Akıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Akıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Temmuz 2026 Cumartesi

İrfan, İşitilenle Verilen Tepki Arasına Bir Sükût Koyabilmektir

İnsan, hakikati çoğu zaman olduğu gibi görmez; kendi yarasının, arzusunun, korkusunun ve evvelce biriktirdiği zanların içinden süzerek görür. Göz dışarıya bakar; fakat hüküm içeride verilir. Bu sebeple insan bazen karşısındakinin sözünü değil, kendi içindeki yankıyı işitir. Kelâm başkasından gelir; fakat mânâ, nefsin karanlık odalarında yeniden şekillenir.

Bir söz işitildiğinde hemen hükme varmak, çoğu zaman hakikati bize fısıldamaz. Aksine peşin hüküm çoğu zaman vehme hizmet eder. Çünkü insanın içinde aceleci bir hâkim vardır; delili tam dinlemeden karar verir, şahidi konuşturmadan hüküm keser. Halbuki irfan, işitilenle verilen tepki arasına bir sükût koyabilmektir. O sükût, kalbin nefesidir. O aralıkta insan kendine şunu sorar: “Ben gerçekten bunu mu işittim, yoksa içimdeki eski bir korku bu sözü başka bir renge mi boyadı?”

Hakikat, insanın arzusuna tâbi olmak zorunda değildir. Arzu, hakikatin önüne geçtiğinde insan görmez; görmek istediğini görür. Böylece zihninde kâğıttan saraylar kurar, sonra da o sarayları gerçek zanneder. Bir cümleden niyetler çıkarır, bir bakıştan hükümler bina eder, bir suskunluktan ihanet devşirir. Oysa çoğu zaman ortada yalnızca eksik anlaşılmış bir söz, yarım duyulmuş bir niyet ve aceleyle kurulmuş bir zan vardır.

Kur’ân’ın “Zannın çoğundan sakının” ikazı, yalnız insanlar hakkında kötü düşünmemeyi değil, insanın kendi yorumunu hakikatin ta kendisi sanmamasını da ihtar eder. Çünkü zan, bazen dışarıdaki insana değil, içerideki karanlığa ayna tutar. İnsan başkasını okuduğunu zannederken, çoğu vakit kendini ifşa eder.

Fakat burada ince bir mizan vardır: Her arzu bâtıl değildir, her yorum da vehim değildir. Adalet arzusu, merhamet arzusu, hürriyet arzusu, Hakk’a yakın olma arzusu insanı yükselten arzulardır. Mesele arzuyu öldürmek değil, arzuyu hakikatin yerine geçirmemektir. Arzu hizmetkâr olursa rahmettir; hükümdar olursa insanı kendi zindanına mahkûm eder.

Aynı şekilde her yanlış anlama da dinleyenin kusuru değildir. Bazen sözün sahibi de muğlak konuşur, sis üretir, imâ ile yaralar yahut gerçeği eğip büker. Bu yüzden insan, yalnız kendi nefsini değil, sözün bağlamını da adaletle tartmalıdır. Hakikat yolunda ne safdillik fazilettir ne de her şeyi şüpheyle kemiren vesvese. Fazilet, basirettir; yani hem kalbin karanlığını hem de dış dünyanın hilesini aynı anda görebilmektir.

İmam Gazâlî’nin işaret ettiği gibi insanın iç âleminde akıl, gazap ve şehvet arasında bir nizam kurulmadıkça idrak de selâmete ermez. Gazap kabarınca söz saldırı görünür; şehvet galip gelince hakikat arzuya uydurulur; akıl zayıflayınca zan hükümdar olur. O vakit insan dışarıdaki dünyayla kavga ettiğini zannederken aslında kendi içindeki gölgelerle kavga etmeye başlar.

Bu sebeple insanın en mühim terbiyelerinden biri, hüküm vermeden önce durabilmesidir. Durmak, nefsin dizginini ele almaktır. Sükût, bazen en yüksek idrak kapısıdır. Çünkü hakikat, gürültünün içinde değil, çoğu zaman iki tepki arasındaki o ince aralıkta kendini gösterir.

İnsan, kendi kurduğu vehim saraylarını hakikat zannetmekten vazgeçtiği gün, o an ona acı da gelse gerçeklikle temas eder. Bu temas zahmetlidir; çünkü hakikat insanı okşamak için değil, uyandırmak için gelir. Lâkin uyanmak, güzel bir rüyada kalmaktan daha hayırlıdır. Zira rüya rahatlatır; hakikat inşa eder.

KZ

17 Nisan 2026 Cuma

Rabbi ona: ‘Teslim ol, selamet bul’ dedi.”

Teslimiyet: Bir kimsenin kendi iradesini, hükmünü ve tasarruf iddiasını Allah’a bırakması; O’nun emrine rıza ile boyun eğmesi, itirazı terk etmesi ve kalben güven içinde bulunması hâlidir. İman bağlamında bu, sarsılmaz bir itimat ve huzur menbaıdır. Umumî istifadede ise itaat, boyun eğme ve teslim olma manalarına gelir.

Müslüman: Bu teslimiyeti gösteren, Allah’a teslim olan kimseye denir.

Daha kısa ve kavram merkezli söylenirse:Müslüman, Allah’a teslim olan kimsedir.


Zira “İslâm”ın özünde, kuru bir boyun eğiş değil; e
mniyet, selâmet ve rızâ ile Hakk’a yöneliş vardır. Boyun eğmek korkunun dili olabilir; teslimiyet ise muhabbetle yoğrulmuş güvenin lisanıdır.

Kur’ân bu manayı pek latif bir surette haber verir:

“إِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُ أَسْلِمْ ۖ قَالَ أَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ”
“Rabbi ona: ‘Teslim ol’ dediğinde, o: ‘Âlemlerin Rabbine teslim oldum’ dedi.” (Bakara, 2/131)

1) Lügat cihetiyle teslimiyet

Lügat bakımından teslimiyet; kişinin kendini, hükmünü, iradesini, tasarruf iddiasını bir başkasına bırakmasıdır. Dînî çerçevede bu, Allah’ın hükmüne rıza ile inkıyad etmek demektir. Fakat burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Teslimiyet, aklı atmak değildir; aklı Hakk’ın emrine hizmetkâr kılmaktır.
İradeyi yok etmek değildir; iradeyi Rabbânî murada bağlamaktır.

İmam Gazâlî Hazretlerinin ahlâk telakkisine muvafık olarak söylersek: İnsan akıl, gazap ve şehvet kuvvelerini itidal üzere kurabildiği nisbette hakiki teslimiyete yaklaşır. Çünkü nefsin taşkınlığı sürdükçe kul, “teslim oldum” dese de çoğu zaman kendi hevâsına itaat etmektedir.

2) Ahlâk cihetiyle teslimiyet

Ahlâk sahasında teslimiyet, isyanı terkrıza hâlini kuşanmaitirazı azaltmaemaneti sahibine vermedir. İnsan çoğu vakit hayatı kendi malı, bedeni kendi mülkü, vakti kendi sermayesi zanneder. Hâlbuki teslimiyet, bunların hepsinin emanet olduğunu fark etmektir.

