçeleri de arttırılmış olur. Metot bilmeyen kişiler, birçok yanlış bilgilerin, taassup ve aşırılık yüzünden kültürsüz kimselerin kalbinde yer etmesini sağlar. Çünkü bu kimseler, Hakk'ı sert bir tavırla ve hasımlarına dil uzatmak suretiyle ortaya koyarlar. Zayıf hasımlarına, alay ve hakaretle yaklaşırlar. Böylece zayıf hasımların içindeki muhalefet ve inat duygularını kamçılarlar. İçlerinde batıl inançların yerleşmesine sebep olurlar. Sonuç olarak; yanlışlığı açık olan bu batıl inançları yok etmek, güzel davranan âlimler için bir problem olmuştur.

Karşılıklı çekişmeler ve inatçılıklar, tedavisi mümkün olmayan müzmin bir hastalıktır. Dinine bağlı bir kimse, gücü yettiği kadar böyle bir hastalıktan sakınmalıdır. Kini ve kızgınlığı bırakıp Allah'ın bütün yarattıklarına merhamet gözüyle bakmalıdır. Bu ümmetten sapıklığa düşenleri irşat etmek için iyilik ve yumuşaklık yoluna başvurmalıdır. Sapıtanın, sapıklığını harekete geçirerek kabalıklardan kendisini koruması gerekmektedir. Taassup ve inadın devamlılığını sağlayacak sebepleri harekete geçirmenin, sapıklığın ve bid'atçılığın kökleşmesine yardım edeceği unutulmamalıdır. Kişi kıyamet gününde bu hareketinden sorumlu tutulacağını bilmelidir.

Evet, Gazali bu yazısında karşımızdaki kişinin dengesizliğine karşı önce kendimizin dengeli yani adil durması gerektiğini anlatmaya çalışmıştır. Esasında bu adaletin tahsis reçetesini de vermiştir. Öncelikle kişi, kendi davranışına hâkim olması gerekmektedir, karşı tarafınkine değil. İçsel adaleti yaşamadığımız takdirde bu dengesizlik karşılıklı devam edecektir. Gazali “Kutsal Merdivenler” kitabında merceği davranışlardaki adaletin temelinden içsel adalete çevirerek

"Şüphesiz muamelelerdeki (davranışlarda) adalet, idaredeki adalet nefisteki ahlaka bağlıdır. Yani insanlar nefislerinde ne derece ahlaka sahiplerse, alış-verişlerinde davranışlarında ve idarede o derece adil olurlar. Demek ki muamelelerde (davranışlarda) ve idarede adalet, ancak nefislerdeki ahlakı güzelleştirmekle mümkün. Bu da 3 temel faziletin (avantajın) hikmet, cesaret ve iffetin insan vücudunda mutedil (dengeli) halde bulunuşuna bağlıdır. İnsanlar teker teker kendi nefislerindeki adaleti kurmadıkça, bir cemiyette, bir toplumda, bir memlekette adalet kurulamaz. Buna göre idaredeki adaletle muamelelerdeki adalet, nefislerdeki adaletin yani güzel ahlakın bir dalı durumundadır.”der.

