şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ekim 2025 Pazar

Son Dem

"Son Dem"


Yaprak döker gönül, bir bir mevsimler içinden, 

Solmuş gül misali, vaktiyle coşan gençliğinden.

Rüzgâr yâr teninde bir zaman esmişse eğer, 

Şimdi sessizliğin bile hatırını sorar kader.


Ay ışığı düşer pencereye, hatırat kokar, 

Her çizgi bir ömürdür, alnına yazılagelir.

Ne kadar ağlasan da dönmez giden bahar, 

Zamanın elinde, hatıra bile eskir.


Lâkin sabrın demir halkası kırıldığında, 

Sükûtun içinden doğar en parlak nida:

"Ey gönül! Her akşamın sabahı var elbet, 

Ve her yıkılış, dirilişe gebedir nihayet."


KZ

17 Ekim 2025 Cuma

Biri Yanar, Biri Döner Gider

Biri susar, biri söyler gider,
Sır gönüle inip çağlar gider.

Susanda nur parlar, sabrı çözer,

Nazla gelen, söver, döner gider.


Biri kalır, biri yollara düşer,

Kül olur nefis, dertler pişer.

Yâr olanın kalbi gülistan keser,

Ağyâr gölge gibi kaçar gider.


Biri bekler, biri demine erer,

Sabırdan gonca açar, devran döner.

Aşkın ateşi düşer ciğere,

Perde yanar, nazar biter gider.


Biri yanar, biri döner gider,

Yanan yâr, dönen ağyâr gider.

Kalan Hakk’a er olur gider,

Can cânâna varır, gerisi rüzgâr, gider.


KZ

7 Ekim 2025 Salı

Derdi Allâh Olan, Gayrı Derd Bilmez

Gönül meydânında aşkın od’u yanar ey cân,
Sönmez bu ateş, her dem açar gülistân;
Masivâdan geçen bulur her dem îmân
Derdi Allâh olan, gayrı derd bilmez.

Nefs-i emmâreden geç, hevâ zenciri kır,

Teslîm ol ki cânın bulsun sekinet sır;

Nûr ola gönül, karanlık sabaha erir

Derdi Allâh olan, gayrı derd bilmez.


Fenâdan bekâya varan yol bir ince sırât,

Sefer ehline açılır orda nice hayrât;

Cezbe ile sahv birleşir, olur vahdet-i lezzât

Derdi Allâh olan, gayrı derd bilmez.


Cennet de nâr olur aşk olmayınca,

Nâr da gülşen olur aşk dolunca;

Bir “Âmin”e âlem secdeye varınca

Derdi Allâh olan, gayrı derd bilmez.


Tecellâ-yı Cemâl cilâ verir gönüllere,

Celâl erişince kul durur edeplere;

“Lâ fâile illâ Hû” iner bütün fiillere

Derdi Allâh olan, gayrı derd bilmez.


Ezelde mey sunuldu aşk kadehinden,

İçen kurtuldu gamın her zerresinden;

Cânânı bulan âşık geçti benliğinden

Derdi Allâh olan, gayrı derd bilmez.


Niyâzım budur: Yâ Rabb, kıl beni pâk u sâlim,

Nefs aynasını cilâ eyle, etme beni zâlim;

Habîb’inin edebiyle daim ola hâlim

Derdi Allâh olan, gayrı derd bilmez.


KZ


3 Ekim 2025 Cuma

Gazali: Maksad-ı Aksa Şerh-i İhya Kitabından

Tercüme Metin: 
Bunun açıklaması şudur ki: Biz, hem şeriatın delilleriyle hem de basîret nurlarıyla birlikte biliriz ki bütün şeriatların maksadı, halkı Allâh Teâlâ’nın huzuruna ve O’nunla buluşma saadetine sevketmektir. Ve onların buna ulaşması, ancak Allâh Teâlâ’yı, sıfatlarını, kitaplarını ve resullerini bilmekle mümkündür. İşte buna Allâh Teâlâ’nın şu sözü işaret eder: ‘Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım’ (Zâriyât 56). Yani, benim kullarım olmaları için. Ve kul, Rabbini rubûbiyyetle, kendisini de kullukla tanımadıkça kul olamaz. Dolayısıyla kişinin hem nefsini hem de Rabbini bilmesi zarurîdir.