Bu yüzden teslimiyet:

  • Musibette sızlanmayı değil, edebi öğretir.
  • Nimette şımarmayı değil, şükrü öğretir.
  • Kararsızlıkta dağılmayı değil, tevekkülü öğretir.
  • Kederde boğulmayı değil, Hakk’a dayanmayı öğretir.

Teslimiyet sahibi kimse, başına gelen her şeyi sevmek zorunda değildir; fakat her şeyin Allah’ın ilmi ve hikmeti dışında olmadığını bilir. İşte burası ince yerdir. Teslimiyet, acıyı inkâr etmekten ziyade; acının içinde hikmeti aramaktır. Tasavvufta teslimiyet, kalbin, sırrın, iddianın ve benlik merkezinin Allah’a bırakılmasıdır. Yani insanın hem bedenen hem de manen secdeye kapanmasıdır. Zahirde namaz kılmak başka, bâtında hükmü Allah’a vermek başkadır. Hakiki teslimiyet, bu ikisinin birleşmesidir.

3) Tasavvuf cihetiyle teslimiyet

Tasavvuf ehli için teslimiyet mertebeleri:

Birinci mertebe: Emre teslimiyet.

Kul, Allah’ın farzlarına ve yasaklarına boyun eğer. Bu, işin kapısıdır.

İkinci mertebe: Hükme teslimiyet.
Hayatın seyrinde tecellî eden ilâhî takdire karşı kalp burulmaz, incinmez, yüksünmez; “Niçin ben?” feryadı yerine “Bunda bana düşen edep nedir?” suali doğar.

Üçüncü mertebe: Tedbiri Hakk’a bırakmak.
Kul sebeplere yapışır; fakat neticeyi kendi kudretinden bilmez. Tohumu eker, meyveyi Allah’tan bekler.

Dördüncü mertebe: Benlikten teslimiyet.
Burada en zor perde kalkar. İnsan, sadece malını değil; fikriniyorumunuhaklılık iddiasını, hatta “ben yaptım” vehmini de Hakk’ın önünde eritir. İşte tasavvufun asıl düğümü burada çözülür. Çünkü teslimiyetin önündeki en büyük perde, dış düşman değil; nefsin gizli rubûbiyet sevdasıdır.

Tasavvufî bakımdan teslimiyetin özü şudur:
Kul, Allah’ın huzurunda kendisini müstakil bir varlık merkezi gibi değil, O’nun kudretine muhtaç bir abd olarak idrak eder.
Bu idrak derinleşince, kalpte garip bir sükûnet doğar. Zira insan, her şeyi kendi omzunda taşımaya çalıştıkça ezilir; yükü Sahibine verdikçe hafifler.

Bu hâli anlatan pek latif bir hadîs-i şerif de vardır:

“الْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ”
“Müslüman, Müslümanların dilinden ve elinden selâmette olduğu kimsedir.” (Buhârî, Îmân, 4; Müslim, Îmân, 64)

Burada da yine aynı kök parlıyor: Müslüman, çevresine selâmet taşıyan kişidir. Demek ki Allah’a teslim olan, insanlara da emniyet verir. İçinde harp olanın dışı da sarsıcı olur; içinde selâm olanın dışı da rahmet kokar.

20 Ağustos 2025 Çarşamba

Kadim Terbiye ile Modern Çocuk Eğitiminin Farkı: Gazâlî’nin İkazı

 


Kadim Terbiye ile Modern Çocuk Eğitiminin Farkı: Gazâlî’nin İkazı

İmam-ı Gazâlî Hazretleri, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn adlı eserinde insanın gelişim seyrini anlatırken şu hakikati dile getirir:

“Şehvetler, akıl kemâle ermeden evvel, çocukluk ve gençlikte kemâle ulaşırsa, şeytanın askerleri öne geçip mevziyi zabteder. Kalp de tabiatın adetiyle bu şehvetlere mutlaka ünsiyet ve ülfet peyda eder. Neticede şehvetler kalbe galebe çalar ve onlardan sıyrılmak kişiye pek müşkül gelir.”

Bu söz, aslında insan terbiyesinin en mühim noktasını işaret eder. Çünkü çocukluk ve gençlik, aklın henüz kemale ermediği, ama şehvetlerin bütün ihtişamıyla kuvvet bulduğu dönemdir. Bu devrede alınan ahlak, benimsenen alışkanlık ve işlenen huylar, kalpte kök salar; kişi ömrü boyunca onlarla yaşar.

Kadim Kültürde Çocuk Terbiyesi

Kadim irfanımızda çocuk terbiyesi, sadece bilgi öğretmek değil; nefis terbiyesi ve kalp eğitimi üzerine kurulmuştur. Çocuğa küçük yaşta sabır, edep ve sınır bilinci aşılanır; arzularının dizginlenmesi öğretilirdi. Bu, çocuğun fıtratını köreltmek değil, bilakis onu korumaktı. Zira ham bir fidan nasıl budanmazsa vahşî bir orman ağacına dönüşürse, şehvetleri dizginlenmeyen bir çocuk da kalbinin selametini kaybederdi.

Osmanlı mekteplerinde talimle birlikte terbiye kavramı hep ön plandaydı. Çocuğa yalnızca “bilgi” verilmez; dua, zikir, edepli oturup kalkma, merhamet ve hürmet öğretilirdi. İlmihal bilgisi, ahlakla birlikte verilirdi. Çünkü biliyorlardı ki sadece aklı beslemek, kalbi aç bırakmaktır.

Muasır Zihniyetin Çıkmazı

Bugün ise çocuk terbiyesi, “özgürlük” adı altında şehvetlerin önünü açmakla eşdeğer görülüyor. Modern pedagojinin sıkça tekrarladığı “çocuğun kişisel gelişimi” ifadesi, çoğu zaman nefis gelişimiyle karışıyor. Çocuğun her arzusuna kapı açmak, onu hür kılmak değil; şehvetin kölesi yapmaktır.

Nitekim Gazâlî’nin asırlar öncesinden yaptığı ikaz, bugün bütün çıplaklığıyla karşımızdadır. Akıl olgunlaşmadan şehvet serbest bırakıldığında, kalp o alışkanlıklarla ünsiyet peyda eder ve onları bırakmak son derece müşkül olur. Bugün toplumların yaşadığı pek çok ahlaki bunalımın arkasında da bu hakikat vardır.

Hakiki Özgürlük Kalbin Hürriyetidir

Kadim terbiyenin öğrettiği şey, çocuğun iradesini eğitmekti. Nefsi gemlemeyi öğrenmeyen kişi, zahirde özgür olsa da batında köledir. Gerçek hürriyet, kalbin şehvetlerin esaretinden kurtulmasıyla başlar.

Gazâlî’nin işaret ettiği sırat-ı müstakîm de tam burada devreye girer: akıl, gazap ve şehvet kuvvelerini itidal üzere tutmak. İşte kadim terbiyenin hedefi bu idi: dengeli insan, yani Hazret-i İnsan.

