Korku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Korku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mayıs 2026 Pazar

Mürid-Mürşid Münasebetlerinde Edep, Vakar ve Sözün Terbiyesi


Tasavvuf yolunda mürid ile mürşid arasındaki münasebet, bilgi alışverişinden ziyade, kalbin terbiye edildiği, nefsin hizaya çekildiği, dilin edeple süslendiği ve insanın iç âleminin vakar ile yoğrulduğu bir irfan mektebidir. Avârifü’l-Maârif’te geçen “Mürid-Mürşid Münasebetleri” bahsi, bu hakikati son derece dikkat çekici bir şekilde ortaya koyar.

İnsanın içine yerleşen nefsânî arzular, dünya sevgileri ve tabiî bağlılıklar çoğu zaman dile tesir eder. Kalb dağınık olunca dil de dağılır; gönül vakarını kaybedince söz de haddini aşar. Zira dil, kalbin tercümanıdır. İçte ne varsa dışa o sızar. Kalb hürmet, haya ve vakar ile dolduğunda ise dil de bu terbiyeden nasibini alır; nerede susacağını, nerede konuşacağını, nasıl hitap edeceğini talim eder.

Bu bakımdan Kur’ân-ı Kerîm’de Resûl-i Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile konuşma edebine dair gelen âyetler, yalnızca sahabeye mahsus bir hitap değildir. Bu âyetler aynı zamanda bütün mü’minler için edebin, hürmetin ve manevî terbiyenin esaslarını ihtiva eder:

“يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَنْ تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ”

“Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi ona yüksek sesle bağırmayın; sonra siz farkına varmadan amelleriniz boşa gider.” (el-Hucurât, 49/2)

Bu âyet-i kerîme nâzil olduğunda Sâbit b. Kays radıyallahu anh’ın içine büyük bir korku düşmüştür. Çünkü o, tabiatı itibarıyla yüksek sesle konuşan bir sahabî idi. Âyetin kendi hakkında indiğini zannederek amellerinin boşa gitmesinden endişe etmiş, ağlamış, hatta Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kendisinden razı oluncaya kadar kendisini bir yere kapatmak istemiştir.

Burada dikkat edilmesi gereken en mühim nokta şudur: Sâbit b. Kays’ın korkusu, sıradan bir telaş değildir. Bu korku, edebi kaybetme korkusudur. Allah ve Resûlü karşısında haddini aşmış olma ihtimalinden doğan bir kalb titremesidir(haşyet). İşte hakiki kulluk da böyle bir rikkat ister. İnsan bazen günahından değil, edepsizlik ihtimalinden bile ürpermelidir. Çünkü edep, kalbin libasıdır; libas yırtılırsa mana çıplak kalır.

Resûl-i Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Sâbit b. Kays’ı huzuruna çağırmış ve ona büyük bir müjde vermiştir. Onun saîd olarak yaşayacağını, şehid olarak öleceğini ve cennete gireceğini bildirmiştir. Bu müjde, edebin sahibini nasıl yücelttiğini gösteren nebevî bir işarettir. Sâbit b. Kays, korkusuyla küçülmemiş; bilakis o korku sayesinde büyümüştür. Çünkü Allah katında insanı yücelten şey, nefsin kabarması değil, kalbin incelmesidir.

Nitekim ardından şu âyet-i kerîme nâzil olmuştur:

“إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ أُولَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ”

“Allâh Resûlü’nün yanında seslerini kısanlar var ya, işte onlar Allah’ın kalplerini takvâ için imtihan ettiği kimselerdir. Onlar için mağfiret ve büyük bir ecir vardır.” (el-Hucurât, 49/3)

Bu âyette geçen “seslerini kısmak”, yalnızca zahirî bir alçak sesle konuşma olarak telakki edilmemelidir. Bu, kalbin haddini bilmesidir. Sesin kısılması, nefsin kısılmasıdır. Sözün yumuşaması, benliğin terbiye edilmesidir. İnsan bazen sesiyle değil, tavrıyla bağırır; bazen kelimesiyle değil, edasındaki kabalıkla hürmeti zedeler. Bu sebeple âyet, mü’minin yalnızca konuşmasına değil, bütün duruşuna edep ölçüsü koyar.

İbn Atâullah’ın “لا ترفعوا أصواتكم” “Seslerinizi yükseltmeyiniz…” ifadesini, kişinin kendinden daha yüksek bir mevkide bulunanlara karşı hürmeti terk etmemesi gerektiğine işaret eden açık bir yasak olarak değerlendirmesi de bu manayı teyit eder. Sehl’in, “Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile konuşurken anlaşılabilecek derecede kısık bir sesle konuşun” şeklindeki yorumu, zahirde sesin, bâtında ise nefsin terbiye edilmesine işaret eder. Ebû Bekir b. Tâhir’in “Konuşmaya önce siz başlamayın; cevap verirken de hududu aşmayın” sözü ise bu edebin amelî ölçüsünü verir.