Şerh:

Bu metinde Gazâlî Hazretleri işaret eder ki: Şerîatın gayesi, yalnızca ferdî yahut içtimaî bir nizamı tesis etmekten ibaret değildir. Asıl maksat, insanı Allâh’ın huzuruna hazırlamak ve kulun O’na vuslat sevinciyle taşınmasını temin etmektir. Bu, “saâdetü’l-likâ” yani buluşma saadeti diye adlandırılan en yüce hedeftir. Bu yüce gaye, “Maksad-ı Aksâ” yani en uzak ve nihâî hedef; aynı zamanda “Maksad-ı A‘zam” yani en büyük ve en yüce gaye adlarını da alır. Zîrâ bütün ibadetler, ahkâm, muamelât ve ahlâkî vecibelerin nihâî gayesi, kulun Rabbine vuslata hazırlanmasıdır.

Lâkin bu vuslat ancak marifetullah ile mümkündür. Kul, Rabbini rubûbiyyetiyle, kendisini de ubudiyyetiyle tanımadıkça hakiki kul olamaz. Zîrâ Allâh Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ
“Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 56)

İbn Abbâs’ın tefsiriyle bu ibadetin özü “li-ya‘rifûn” yani “Beni bilsinler” demektir. O hâlde ibadet, marifete; marifet de vuslata açılan kapıdır. İnsan hem nefsini hem Rabbini tanımadıkça, kulluğun hakikatine erişemez.

Bu noktada şunu da bilmek gerekir ki: Şerîatın emir ve nehiyleri, evvela avamın gönlünden hevâyı ve nefsin kabalığını çıkarmaya yöneliktir. Bu safhada şerîat, adeta bir terbiye ve tasfiye vazifesi görür. Hevâsından arınan, nefsindeki bulanıklığı gideren kimse, artık marifetullaha hazır hâle gelir. İşte bu safha, şerîatın bâtınî maksadını ortaya koyar: Marifetullah yoluyla kulun vuslata hazırlanması.

Bunun en beliğ işareti Fâtiha Sûresi’nde dile gelir:

إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ
“Ancak Sana kulluk ederiz, ancak Senden yardım dileriz.”

Bu ayet, kulluğun yalnızca Allah’a tahsis edilmesini; maksad-ı aksânın yani nihâî gayenin yalnızca O’na vuslat olduğunu gösterir. Ardından gelen “ اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ ” (Bizi dosdoğru yola ilet) ifadesi ise, bu vuslat yolculuğunun seyrini beyan eder. Yani kul, önce “yalnızca Sana kulluk ederiz” diyerek istikametini belirler; sonra da “sırat-ı müstakîme ilet” diyerek bu istikamette yürüyecek yolun talebinde bulunur. Böylece Fâtiha, kulluğun maksadını da seyrini de aynı anda tayin eder: Gaye, vuslattır; yol ise sırat-ı müstakîmdir.

İşte bu hakikatten anlaşılır ki, insan sırf yeryüzünde geçici bir düzen kurmakla değil, bütün kâinatı aşan bir yolculuğa davetlidir. Zîrâ insan, kâinatın özeti ve hikâyenin hülâsasıdır. Bütün kevn ü mekân insana hizmet için yaratılmış; insan ise Hakk’ın huzuruna varmak için yâr/edilmiştir. Âdeta bütün âlem, insanın Rabbini tanıyıp kulluğa yönelmesi için bir mukaddime mesabesindedir. Bu itibarla insanın hayatı sadece dünyada bir düzen kurma gayreti değil; bilakis “vuslat yolculuğunun sahnesi”dir.

Şeyh Gâlib Hazretleri bu hakikati şu mısralarla dile getirir:

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

Bu beyit, insana varlığın özü ve gözbebeği olduğunu ihtar eder. Âdemoğlu, Hakk’ın isim ve sıfatlarının aynasıdır. Ancak “zâtına hoşça bakmak”, yalnızca varlığın kıymetini bilmek değil; kendi hakikatini kullukla tanımaktır. Zîrâ kul, Rabbini bilmeden kendini bilemez; kendini bilmeyen de Rabbini tanıyamaz.