KZ

19 Ağustos 2025 Salı

Beşeriyetten Hazret-i İnsana - İmam Gazali’nin İtidal Hikmeti - Gazâlî

Beşeriyetten Hazret-i İnsana: Tesviyenin Hakikati

Kur’ân-ı Kerim’de Sâd Suresi’nde insanın yaratılış mertebeleri çarpıcı bir şekilde anlatılır. Yüce Allâh meleklere şöyle buyurur:

إِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِن طِينٍۚ فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ

“Rabbin meleklere: ‘Ben çamurdan bir beşer yaratmaktayım. Onu sevva (düzeltip tamam) ettiğimde ve içine ruhumdan üflediğimde, derhal onun için secdeye kapanın’ (buyurdu)”. Bu ayetler beşer’in çamurdan şekillenişini, ardından ilahi bir tesviye işleminden geçişini ve nihayet Allâh’ın ona kendi ruhundan üflemesini üç aşamalı bir yaratılış süreci olarak ortaya koyar. Bu zâhiri beyanın ardında, tasavvufî derinlikte bir mana yatar: İnsanın cismânî varlığının terbiye ve tekâmül basamakları ve böylece Hazret-i İnsan mertebesine erişmesi... Şimdi bu mertebeleri, ayet merkezli ve işârî bir bakışla tefekkür edelim.

Beşer’in Çamurdan Yaratılışı

“Beşer” kelimesi, insanın biyolojik ve maddî yönünü ifade eder; Sâd 71’de bu yön “طین (tîn)”, yani toprak/çamur olarak tasvir edilir. Gerçekten de beşer, et, kan ve kemikten oluşan maddî beden demektir. Topraktan gelen hamur misâli, ilk bakışta insan “maddî âlemin karanlığında” bir varlık gibi görünür. Ne var ki aynı ayette, bu çamur insanın daha en baştan “bir müjde, bir muştu” taşıdığı ima edilir. Zîrâ  Allâh, bu basit görünen bedene kendi nefesinden bir sır üfleyecektir. Nitekim diğer ayetlerde insana “ahsen-i takvîm” üzere en güzel kıvam verildiği de bildirilir. Topraktan yaratılış, insana tevazu ve fânilik bilinci aşılar; fakat aynı zamanda bu değersiz gibi duran materyalin içinde büyük bir hakikatin tohumu gizlidir.

Tasavvufî anlayışa göre insan microkosmosdur: “İnsan varlığı bütün varlıkların toplamıdır. Kim kendini tanırsa mevcûdâtı da tanımış olur” denmiştir. Toprak suretinde başlayan beşer, aslında kâinat ağacının en son ve en mükemmel meyvesi olmaya namzettir. Bu nedenle beşeriyet, eksiklikleri ve ham halleri içerse de, insanın yükleneceği sırrın zeminidir. “Ademoğlu, âlemde zuhura gelen tüm sûretlerin âhiri ve hâtemidir. O mahzar-ı küll’dür” buyurulur; Allâh Teâlâ bütün fiil, sıfat ve zat tecellilerini insanda özetlemiştir. Ancak şimdilik “çamur” halindeki bu beşer, daha kat edeceği merhaleler olduğunu bilmelidir.

Çamurdan gelen beşeriyete bir biçim ve suret verilirken dahi, melekler bu varlıkta olağanüstü bir şeylerin tezâhür edeceğini hissetmiş olmalılar. Zîrâ  Allâh Teâlâ beşerden bahsederken “halifem” diyerek onu yeryüzünde kendi temsilcisi kılacağını duyurmuş (Bakara 2:30), melekler bu maddî varlığın taşıdığı potansiyel karşısında “Biz hep tesbih ve takdis halindeyiz, kan dökecek birini mi yaratacaksın?” diye hayrete düşmüşlerdi. Demek ki çamur, zâhirde aşağıların aşağısı (esfel-i sâfilîn) olsa da, Hakk’ın nazarında yükselebileceği bir ala-yı illiyyûn ufkuna açıktır. Bu sırrın anlaşılması için ikinci merhaleye bakmak gerekir.

Tesviye: Suretin ve Sıfatın Düzenlenişi

Fe izâ sevveytehû – Onu tamamıyla düzgün bir şekle getirdiğimde…” Ayette geçen سَوَّى (sevvâ, tesviye etmek) fiili zâhiren insanın fiziksel biçimini tamamlama, organlarını yerli yerince düzene koyma manasına gelir. Ancak bu kelime derin ıstılahî çağrışımlar da taşır. Lügatte tesviye, “inayet buyurmak; nizama koymak; muâdil kılmak, eşitlemek; düzeltmek; doğru ve müstakim hale getirmek” demektir. Yani bir şeyi itidal üzere tutmak, hiçbir aşırılığa meyletmeyecek şekilde dengede kılmak demektir. Ayette tesviye kelimesinin kullanılması, Allâh’ın beşer suretini sadece fiziksel olarak değil, kemâlât potansiyeliyle mükemmelleştirdiğine işaret eder.

Nitekim müfessirler derler ki bu tesviye, insanın ruh üflenmeye liyakat kazanacağı seviyeye getirilmesidir. İfrat ve tefrit gibi aşırılıkların giderilerek her şeyin kararında, dengede tutulmasıdır. Bir Kur’ân ayetinde “sırât-ı sevviy” ifadesi geçer (Tâhâ 20:135) – sevviy kelimesi de aynı köktendir. Orada “sırât-ı sevviy” (dosdoğru, dengeli yol) ifadesi, itidal üzere haddi aşmadan yürüyen erlerin yolu diye tefsir edilmiştir. Seviyyi ashabı, “miktar, nitelik ve nicelik bakımından ifrat ve tefritten korunarak itidal üzere olan kişiler” demektir. Yani Allâh’ın “tesviye ettiği” kullar, tam bir ölçülülük ve istikamet ehli kimselerdir.

Bu noktada büyük İslam âlimi İmam Gazâlî’nin sırat-ı müstakîm anlayışı devreye girer. Gazâlî, “emrolunduğun gibi dost doğru ol” ayetindeki istikamet emrini “dengeli olma” şeklinde yorumlamıştır. Ona göre ahlakta denge, ifrat ve tefrit uçlarından uzak durmaktır. Tasavvuf yolcusunun (sâlikin) marifetullah yolunda seyr u sülûkünü kemâle erdirmesi ancak akıl, şehvet ve gazap kuvvelerini itidal çizgisinde tutmasıyla mümkündür. Şöyle der: “Tasavvufta sâlik, müşahedeye ancak; akılda, gazapta ve şehvette itidal üzere olup ifrat ve tefrite düşmemesiyle erebilir”. Gerçekten de insandaki temel kuvveler aşırıya kaçtığında onu yoldan çıkarır: Aşırı şehvet (oburluk, şehvetperestlik) veya şehvetsizlik (cinsellikten nefret, dünyadan el etek çekme) dengeyi bozar; aynı şekilde aşırı öfke (zulüm, hiddet) veya öfke noksanlığı (korkaklık, şerefsizce tabiat) doğru yoldan sapmadır. Akıl kuvvesi de ifratında hilekârlık ve inkâra, tefritinde ahmaklığa sürükler. İşte tesviye, insandaki bu organik ve manevî cihazların “hikmetli bir nizam üzere” kurulmasıdır.