Gel gelelim insanoğlu yinede bunu kabullenmek istememektedir. Çünkü o her türlü menfaati istemekten asla usanmaz [1] Kanaatimce ilişkilerin bozulmasının temelinde yatan, hale (olana) razı olmamaktır. Dengesiz davranan kişi dengesizliğinden bihaberken onu ikaz etmeye çalışan ise kendisine yapılan haksızlık yüzünden dengesini şaşırır, haddi aşar. İşte bu noktada kişilerin inisiyatifi elden bırakmamaları gerek. Kendisine yapılan haksızlığın intikamını terk etmek, hale yani olana rıza göstermeden olmaz. Peki, hale rıza göstermek nasıl olur? İslam peygamberi Hz. Muhammed “Ölmeden önce ölünüz”[2] demiştir. İnsan arzularının peşinde koşarken nefretlerinden de kaçar. Arzular bu ana ait değillerdir. Şayet bu ana ait olsalardı onları arzulamazdık. Yapıyor olurduk. O halde arzularımız gelecekte umduklarımızdır. Korkularımız ise olumsuz etiketlendirdiğimiz nefretlerimizdir. Onlar da geçmişle alakalıdır. İkisi de bu ana ait değildir. Bu duygulara sahip oldukça ya geçmişte yaşayacağız ya gelecekte. Alışkanlığımızın dışında nefretlerimize yönelip arzularımızdan kaçarsak, onları şekillendirmeye çalışırsak o zaman nötürleşmiş oluruz. Yani ne bir şey arzular ne de bir şeyden nefret eder, kaçar oluruz. Yerine bir şeyler koymak gerekmektedir. Çünkü bu hal içinde yaşamamız mümkün değildir. İşte bu noktada tüm kavgalara sebep olan “benlik” devre dışı bırakılıp yerine ilahi otorite getirilmeli. Tanrı(Allah) için sevmek Tanrı(Allah) için buğz(nefret) etmek. Kur’anın dediği gibi “Deki namazım, kulluğum, hayatım ve ölümüm âlemlerin rabbi içindir. “[3]

İnsan kendisini tüm bu anlatılanlardan uzak görebilir. Aslında evrene baktığımızda onun kevn (oluş) ve fesat(bozuluş) âlemi olduğunu görürüz. Var oluş ve bir bakıma yok oluş devamlı bizi takip eder. Bu harekettir. Bir nesne bir yerde sabit (sükûn halde) ise sonra hareket ettiğinde eski yerinden yok olur, o İntikal etmiştir. Orası değişmiştir, başkalaşmıştır. Kısacası hareket bir var oluş bir yok oluştur. Ya da bir başka deyişle; bir şeyin tam farkındalığı o şeyin bir var olması bir yok olmasıyla alakalıdır. “Eşya zıttıyla bilinir” denmesinin sebebi de budur. Arzularımız yerine nefretlerimizi, nefretlerimiz yerine arzularımızı koyduğumuzda belki bu zıtlıkları keşfedeceğiz. Karanlık olmadan gündüzü, ışığı çok zor idrak ederdik. Şimdi bilimciler Cern’de yapılan deneylerde de maddenin zıttını (Anti-madde) bulmaya çalışmıyorlar mı?

Var olduğumuz mekânın içinde, bu âlemin içinde şahitlik ediyoruz, bir var oluş bir yok oluşa. Belki de Tanrının bizzat kendisine şahitlik ediyoruz. Gazali’nin “Allah eşyanın (maddenin) en zahiridir(görüneni). Hatta bütün eşya (madde) zuhura gelmiştir”[4] demesinden kastı bu olabilir mi? işte bu noktadan bakıldığında, biz arzularımızın zıttı ile yani nefretlerimiz ile hasbıhal olduğumuzda kendimizi tam olarak keşfedeceğiz. O zaman tatmin olmuş[5] olarak hayata bakıp, bizi yıldıran duygularımızdan arınmış[6] olarak, olayları değerlendireceğimize gerçekten inanıyorum.

KZ

[1] لَا يَسْپَمُ الْاِنْسَانُ مِنْ دُعَاءِ الْخَيْرِ وَاِنْ مَسَّهُ الشَّرُّ فَيَؤُسٌ قَنُوطٌ
İnsan menfaat istemekten usanmaz. Fakat ona bir şer dokundu mu
artık o ümidini kesip ye’se düşer. Fussilet (49)
[2]Ölmeden önce ölünüz
[3] قُلْ اِنَّ صَلَاتٖى وَنُسُكٖى وَمَحْيَایَ وَمَمَاتٖى لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ (En’am 162)
[4] İhyau Ulumid-Din /4.Cilt/6.Kitap/10.Beyan Marifetullah (Tanrıyı bilmek) hususunda insanların hatalı anlayışlarının sebebi- Bedir Yayınevi-Ahmet Serdaroğlu
[5] يَا اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ اِرْجِعٖى اِلٰى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً Ey emîn ve tatmin olmuş nefs (ruh)! Sen O'ndan, O da senden razı olduğun halde dön Rabbına. (Fecr 27-28)
[6] قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰى Kendini arındıran kurtulmuştur. (A’la 14)