Mustafa Lütfi Filiz’in nefeslerinde de bu sır şöyle ifade edilmiştir:

Kâinata bir bak âdem çün oldu
Âdemsiz âlemler kâinat olmaz

Bu âdem âleme âlem âdeme
Oldular âyine bakansız olmaz

Burada “âdemsiz âlem olmaz” hitabı, kâinatın varlık sebebinin insan-ı kâmil olduğunu gösterir. İnsan ile âlem arasındaki karşılıklı aynadarlık vurgulanır. Âlem insana bakar, insan âleme bakar; her ikisi de Hakk’ın cemâline ayna olurlar. Ayna olmazsa görüntü olmaz; idrak ve müşâhede gerçekleşmez.

Velhâsıl, insanın hakikati bütün âlemi kuşatan bir sırdır. İnsansız âlem boş, âlemsiz insan ise idraksizdir. Bu karşılıklı tecellî, kulun Hakk’a vuslat yolculuğunun hem şehâdeti hem de rehberidir. Ve unutulmamalıdır ki vuslat yolunun anahtarı, marifetullah ve ubudiyyet şuurudur.


KZ

15 Eylül 2025 Pazartesi

Kusurdan Kemâle, Zulümden Nûra

Kusurdan Kemâle, Zulümden Nûra

    İnsan kusursuzluk hayaliyle yaşar ama hakikatte kemâle giden yol kusurlardan geçer. Kendi acziyetini, noksanını görmek insana tevazu ve arayış kazandırır. Nasıl ki çatlayan bir topraktan fışkıran filiz büyür. Aynı şekilde kırılmadan açılmaz gönül kapıları. Mevlânâ’nın dediği gibi “Aldığın yara, ışığın sana akacağı yerdir” – yani yaralarımız, içine ışığın sızdığı menfezlerdir. Kişi hatasıyla yüzleşince, kusurundan utanıp özüne döner; pişmanlığın yakıcı ateşi ham gönlü pişirir, olgunlaştırır. Kusur, böylece bir kemâl tohumu olur; hatasını bilen, Hakk’ı bilmeye bir adım daha yaklaşır.

    Zulüm ve haksızlık ilk bakışta zifiri bir geceyi andırır, fakat en karanlık gecelerden en parlak yıldızlar doğar. Bir mazlumun sabrı, bir haksızlığın ortaya çıkardığı vicdan ışığı nice güzelliklere kapı aralar. Zulmü tattığında adaleti daha derinden anlar insan; haksızlığın pençesinde kıvranırken merhametin ışığı gönlüne doğar. Unutma ki Mısır zindanlarında Yusuf’un nurunu gizlemeye kalkanlar, sonunda o nurun doğuşuna hizmet ettiler. Zulmün karanlığı, adalet güneşinin doğmasına gebedir. Nitekim “Bulut ağlamadıkça yeşillik nasıl güler? Gülmeler, ağlamalarda gizlidir” demişler . Yani sıkıntı ve karanlık, güzelliğin ışığını bağrında taşır; zulüm de nihayetinde hakikatin zuhuruna vesile olur.

    Her fitne ve bela, Hakk’ın terbiyesine talip olan insan için bir eğitimden ibarettir. Ateş nasıl altını arıtırsa musibet de kalbi arındırır. Rahat döşeğinde büyüyen nefs, terbiye olgunluğuna erişemez; tıpkı fırtınayla karşılaşmamış denizcinin mâhir kaptan olamayacağı gibi. Rabbimiz sevdiği kulunu bazen belaya uğratır, çünkü bilir ki bela, kulunu terbiye edip diriltir. Sabır, metanet, şükür gibi hasletler ancak fitne rüzgârları esince kök salar. Dışarıdan bakana kargaşa görünen imtihanlar, aslında iç dünyamızda ilâhî nizâmı tesis eder. Ateşin yakıcılığı olmasa İbrahim için güller açar mıydı? Sıkıntı gelmese insan, derdinin derman sakladığını nasıl öğrenecekti? İşte “Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş” sözünde ifade edildiği gibi, çoğu kez dert sandığımız şey içimizdeki cevheri işlemektedir.