Tesviyenin hakikati, Hazret-i İnsan’ın inşası için gerekli manevî mühendisliktir denilebilir. Allâh Teâlâ insan bedenini ve nefsini öyle bir nizam ile tanzim buyurmuştur ki, onu yeryüzünde kendi halifesi kılacak ruha mahmil (taşıyıcı) olabilsin. Mevlânâ Celaleddin Rûmî, insanın bu terbiyesini ham meyvenin olgunlaşmasına benzetir: “Ham idik, piştik, yandık…” Tesviye sürecinde beşer hamlığından kurtulur, içsel ve dışsal boyutta terbiye görerek insan-ı kâmil olmaya hazırlanır. Osman Kemâlî Efendi, bunu anne karnındaki tekâmüle benzetir: “İnsan, nasıl anne rahminde –bir terbiyeci hükmünde olan anne sayesinde– diğer hayvanî sûretlerden kurtulup bu âleme insan sûretinde geldiyse; insanlık âleminde de birçok hayvanî huyla birlikte yaşadığı hâlde, ancak bir insan-ı kâmil’in yardımı ile o huylardan kurtulup hazret-i insan olabilir” demiştir. Yani ikinci bir manevî doğum gerekir: Nefsin tezkiyesi ve ahlakın tesviye edilmesiyle, beşer suretinden insan-ı kâmil suretine geçilir. Bu manevî tesviyenin özünde, ifrat ve tefritten korunmuş itidal hali yatar.

Ruhun Üflenmesi ve İlâhî Emanet

Tesviye işlemi tamamlanınca, Yüce Yaratıcı insana kendi ruhundan üfledi: “Ve ona ruhumdan üfledim” (Sâd 38:72). Kur’ân-ı Kerim’de insana ruhun üflenmesi birkaç yerde geçer ve her defasında insana bahşedilen büyük şerefi ifade eder. Allâh “Kendi ruhum” diyerek, insana verdiği canın ve manevîyâtın ne denli yüce bir emaneti ihtiva ettiğini gösteriyor. Bu Ruh-u İlâhî, insanın kalbine üflenen nefestir. Onun sayesindedir ki insan, maddî yapısını aşıp aşkın değerlere yönelebilir. Bütün meleklerin, bu ruh üflendikten sonra insana secde etmeleri emredilmiş ve hepsi (İblis dışında) derhal secdeye kapanmıştır. Bu, Hazret-i İnsan’ın yaratılış hikâyesindeki en büyük haberdir: Melekleri önünde secdeye getiren, Allâh’ın insana koyduğu sırdır.

Sûfîler, “insana üflenen ruh”u aynı zamanda Kur’ân’da bahsedilen emanet kavramıyla ilişkilendirirler. Bilindiği üzere Ahzâb Suresi 72. ayette “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de onlar onu yüklenmekten kaçındılar; insan ise onu yüklendi” buyrulur. İşte bu emanet, kâmil manada Ruh-u Rabbânîden başka bir şey değildir. Nitekim sûfilerin nezdinde şöyle denir: “Nedir bu emanet? İşte üflenen Ruhtur. Ne zaman üflenir bu Ruh? Nefsin tesviye edilip, itidal hâline sokulduğunda bambaşka bir yaratılışla inşa edildiğinde üflenir”. Görülüyor ki, ruhun üflenmesi beşerî yapının ilahî nefese hazır hale gelmesine bağlanmıştır. Allâh, sanat icra etmek suretiyle insanı terbiye edip seçmekte, sonra o özel nefesi lütfetmektedir. Ayetin “Ruhumdan üfledim” şeklinde gelmesi, elbette Allâh’ın zatından bir parça manasında anlaşılmaz; bu, insanın içine konan özün Rabbânî mahiyetini ve eşsiz kıymetini vurgular. İnsana kendi katından bir ruh verilmesi, onun ilahî isim ve sıfatlara ayna olabilme kabiliyetidir.

Gerçekten de mutasavvıflar, insana üflenen ruha Hazret-i İlâhî’den bir nefha nazarıyla bakmışlardır. Osman Kemâlî Efendi şöyle der: “Yaratılış itibariyle bütün insanlar Cenâb-ı Hakk’ın hem bütün isimlerinin, hem de ‘Allâh’ isminin mazharıdırlar... Allâh Teâlâ fiilleri, sıfatları ve zâtıyla insanda zâhir ve âşikâr olmuştur. Ancak bütün bunların farkına varan ve kendisinde tahakkuk ettirene insân-ı kâmil; farkında olmayanlara da insân-ı gâfil denilir”. Demek ki Allâh, beşer bedenini tam bir tesviye ile şekillendirdikten sonra ona öyle bir cevher üflemiştir ki bu cevher, insanı kâinatta emsalsiz bir konuma yükseltmiştir. İnsan artık yalnız topraktan ibaret değildir; onda Rahman’ın nuru tecelli etmiştir. Onun öz benliği, emanet-i ilâhî ile buluşmuştur. Yüce Mevlâ, “Ben Adem’i kendi suretim üzere yarattım” buyurarak (mecazen) insana bahşedilen bu ilahî heyet-i merkezîyi bildirmiştir. Hazret-i İnsan denilince, işte ruh üflenmiş, ilahî isimlerle donatılmış, meleklere bile üstad olabilecek mahiyetteki insan kastedilir.

Sırat-ı Müstakîm: İfrat ve Tefritten Kaçınmanın Yolu

Kur’ân, insanın önüne sürekli iki yol koyar: Biri istikamet, diğeri dalalet. İstikamet, “dosdoğru yol” anlamına gelir ve Fatiha Suresi’nde günde kırk defa “bizi sırât-ı müstakîme ilet” diye dua ettiğimiz ana kavramdır. Bu dosdoğru yolun mahiyeti, ifrat ve tefrit uçlarından uzak, itidal üzere yürümektir. Nitekim Peygamber Efendimiz’e gelen “فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ – Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” hitabı, hemen ardından “وَلَا تَطْغَوْا – aşırı gitmeyin” ikazını barındırır (Hûd 11:112). İmam Gazâlî Hazretleri, bu ayetteki “istikamet üzre olma” emrinin özünde dengeyi koruma manası taşıdığını belirtmiştir. Gerçekten de sırat-ı müstakîm, ifrat ve tefrit sarp yokuşları arasında uzanan ince, dengeli bir köprü gibidir.

Tasavvuf yolu, sırat köprüsünden bu dünyada geçebilme sanatıdır. Nefsimizin aşırılıklarını terbiye edip dengede tutabilirsek, ahiretteki sıratı da kolayca geçeceğimiz işaret edilmiştir. Sûfî büyüklerinin meclisinde söylenen şu söz ne kadar manidardır: “Burada sırat, edep köprüsüdür ki beşeriyeti insaniyete taşır. Karşıya burada geçtiysen, korkma orada da geçersin.”. Edep, burada itidal hali ile eş anlamlıdır. Yani kim bu dünyada nefsi için çizilen sınırlarda durmayı, her hakta ve görevde ölçüyü gözetmeyi başarırsa, o kişi beşeriyetten insaniyete geçmiştir. Beşeriyet, insanın ham hali; insaniyet ise olgun hali ise, bu ikisi arasındaki köprü sırat-ı edeptir.