Tasavvuf terbiyesinde müridin mürşidine karşı tavrı da bu ölçü üzere şekillenir. Mürşid, mürid için Allah ve Resûlü’nden gelen hidayet yolunun bir hatırası, güzel bir misali ve irfan aynasıdır. Bu sebeple mürid, şeyhiyle beraberken sözünde, bakışında, oturuşunda ve itirazında edebi muhafaza etmelidir. Buradaki edep, hakikatin taşıyıcısına hürmet etmektir. Zira kapıya hürmet, kapının ardındaki menzile hürmettir.

Sâbit b. Kays radıyallahu anh’ın hayatı bu edebin nasıl bir kerâmete dönüştüğünü gösterir. Yemâme savaşında gösterdiği sebat, şehadeti ve vefatından sonra rüyada vasiyetinin yerine getirilmesi, onun Resûl-i Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e karşı taşıdığı edebin bereketidir. İmam Mâlik’in de ifade ettiği üzere, ölümünden sonra vasiyeti kendi işaretiyle yerine getirilen başka bir kimse bilinmemektedir. Bu hâl, zahirde bir hâdise, bâtında ise edebin meyvesidir.

Netice itibarıyla mürid-mürşid münasebetinin özü, sözün ve kalbin terbiyesidir. Kalbde vakar yoksa dilde edep uzun müddet barınamaz. Kalbde hürmet yerleştiğinde ise dil kendiliğinden haddini bilir. Çünkü dil, kalbin kapısından çıkan elçidir. Elçi kaba ise sarayda nizam bozulmuş demektir.

Bu sebeple sadık mürid, Sâbit b. Kays kıssasından büyük bir hisse almalıdır: Hak yolunda ilerlemek, çok konuşmakla değil, yerinde susmakla; kendini göstermekle değil, haddini bilmekle; sesi yükseltmekle değil, kalbi takvâya teslim etmekle olur.

Edep, yolun hem başı, hem de yolun kendisidir. Vakar ise o yolun kandilidir. Kalb o kandille aydınlanınca dil de karanlıkta kalmaz. Böylece insan, ne zaman konuşacağını, ne zaman susacağını ve kimin huzurunda nasıl duracağını öğrenir. Zira hakikat ehlinin huzurunda en gür ses, çoğu zaman edeple susan kalbin sesidir.


Not: 

Vakar, hakikati ciddiye alan kalbin sükûnetidir.

Vakur, bu sükûneti sözünde, hâlinde ve edebinde taşıyan kimsedir.
Her susan vakur insan diye adlandırılmaz. Fakat hakikatin huzurunda nefsini susturabilen kimse vakarın kapısından içeri girmiştir. Nitekim mütekaddim sûfîler bu kelimeyi dış görünüşteki ağırbaşlılık manasından ziyade, hakikati ciddiye almak manasında ıstılahî olarak kullanmışlardır. Buna göre vakar, kalbin hakikat karşısında gevşememesi, laubâlîleşmemesi ve huzurun ağırlığını idrak etmesidir. Zira hakikat ciddiyet ister; edep de bu ciddiyetin lisana, tavra ve sükûta yansıyan suretidir.


  

KZ



29 Temmuz 2010 Perşembe

Göz ne şaştı ne de aştı

Göz ne şaştı ne de aştı. [1]

Başlık nicedir tefekkür ettiğim, geçenlerde yine karşıma çıkan bir Kur’an ayetidir. Hz. Muhammed’in, Rabbi’nin en büyük delilini gördüğü anı anlatmaktadır. Ayet ve ayetin devamı Peygamberin âlemlerin rabbi Allah ile yaptığı mülakatı tasvir eder. Evet, mülakat, bir işe girmek istediğimizde bile karşımıza çıkan bir hadise. Sadece belgelerimizin tam olması yeterli değildir. Gönderdiğimiz öz geçmişimizdeki deneyimlerimiz aranılan vasıflara uygun bulunduğu takdirde bizleri mülakata çağırırlar ve orada bire bir değerlendirmeye tabi tutarlar. Ayet her ne kadar göze ve görmenin düzgünlüğüne işaret etse de bir mülakatın[2] vukuu(oluşu) ortada. Mülakat varsa karşılıklı diyalog var demektir. Allah’ın kulu ve kulun Allah’ı ile olan mülakatı (konuşması) gibisi var mı? Peki, Allah’la olan bu mülakat sadece Peygamberlere mi hastır? Biz dua ettiğimizde kiminle konuşuyoruz? Ve Allah’ın ettiğimiz dualara icabet (kabul) etmesi ne anlama geliyor?

Allah ile mülakatın(konuşmak) her insanın iç âlemindeki seviyesine yani mertebesine göre değişiklik arz ettiğini düşünüyorum. Bu zaviyeden (perspektif-açı) değerlendirme yaptığımda Allah ile mülakat (konuşmak) için önce O’nu bulmak gerektiği ortaya çıkıyor ve akabinde akla şu soru geliyor: Peki, ben Âlemlerin Rabbini nerede aramalıyım? Çocukken onu camide arıyordum. Hoş hala orada arayanlar var! Bana camilerin Allah’ın evi olduğu söylenmişti. Ancak sonraları her aklı başında insan gibi orada olmadığının farkına vardım. Sonunda O’nun sadece kendinde(zatında) bulunabileceğini sezdim. O halde kendinde(zatında) olan Allah’a nasıl gidilebilir?