    Dert, insanın cevherini saflaştıran bir ilahî iksirdir. Acılarla yoğrulmamış bir yürek, ham bir maden gibidir; dert çekmekse o madeni parlatıp elmasa çevirir. Her darbe, her imtihan bir ciladır. “Her sürtünmeye öfkelenirsen aynan nasıl parlayacak?” der Rûmî. Bu yüzden, hayatın çarklarında ezildiğini sanan kişi aslında yontulup biçimlenmektedir. Tahammül ve teslimiyetle sabreden, zamanla kendi özündeki saf iyiliği, sabrı, imanı parıl parıl görür hale gelir. Unutmamak gerek ki en güzel kılıçlar, en çok dövülen demirden yapılır; en lezzetli ekmek, en çok yoğrulan hamurdan çıkar. İmtihan ateşi, içimizdeki cevheri pasından arındırmakta, özümüzü saf altın gibi ortaya çıkarmaktadır.

    Öyleyse gam ve keder de boşa çekilmez; her kederin koynunda gizli bir feyiz, bir bereket vardır. Neşenin tohumları, keder tarlasında filizlenir. Yağmur yüklü bulut nasıl ağlarsa ardından toprak güler; insan da gözyaşı döktükten sonra ruhunda çiçekler açar. Mevlânâ, “Nerede bir dert varsa deva oraya gider; neresi alçaksa, su oraya akar” diyerek bu sırrı açıklar . Gözyaşları gönül toprağını yumuşatır, rahmet tohumlarını yeşertir. Üzüntüyle baş eğen kalp, Rahmân’ın merhamet sağanağına en açık duruma gelir. Nice hazinelerin haritası kırık gönüllerde çizilidir; “Ey sâf kişi! Defineyi yıkık yerlerde ara” diye boşuna denmemiştir . Yani en büyük feyiz, en derin hüzünlerin içinde gizlenmiştir.

    Her derdin, aslında gönül kapısını açan bir anahtar olduğu da bir hakikattir. İnsan acıyla kavrulunca kalbinin kapıları aralanır; kibir, gaflet ve dünya perdesi aradan çekilir. Dertsiz insan çoğu zaman kapalı bir sandığa benzer, içinde ne hazineler olduğunu bilmez. Dert geldi mi o sandığın kapağı kalkar, insan kendi içindeki hakikati görmeye başlar. Nice gafiller bir musibetle uyanmış, nice taş yürekler sancıyla yumuşamıştır. Kalbin kilidini açan en etkili anahtar, samimi gözyaşıdır. “Dua ederken O’na kırık bir gönülle el kaldır. Çünkü Allah’ın merhamet ve ihsanı, gönlü kırık kişiye doğru uçar” buyurur Hz. Mevlânâ . Demek ki gönül yarasına merhem olacak ilk dokunuş yine Hak’tandır; kalp kapısı acıyla aralandığında, içeriye dolan rahmettir. İnsan en çaresiz anında “Yetiş Ya Rab!” diye niyaz ettiğinde bir bakar ki o kapı ardına kadar açılmış, içine sabır ve ümit ışığı dolmuştur.

    Bütün bu hakikatler bize tek bir yönü işaret ediyor: Zorluklar, acılar, sıkıntılar boşuna değil; hepsi bir kolaylığın, bir lütfun habercisidir. Kusurdan kemâl doğar; zulümden adaletin ışığı, dertten şifa, hüzünden sevinç doğar. Yeter ki insan sabırla, imanla beklemeyi bilsin. Karanlık ne kadar koyu olursa olsun, şafak vakti onu boğacak bir aydınlık taşır. Gece ne denli uzun sürerse sürsün, güneş doğmak üzere olduğunu müjdeler. Unutma ki tohum, karanlık toprağa gömülmeden filiz vermez; insan da sıkıntıya düşmeden rahmete ermez. Her gecenin bir sabahı, her kışın bir baharı vardır. Yeter ki yeise kapılma, darlıkta ümidini yitirme. Çünkü İlahi vaat açıktır ve haktır:

“ فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا”

“Şüphesiz, zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” (İnşirah Suresi, 6. Ayet)


nefes


Anla kusurdan doğar ol kemâl,
Zulmden tulûʿ ider nûr-u cemâl.