Hazret Mevlânâ bu hakikati mecazî bir dille ifade eder: “Terazinin iki gözü ifrat ile tefrit… İkisi de yanlıştır; yol ortada gerek.” Kur’ân’da “ümmeten vasatan” (orta ümmet) tabiri geçer (Bakara 2:143) ki ümmet-i Muhammed’in vasfının ifrat-tefrit dengesini tutturan vasat/orta yol oluşu dile getirilir. Peygamber Efendimiz (sallâllâhu aleyhi ve sellem) hayatının her alanında bu itidal köprüsünü göstermiştir. Bir defasında üç sahabi kendi nefsine ağır riyazetler yüklemeye kalkışmış, biri “Ben artık her gece sabaha dek namaz kılacağım”, diğeri “Ben devamlı oruç tutacağım”, öteki “Ben de kadınlardan uzak duracağım” diye ahdetmişti. Bunu duyan Allâh Resulü onlara kızmış ve “Ben sizin Allâh’tan en çok korkanınız olduğum halde, kimi gece ibadet ederim, kimi uyurum; bazı günler oruç tutarım, bazı günler yerim; hem Rabbimin huzurunda ibadet ederim hem ailemle beraber olur, onlara haklarını veririm. İşte benim yolum budur; kim bu yoldan yüz çevirirse benden değildir” buyurmuştur. İşte O’nun sırat-ı müstakîm anlayışı böyle bir tevazün çizgisidir.

İfrat ve tefritin zararları saymakla bitmez: İfrat, insanı kibir, zulüm ve nefse tapınma uçurumuna atar; tefrit ise onu korkaklık, tembellik ve acziyet bataklığına düşürür. Oysa istikamet, her şeyi kararında tutma sanatıdır. Bu sanat, bir ahlak-ı Muhammediyye tacıdır. Nitekim tasavvuf yolu edep ve itidal tacını giyerek her tehlikeden emin olmayı öğretir. Atalarımız “Edeb bir tâc imiş nur-ı Hüdâ’dan / Giy ol tâcı, emin ol her belâdan” diyerek, edep vasıtasıyla istikametin insanı belalardan koruduğunu ne güzel ifade etmişlerdir.

Sûfî meşrebinde, dünya hayatı ahiret hesabının provası gibidir. “Burada sıratı (dengeyi) geçen, muhakkak orada da sıratı geçer” sözü bunu anlatır. Kul burada nefsinin aşırılıklarına karşı denge üzerinde yaşarsa, ahiretteki sırat köprüsünden geçişi de selamet olacaktır. Bu nedenle dua meclislerinde şöyle niyaz edilir:

Rabbim sen bizi beşer olarak halkettin, muradımız insan olabilmek. Beşeriyetten insaniyet makamına geçirecek olan köprüye de sırat dedin. Bu sırat köprüsünün ancak edep ile geçildiğini bildirdin. Bizleri nezaket-i Muhammediye ile ahlâklandır ki sırat köprüsünü bir çırpıda geçebilelim…”

Bu duada geçtiği gibi, edep ve güzel ahlak, beşer ile insan arasındaki farkı belirleyen unsurlardır. Gerçek insan kemâline ermek, sırat-ı müstakîmden ayrılmadan yaşayabilmekle mümkündür.

Hazret-i İnsan: Aklın, Şehvetin ve Gazabın Terbiyesi

“Hazret-i İnsan” tabiri, insana atfedilen şeref ve makamı ifade eder. İslam irfanında insana “eşref-i mahlûkat” (yaratılmışların en şereflisi) denmesi de bu yüzdendir. Ne var ki her insan potansiyel olarak bu payeye sahip olsa da, fiilen bu mertebeye çıkmak bir tezkiye ve terbiye sürecini gerektirir. İnsanın üç temel kuvvesi vardır: Akıl, şehvet (arzu) ve gazap (öfke). Bu kuvveler insana imtihan olarak verilmiştir; eğer bunlar tesviye edilip dengeye kavuşturulmazsa insan ya nefsanî arzuların esiri bir hayvan-insan olarak kalır, ya da taşkın öfkesinin zebûnu bir canavara dönüşür. Akıl ise hikmet ile taçlanmazsa insanı şeytanın maskarası yapabilir. İşte Hazret-i İnsan olmaya giden yol, bu üç kuvvenin Allâh’ın rızasına uygun bir şekilde terbiye edilmesinden geçer.

İmam Gazâlî, eğer insan aklını itidal üzere tutabilirse ondan hikmet (bilgelik) erdemi doğacağını; şehvetini iffet ve hayâ ile dengeleyebilirse ondan iffet (nefsine hakim olma, temiz yaşama) erdemi doğacağını; gazabını adâletle kontrol altına alabilirse ondan şecaat (yiğitlik, cesaret) erdemi doğacağını belirtmişlerdir. Bu üç erdemin bileşkesi ise adâlet yahut istikamettir. Neticede tam dengede olan insan, âdil ve kâmil insan haline gelir. Sûfîler meclisinde şöyle buyrulur: “Muvahhid, özgür, bağımsız ve cesur bir insandır. Muvahhid iffet, şecaat ve hikmet sahibi kişidir”. Burada muvahhid (Allâh’ı birleyen kişi), aslında insan-ı kâmilin bir vasfıdır. Yani gerçek tevhid ehli kimse, aynı zamanda iffetli, cesur ve hikmet sahibi insandır. Bu nitelikler, onun Hazret-i İnsan makamına eriştiğini gösterir.

Şu da var ki insan, tek başına nefsini terbiye edemeyebilir; bu noktada peygamberler ve veliler mürşid olarak insana rehberlik ederler. Osman Kemâlî Baba, insanın tekâmül seyrinde bir insan-ı kâmil’e teslim olmanın şart olduğunu vurgular: Kâmil bir mürşidin terbiyesinde, kişinin hayvanî vasıflardan arınarak insânî vasıflarla donanacağını ve böylece ikinci bir doğum yaşayacağını belirtir. Bu ikinci doğuma manevî aşılanma da derler; zîrâ  insan, kamil mürşidinin feyz menbaından beslenerek nefs-i emmâreden nefs-i safiyeye doğru yedi mertebeli bir yolculuk yapar. Sonunda ölmeden önce ölmeyi başarır; yani egoist benliğini terketmiş, Allâh için yaşayan bir kul haline gelir. Böyle kimselere “fenâ fillah ve bekâ billah makamlarına eren arifler” denir. Onlar artık Hazret-i İnsan mertebesine ulaşmıştır: Kendilerinde zâhir ve bâtın sadece Allâh’ın ahkâmı işlemektedir. Hak Teâlâ onları öyle sever ki, onların gören gözü, işiten kulağı, tutan eli oluverir. Bu, meşhur kudsî hadiste anlatılan “velî kulun sıfatları”dır.