Kur’an-ı kerimde “Biz ona şah damarından yakınız”[3] ayeti, O’nu artık nerede aramamız gerektiğini ortaya koyuyor. Demek ki O, dışarıda aramakla bulunmaz. Allah’ın peygambere “Yere göğe sığmam mü’min(bana inanan) kulumun kalbine sığarım”[4] demesi bunun en büyük delili değil midir? Çünkü insan koskocaman evrende küçücük bir nokta misaliyken onu nasıl ve nerede bulabilir ki? Ancak, aynı insan manen öyle bir noktadır ki düşünceleri, fikirleri ve hayallerinin yanında evren bir nokta gibi kalır.

Anlaşılan yolculuğun içe yapılması gerekiyor. Bu, gün gibi ortadadır. İnsanın kendine yapacağı bu yolculuk çetin ve engebeleri olan bir yolculuktur. Çünkü bu yolda en büyük engel kendisidir. İnsanın Allah’a ulaşabilmesi için kendine yolculuk etmesi yani kendisini aşması çok trajikomik bir durumdur. Bu noktada insanın aklına kendisini ne kadar net gördüğü düşüncesi geliyor. Ama çoğu zaman insan kendini gayet iyi -net- gördüğünü sanır. Gel gelelim işin aslı öyle değildir. Dünyaya baktığımızda; gördüğümüz benlik kavgaları, savaşlar ve ölümler insanların kendilerini ne kadar net görebildiğini gösteriyor bizlere.

İnsanın öz kimliğini görebilmesinin yegâne yolu: sahte benliklerinden sıyrılmasıyla mümkündür. Kendi aldatmacalarından sıyrılması demek istediğim. İşte yolun zor yanı budur. Burada durup, kendini insanlarda araması gerekmektedir. “Kişi, kişinin aynasıdır” sözünden murat budur. Tabi ki bunu da ancak benliğinden sıyrılarak yapabilir. Benlik korkaktır. Korkak olduğu için de sahte duyguların ve hayallerin ardına saklanır. Karşımızdaki insanlara ne kadar dürüst ve net olabiliyorsak korkularımızla o kadar yüzleşmiş onlardan o kadar kurtulmuş oluyoruz demektir.

Yani ancak insanlarla olunca kendimizi tam anlamıyla görebiliyoruz ve bunun sonucu olarak ya kendimizi yeniden şekillendiriyor, değiştiriyoruz ya da gördüğümüzden memnun olmuyor korkarak kendimizi daha farklı maskelerin (sahte benliklerin) ardına saklıyoruz. Başka maskelerin ardına attığımızda yalanlarımızla kayboluyoruz. Öz şeklimize zarar veriyoruz. Böylece kendimizi başkalarında bulamıyoruz. Çünkü başkalarında oluşan benliğimiz hep sahte olduğu için onlardan aldığımız bilgi asla kendi esmamıza, asli esmamıza ve sıfatlarımıza oturmuyor. Sonuç olarak kendimizi Nas’ta(insanlar) göremiyoruz. Kişi ne zaman dürüst ve net olursa Nas’ta kendini bulur, onlarda gördüğü kendi esmasıdır yani kendi kimliğidir. İşte o zaman artık kendine bakmasını öğrenir. Kendine bakan Rabbini görür[5]. Rabbini gören hakikati bilir.[6] Bu şekilde bakan insan nereye dönerse dönsün hep O’nun yüzünü görür[7] ve onunla mülakat eder. Böyle bir göz ne şaşar ne de aşar.

KZ

Konu ile ilgili video görüntüsü

http://www.facebook.com/video/video.php?v=1434874635716#!/video/video.php?v=390912804834


[1]مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى Necm-17

[2] Lugat anlamı: Buluşma, görüşmedir.

[3]وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖيدِ

“Biz, ona şah damarından daha yakınızdır.” Kaf 16

[4] 40 hadis Sadrettin Konyevi sy 82 vahdet Yayınl.İst)

[5]“Kendini bilen rabbini bilir”

[6]سَنُرٖيهِمْ اٰيَاتِنَا فِى الْاٰفَاقِ وَفٖى اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ شَهٖيدٌ

“Biz ayetlerimizi hem afakta, hem kendi nefislerinde onlara göstereceğiz; öyle ki, şüphesiz onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Her şeyin üzerinde Rabbinin şahid olması yetmez mi?” Fussilet 53

[7]وَلِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ وَاسِعٌ عَلٖيمٌ

“Doğu da batı da yalnız Allah'ındır. O halde nereye dönerseniz orada Allah'ın yüzü vardır” Bakara /115