Fitne ocağında pişer cism-ü cân,
Dert ile saf olur cevher-i insân.

Her gam içre hafidir bin feyz
Dertle açılır bab-ı dilde mey

KZ


31 Ağustos 2025 Pazar

İstikâmet - Rotasyon - Gazâlî İhya Şerhi

 فَهٰذِهِ أَسْرَارٌ مَنْ ٱسْتَنْشَقَ مَبَادِئَ رَوَائِحِهَا عَلِمَ أَنَّ لُزُومَ ٱلتَّوْبَةِ ٱلنَّصُوحِ مُلَازِمٌ لِلْعَبْدِ ٱلسَّالِكِ فِي طَرِيقِ ٱللَّهِ تَعَالَى فِي كُلِّ نَفَسٍ مِنْ أَنْفَاسِهِ وَلَوْ عُمِّرَ عُمْرَ نُوحٍ، وَأَنَّ ذٰلِكَ وَاجِبٌ عَلَى ٱلْفَوْرِ مِنْ غَيْرِ مُهْلَةٍ

İşte bunlar öyle sırlardır ki, onların kokusunu daha başlangıçta içine çeken sâlik kul, isterse Nûh’un ömrü kadar uzun yaşasın, Allâh Teâlâ’nın yolunda her nefeste tevbe-i nasûhaya (samîmî tevbeye) sarılmanın zarûrî olduğunu bilir. Ve yine derhal, hiç gecikmeden, vakit kaybetmeden, tevbe etmenin muhakkak farz olduğunu bilir. 


Sırlar ve Rayihalar - Kalbin Rotasyonu:

Sırlardan maksat, kalpte açılan ilâhî idrak ve keşiflerdir. Bu rayiha bir kere hissedildi mi kul derhâl fark eder ki tevbe, ömür boyu bir defalık bir amel değil, her nefeste yenilenmesi lâzım gelen bir hâl-i pürmelâldir. Tevbe, dilin kuru kuruya bir tekrarı değildir; kalbin hakikate yönelişi, her solukta yeniden açılan bir kapıdır. Her nefeste kul ya gaflete düşer ya da zikre erişir; işte tevbe bu iki hâlin arasında bir tasfiye, bir temizlik, bir nefes köprüsüdür.

Bu hâl, rotasyon misali bir dönüşü hatırlatır. Rotasyon, belli bir merkez etrafında kesintisiz deverandır. Kul gafletle Hakk’tan uzaklaşır, sonra tevbe ile o merkeze, Rabbine rücû eder. Bu, sıradan bir dönüş değil, sonsuzluk merkezine, ezelî menşeine doğru yapılan bir rücûdur. Felekler nasıl kendi yörüngesinde dönerek vazifesini icra ederse, insan da tevbe ile ruhî yörüngesine oturur. Her dönüşte sapma murâkebe edilir, rota yeniden tayin edilir. Tevbe, sâlikin kalbinde Hakk’a dönüşün ezelî ritmidir.

ولو عُمِّرَ عمر نوحٍ” yani “isterse Nûh’un ömrü kadar uzun yaşasın” kaydı, ömrün uzunluğuna işaretle tevbenin zarûretini inkâr etmemenin lüzumunu bildirir. Zira Nûh’un bin senelik ömrü bile tevbenin her nefeste yenilenmesi hakikatini ortadan kaldırmaz. Çünkü her nefes yeni bir imtihandır ve her imtihan yeni bir dönüşü gerektirir.

Metnin nihayetinde yer alan “وأن ذلك واجب على الفور” “ Ve yine derhal, hiç gecikmeden, vakit kaybetmeden, tevbe etmenin muhakkak farz olduğunu bilir.”, ifadesi, bu hakikatin ertelenemez olduğunu ilan eder. Tevbe, yarına bırakılacak bir iş değildir; her günah anında, hattâ günahsız bir hâlde dahi, derhâl ve bekletilmeksizin icra olunması gereken bir farzdır. Gazâlî Hazretleri’nin İhyâ’sında beyan ettiği gibi, günahı geciktirmeden terk etmek farzdır; tevbe de aynı minval üzere vakitsiz, sür’atle yerine getirilmelidir.