Hazret-i İnsan’ın en bariz vasfı, Rabbânî sıfatlarla müzeyyen oluşudur. Yani Allâh’ın güzel isim ve ahlakıyla ahlaklanmış, tecellilere mazhar bir ayna haline gelmiştir. Öyle ki bu mertebeye eren veli kullar hakkında “Velîler, sırlı olurlar; Nurânî bâtınlarını kulluklarıyla setrederler, fakat gönülleri Hakk’ın tecelliyat mahallidir” denmiştir. Onlar zâhirde mütevazı bir kul gibi yaşarlar, lakin iç âlemlerinde ilahî nurlar sürekli parıldar. Hazret-i İnsan, insanlığın kemâl noktasıdır; o, tüm hayvânî sıfatlarını bertaraf etmiş, nefsini mutmain kılmış ve kendisinde Allâh’ın isimlerinin tamamını müşahede eder hale gelmiştir. Bir mürşid-i kâmil şöyle der: “İnsanın maddî varlığı toprak, su, hava ve ateşten süzülmüştür… Ancak onun manevî varlığı tüm İlâhî İsimlerin tecellisiyle şekillenmiştir. Kim bu tecellilerin farkına varıp onları kendinde tahakkuk ettirirse o kâmil insandır; farkına varamayan ise gaflet ehli kalır”.

Sonuç olarak Hazret-i İnsan anlayışı, insanın akıl, şehvet ve gazap gibi kuvvelerini Allâh’ın gösterdiği istikamette terbiye ederek hikmet, iffet ve şecaat erdemlerine kavuşturmasıyla mümkün olur. Bunu başaran kişi, sırat-ı müstakîm üzerinde sapmadan yürür hale gelir. Böyle bir insan Rabbine kul olmakla birlikte Rabbâni bir sultan gibidir: Kendi nefsinin efendisi olmuş, kalbine Allâh’tan gayrını sokmamıştır. Artık o, “Allâh’ın yeryüzündeki halifesi” sıfatını fiilen taşımaya başlamıştır.

Ulûhiyet ve Rubûbiyet: Kulluğun Yüceliği

Allâh Teâlâ, insana kendi ruhundan üfleyerek onu yüceltmiş, fakat aynı zamanda ona kul olma vazifesi yüklemiştir. İnsanın önündeki en büyük imtihan, taşıdığı bu emanet ile kibriya davasına düşmemektir. Tasavvuf geleneğinde “ene” (benlik) firavunluğu, ulûhiyet taslama diye adlandırılır. Yani kulun haddini aşıp kendinde ilahlık vehmetmesi, nefsini put edinmesidir. Kur’ân’da “hevasını ilah edinen” kınanır (Furkan 25:43). İnsanın Rabbine kulluğu unutup ilahlık kompleksine kapılması, onun için en büyük tehlikedir. Bu yüzden ulûhiyet ve rubûbiyet kavramları arasında ince bir çizgi vardır. Kul aslında hiçbir ulûhiyet vasfına sahip olmadığını idrak etmelidir; Allâh’tan başka ilah yoktur. Öte yandan kulun yücelmesi, ancak Rabbânî vasıflarla mümkündür. Bu paradoksal hakikati çözmek için sûfîler der ki: “Ruhbaniyet (dünya işleriyle ilgiyi kesen keşişlik) İslam’da yoktur lakin Rabbâniyet vardır.” Kendini Allâh’a vermiş, gönlünü Allâh’a bağlamış olana Rabbânî denir. Böyle bir kulun yaptığı işe de mecazen rubûbiyet denir; yani bir nevi “efendilik, sahiplik”tir ama bu başkalarına tahakküm manasında değil, kendine malik olma manasındadır. Kulun kendi nefsine efendi olup onu ayaklar altına alması, işte bu anlamda rubûbiyettir ve ancak gerçek kulluk makamının hikmetiyle tahakkuk eder.

Bu ince farkı şu şekilde izâh edebiliriz: “Kul ne zaman kendinde ulûhiyet ararsa, haddini aşan tâğûtî bir tavra gark eder nefsini. Halbuki nefsin kulluğu idrakı, rubûbiyetin idrakıyla tahakkuk eder”. Yani insan, acz ve kulluğunu ne zaman idrak ederse, işte o zaman Allâh’ın izniyle kendinde Rabbânî bir nura mazhar olur. Bu hal, onun öz varlığında Hakk’ın bir nevi tecellisidir: Kul, Allâh’ın ahlakıyla ahlaklanmaya başlayınca, kendi benliğinin değil Rabbının sıfatlarının yaşamında hakim olmasına izin verir. Buna karşılık, nefsi kabardığında “ulûhiyet gururu”na kapılır; kibir ve enaniyet onu Firavunlaştırır. Ulûhiyet: Kulun haddi aşarak ilahlık taslamasıdır. Başkalarına sahip olma, onlara efendilik yapma arzusu ulûhiyyeti tetikler; kendine sahip olup nefsine efendi olma arzusu ise rubûbiyyeti”. Görülüyor ki gerçek efendilik, başkalarını hüküm altına almak değil, kendi nefsini kontrol altına almaktır. Birincisi zulme, ikincisi adâlete götürür. Bu nedenle sûfî nasihatlerinde “Sahip çıkanla sahip olanın farkı şudur: Biri âdildir, diğeri zâlimdir” denmiştir. Başkalarına sahip olmaya kalkan, zalimliğe savrulur; onlara sadece sahip çıkan (hizmet eden, koruyan) ise Allâh’ın bir halimesini (yumuşak huyluluğunu) temsil eder.

Kulun Rabbi karşısındaki makbul tutumu, abdiyeti yani kulluğudur. Kul, aczini ve hiçliğini idrak edip Hakk’ın kudret eline teslim oldukça, ilahî kemâl sıfatlarından nasipdar olur. Bu, kula Allâh tarafından bahşedilen bir izzettir. Hadis-i kudside Cenâb-ı Hak, “Kulum nafile ibadetlerle durmadan bana yaklaşır, nihayet onu severim. Sevince de onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum…” buyurur. Buradaki teşbih, Allâh’ın o kulunu sevip koruması ve işlerinde onu muvaffak kılması demektir. Sûfîler bunu fenâ fi’l-Allâh ve bekâ bi’l-Allâh halleriyle açıklar: Kul kendi varlığında fânî olmuş, Allâh’la bâkî olmuştur. Böyle bir insana halk içinde “Rabbânî” denir. Zîrâ  o, ne yapsa Rabbinin rızası için yapar, ne dese Rabbinin ahlakıyla söyler. Onun merhameti Allâh’ın merhametinin, adâleti Allâh’ın adâletinin aynasıdır. Hz. Ali (kerrem Allâhu vechehu) buyurur: “İnsanlar ya Allâh’ın dininde sana kardeştir ya yaratılışta eşindir.” İşte bu nazarla mahlûkata bakan bir Rabbânî kul, yaratılanlara şefkat, muhabbet ve hizmetle muamele eder – tıpkı Rabbimizin bize karşı rahmet ve rızık ile muamele etmesi gibi.

Ulûhiyet vasfı ise tamamen Allâh’a hastır; kul ona asla ortak olamaz. Bu nedenle sûfîler, nefsin ulûhiyet sevdasına düşmesini “ene-l-Hak” fitnesi olarak görür ve bundan istiâze ederler. “La ilâhe illâ ente subhâneke inni küntü mine’z-zâlimîn” zikri, nefsin ilahlık tuzağından Allâh’a sığınma yakarışıdır. Her namazda okuduğumuz Fatiha’da “Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım dileriz” diyerek, Rabbimizden başkasına kulluk etmediğimizi ve asla kendi kendimizin ilahı olamayacağımızı ikrar ederiz. Allâh’a ulaşmak için Allâh’ın kuralları temel alınırsa Rabbânî olunur; şahsî kurallar temel alınırsa ilahlık iddiası olur. Eğer hayatı kafamıza göre yorumlayıp Esmâ’dan (Allâh’ın isimlerinden) istifade etmeden okuma yapmaya kalkarsak vehmi (kuruntuyu) canlandırır ve ulûhiyete, yani kendi ilahlığımızı ikrar etmeye doğru yol alırız. Bunun aksine, Esmâ-i İlâhiyye ile hayatı okumaya çalışırsak bu girift bilmeceden sıyrılır, hakikati olduğu gibi fehmederiz. Bu okuma tam olarak Rabbin adlarıyla olduğundan Rabbânî bir okuma olur. Rabbin adıyla okuyunca mevhum olanın içindeki mefhum fark edilir.

Görülüyor ki, insanın kurtuluşu ve kemâle erişi, rubûbiyetin sırrını anlamasındadır: Yani Allâh’ın terbiye ediciliğine teslim olmak ve O’nun ahlakıyla ahlaklanmaya çalışmak. Kişi nefsine ilahlık kondurmayı bırakıp Allâh’ın kulu olmayı kabul ettiğinde, aslında eşsiz bir izzete kavuşur. Artık o Allâh’ın halifesi olarak “emir ve irade tecellilerinin mazharı” olur. Fakat bu mertebeye gelen kişi dahi bilir ki fail-i hakikî yalnız Allâh’tır; kendisi Hakk’ın önünde secdede olan aciz bir abd-i fakîrdir. İşte Hazret-i İnsan, bu zıtların ahenkle birleştiği bir kemâl tablosudur: Hem “abd” (kul) hem “âyine-i Samed” (Allâh’ın Samed ismine ayna).

“Nebeun Azîm”: Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân ve Hazret-i İnsan

Kur’ân-ı Kerim kendisini tarif ederken نَبَأٌ عَظِيمٌ (nebeun azîm)”, yani “büyük bir haber” tabirini kullanır (Sâd 38:67). Bu ifade, Kur’ân’ın insanlık için taşıdığı muazzam hakikatin haberidir. Peki Kur’ân’ın verdiği büyük haber nedir? Bir sonraki ayet işaret eder: “Siz ondan yüz çeviriyorsunuz” (Sâd 38:68). Demek ki insanoğlunun pek çoğu, Kur’ân’ın müjdelediği bu büyük hakikate karşı gaflet perdesi içindedir. Sûfî tefekkür burada devreye girerek Nebe’-i Azîm kavramını Hazret-i İnsan’ın sırrıyla irtibatlandırmıştır. Şöyle ki: Büyük haber, insanın zâhiren farklı görünmekle beraber, onda âlemlerin Rabb’inin zuhur edeceği gerçeğidir. Nitekim melâmî meşrep sûfîler şöyle der: “Kur’ân kitabî ayetlerde birçok isimle anılmıştır… Bunlardan biri de büyük haber anlamına gelen Nebeun Azîm’dir. Mevzumuzun can damarını oluşturmakta bu kavram. İnsanın iki ciheti olduğunu –bunlardan birinin madde, diğerinin mana olduğunu– büyük haberin, yani müjdenin insanın farklı olup onda âlemlerin Rabb’inin zuhur edeceği gerçeği olduğunu [anlıyoruz]”.

Bu ifadeden açıkça anlaşılıyor ki sûfîler, Kur’ân-ı kerîm’deki “büyük haber”i, Hazret-i İnsan’ın taşıdığı büyük sır ile açıklamışlardır. Nasıl ki Kur’ân-ı kerîm, harflerden müteşekkil lafız kalıbı içinde ilahî manaları saklayan mucizevi bir hitaptır; aynı şekilde insan da et ve kemikten bir beden kalıbı içinde ilahî esmaları ve sırları taşıyan mucizevi bir varlıktır. Hatta eserde “Hazret-i İnsan ve Kur’ân ikiz kardeştirler” denilerek bu paralellik vurgulanır. Buyrulur ki: “Buradaki , bize Allâh Zülcelâl Hazretleri’nin kimliğinin göründüğü insan-ı kâmildir ki o da Kur’ân-ı Azîmüşşân olduğunu bildiriyor. Hazret-i İnsan ve Kur’ân ikiz kardeştirler.” Gerçekten de Peygamber Efendimiz (sallâllâhu aleyhi ve sellem)  hakkında “Konuşan Kur’ân” tabiri kullanılmıştır; çünkü o Hazret-i İnsan’ın kemâlini temsil ediyordu. Ve o (sallâllâhu aleyhi ve sellem), Kur’ân vahyinin taşıdığı büyük haberi en kâmil haliyle insanlığa tebliğ etti. Hem Kur’ân hem de Hazret-i İnsan, aleme hidayet rehberidir.

Ne yazık ki “büyük haber” karşısında insanlar ikiye ayrılır: Kimi onun kadrini bilir, kimi yüz çevirir. Sâd Suresi 68. ayette “Siz ondan yüz çeviriyorsunuz” buyrulması, insanların Hazret-i İnsan’ın sırrından ve Kur’ân’ın hakikatinden gaflet ettiğini bildirir. Nitekim birçok kişi, Hz. Peygamber’in (sallâllâhu aleyhi ve sellem) zâhirine bakıp “Bu bizim gibi bir insan, etten kemikten biri” diyerek onun taşıdığı nuru görememiştir. Allâh dostları için de durum böyledir: Onların sözleri ve fiilleri büyük haberler taşıdığı halde, bakan göz eğer gaflette ise onları sadece “birer varlık” olarak görür. Bu hali şöyle tasvir ederiz: “Onların sükûtları bile haber niteliği taşır. Lâkin bundan da yüz çevirenler vardır. Bu haberin büyüklüğüne varamayanlar, onların iç alemlerindeki enginliğe ulaşamayanlar, onları sadece et ve kemikten müteşekkil birer varlık sanmışlardır. Burunlarının önündekini göremeyecek kadar âcizlerdir.”