Kur’ân-ı Kerîm de bu mânâyı açıkça emreder:

وَتُوبُوا اِلَى اللّٰهِ جَمِيعًا اَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
“Ey müminler! Hep birlikte Allah’a tevbe edin ki felâha eresiniz.” (Nur, 31)

Bu âyet, tevbenin sürekliliğini, topluca ve derhal yapılmasının ehemmiyetini ihtar eder.

Neticede tevbe, hakikatin çiçeği gibidir: her nefeste açar, fakat her nefeste yeniden sulanması gerekir. Bir nefes gafletle boş kalırsa, o nefes karanlık bir rayiha taşır. Tevbe ise her nefesi nurlu kılar, kalbi saflaştırır, ruhu Hakk’a yaklaştırır. Sâlik, her nefeste bu çiçeği yeniden koklamaya muhtaçtır.

Ve bilinmelidir ki marifetullah ufuk çizgisi gibidir; kişi yürüdükçe o çizgi ilerler, durdukça uzaklaşır. Sâlik, bu çizgiye kavuşmak için her nefeste tevbe ile yola revan olmalı, ufukta görünen ışığa doğru seyrini mütemadiyen sürdürmelidir.

Fikrim bu benim, virdim ise her lahzada âh,
Sen âh-ı ateş-sûzumu beyhude mi sandın?

Yeniler her âh ile Ken’ân-ı ahd-i elesti,
Âhım acaba nefha-yı hâbîde mi sandın?

Ken’an Rifâî
Nutk-u Şerîf

Not: İhyâ’u Ulûmi’d-Dîn adlı eserin Kitâbü’t-Tevbe kısmından küçük bir bölümün tercümesi ve şerhdir. Arapça kısmı asli nüsha, kırmızı yazı ile yazılmış kısım tercüme, siyah renk yazı ile yazılmış olan kısmı şerhtir. 

KZ

17 Ağustos 2025 Pazar

Halvet- i Hakikî

Meşgûl Yalnızlığın Hikmeti


İnsan, cihanın hengâmesinden çekildiğinde, aslında bir boşluk aramaz. Zira boş yalnızlık, gamın ve tenhâlığın çölüdür. Lâkin meşgûl bir yalnızlık – ki Voltaire bunu « …et la solitude occupée est, je crois, la vie la plus heureuse. » (…ve meşgûl bir uzlet, zannımca, hayatların en bahtiyarıdır.) diye terennüm etmiştir – hakikatte saadetin menbaıdır. Zira o uzlet, zihnin fikirle, kalemin sözle, gönlün muhabbetle, ruhun Hak’la meşgul olduğu bir hâlettir.


Lâkin sevgili bulunmadan halvet olmaz. Uzletin içini mamur eden, gönül tahtına oturan yâr-ı hakikîdir. Gülşenîlerin dediği gibi: “Halvetin kapısı kilitlidir; anahtarı gönüldeki yârdır.” Bu yüzden, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in işaret buyurduğu üzere kalp ıslah olunmadan bütün beden ıslah olmaz. Kalp mamur ise, saray padişahı bekler; harap ise padişah oraya girmez.


Beyitte dendiği gibi:


Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ede Hak

Pâdişâh konmaz saraya hâne ma‘mûr olmadan.”


Nitekim kibardan (ehl-i hikmetten) biri ‘Halvetin hakikati, halk ile beraber bulunsa bile kalbin mahlûklardan boşalmasıdır.‘ diye tarif buyurur.


Bu, bizim irfânımızda “halvet der encümen”dir: cemiyetin ortasında iken bile kalbin Hak’la meşgul olması.


Demek ki Voltaire’in « …et la solitude occupée est, je crois, la vie la plus heureuse. » (…ve meşgûl bir uzlet, zannımca, hayatların en bahtiyarıdır.) dediği hâl, Frenk diyarında felsefenin diliyle, bizim diyarımızda tasavvufun lisânıyla aynı cevhere işaret eder: Hak’tan gayrıyı gönülden sürmek, sevgiliyle uzleti mamur kılmak.



KZ