Bu büyük haberi idrak edemeyişin sebebi, mevhumun mefhum’a perde olmasıdır. Yani görünen suretin (mevhum) ardındaki mananın (mefhum) perdeliliği… İki insan, aynı velîye nazar etse; birinin gönül gözü açıksa onun bâtınındaki nuru görür, diğeri sadece suretini görür. Burada mesele, gözün hakikate nüfuz edebilmesidir. Rasulullah (sallâllâhu aleyhi ve sellem) bir duasında, “Allâh’ım, eşyanın hakikatini bana olduğu gibi göster” niyazında bulunmuştur. Bu, sûfîlerin parolası gibidir. Eşyanın hakikatini olduğu gibi görmek… Zîrâ  eşyanın zarfı, dış görünüşü hakikatine perdedir… Elbisenin tene, tenin de cana perde olması gibi, eşyanın görünüşü –yani mevhumu– hakikatine, mefhumuna perde olmuştur” denilmiştir.

Bu perdeliği kaldırmanın yolu, “Rabbin adıyla okumak”tır. “İkra’ bismi Rabbik” emrinin işaret ettiği üzere, insan eşyayı ve olayları Rahman’ın isimleriyle ve vahyin nuruyla okursa, mana kapıları aralanır. Aksi halde kendi vehmi ve nefsiyle okumaya kalkarsa karmakarışık zanlar içinde boğulur. Melâmeti deyişle: “Esmâ-i İlâhiyye ile hayatı okumaya çalışırsak bu girift bilmeceden sıyrılır, hakikati olduğu gibi fehm ederiz… Rabbin adıyla okuyunca mevhum olanın içindeki mefhum fark edilir”. Yani bir nesneye, bir insana veya bir âyete sırf zâhirine bakarak değil de “Bu acaba hangi ilahî ismin tecelligâhıdır?” nazarıyla bakabilirsek, perde arkasındaki anlam belirmeye başlar. Bu da ancak gönül safâsı ve takva ile mümkündür. Takva, sathî olarak “korunma bilinci” demektir ama bu kaba kaçınmalarla değil, nezaket ve basiretle kazanılır. Kalp Allâh’a karşı takvalı olduğunda, eşya hakkındaki marifet de ziyadeleşir.

Kur’ân-ı Kerim bir zâhir (dış anlam) ve bir bâtın (iç anlam) taşır; hatta bâtınının da yedi kat derin anlamları vardır, denilir. Hazret-i İnsan da tıpkı böyledir: Onun zâhiri toprak, bâtını sırdır. Kur’ân için “nebînin (sallâllâhu aleyhi ve sellem) mucizesi” denir; Hazret-i İnsan da “kâinatın özeti, hatta özü” dür. Biri Allâh kelamı, diğeri Allâh kudretinin kemâl tezâhürüdür. Bu ikisi ikiz kardeş gibi görülebilir. Büyük şair ve mutasavvıf İkbal, cevher ve suret metaforuyla bunu dile getirir. Der ki: Kur’ân “haber” ise, insan “bu haberin muhatabı ve hayata geçiricisidir.” Hazret-i İnsan öyle bir mücevherdir ki, onun özündeki cevheri fark edemeyenler, yaratılışın büyük haberinden mahrum kalırlar. Bu yüzden Cenâb-ı Hak Kur’ân’da defaatle insanın şerefine ve sırrına dikkat çeker: “Andolsun, biz Âdemoğullarını şerefli kıldık…” (İsrâ 17:70). “Kendi ruhumdan üfledim” (Hicr 15:29). “Kâinâtın emaneti insana tevdi edildi” (Ahzâb 33:72). Peygamber Efendimiz de Hazret-i İnsan hakikatine bizzat misâldir; O’na hitaben “Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım” kudsî sözünde, insanlığın zirvesi olan Hz. Muhammed Mustafâ (sallâllâhu aleyhi ve sellem)’in yaratılış gayesi olduğu vurgulanır.

Sözün özü: Beşer’in hamuru topraktan yoğrulmuş olabilir, ama onda ilahî nefha vardır. Kendi varlığımızın görünenine takılıp kalmayalım; asıl maksat, Hazret-i İnsan cevherini ortaya çıkarmaktır. Bunun yolu, Allâh’a samimiyetle kulluk etmek, nefsi arındırmak, ahlakı güzelleştirmek ve her şeyde Hakk’ın yüzünü görmeye çalışmaktır. Gönül aynasını ne kadar cilalarsak, içindeki Hazret parıltısı o kadar tezâhür eder. Gönlümüze O’ndan başkasını doldurmazsak, O da kudsî ruhuyla tecelli edip bizi kemâle erdirir. Unutmayalım ki “Pâdişâh konmaz saraya, hâne mamur olmadan”. Gönül sarayımızı temizleyelim ki Sultan-ı Zülcelâl orada tecelli buyursun:

Sür çıkar ağyârı dilden, tâ tecellî ede Hak
Pâdişah konmaz saraya, hâne ma’mur olmadan

Bu beytin işaret ettiği gibi, kalpten “ağyâr”ı (Allâh’tan gayrı ne varsa) çıkarabilirsek Hak tecelli edecektir. İşte tesviye’nin özü de budur. Allâh Teâlâ bizleri nefis tezkiyesinde muvaffak kılsın; bizleri sırat-ı müstakîm üzere, Hazret-i İnsan makamına doğru seyreden dengeli, hikmet, iffet ve şecaat sahibi kullarından eylesin. Kendi nefsimize değil, Rabbimize kul olmayı nasip etsin. Emanetini Hakkıyla taşıyan, büyük habere mazhar olan bahtiyarlardan olalım... Âmin!

KZ

31 Temmuz 2025 Perşembe

Taklid - Tahkik


Taklit aklın bastonudur, marifet ise kalbin kandilidir.


Taklit aklın bastonudur” kısmı, sanki şu mânâya nazırdır: Akıl kendi başına yürümekte acze düştüğünde, başkalarının izini sürerek ilerler. Taklit, burada bir baston gibi aklı destekler; ama bu destek, bir vuslat değil, bir hazırlıktır. Bastonla yürüyen bir kimse, ya yürümeyi öğreniyordur yahut ayakta durmak için bir desteğe muhtaçtır. Aklın tek başına hakikate ulaşamayacağını, ancak rehberlikle, yani başta taklitle yola koyulacağını izhar eder. Tasavvufta bu ‘Feyz-i Mukaddes’ olarak tesmiye edilir. Zira feyz-i mukaddes, umumîdir; her varlık ondan nasibini alır. Hakk Teâlâ’nın, yaratılmışlara olan ilk tecellîsi, en genel zuhurdur. İlmin ilk mertebesi olan taklit, bu umumî feyze benzer; kişi aklıyla, çevresinden ve örnek aldığı zatlardan nasiplenir. Baston gibi bir dayanak arar; bu dayanak, ya bir mürşid-i kâmildir ya da bir mektep, bir usuldür. Taklit burada feyz-i mukaddesin zahir tecellisidir; her aklî idrak, bu feyzle yola çıkar.


Marifet ise kalbin kandilidir” cümlesi, tasavvufî seyr-i sülûkün tam kalbinden doğmuş bir nurlanmadır. Marifet, aklın değil kalbin işidir. Ve bu kandil, bir harici ışıktan ziyade, içte yanan bir nurdan doğar. Kandil, yol gösterir ama aydınlığı içeriden gelir; zira marifet, Allah Teâlâ’nın kulunun gönlüne attığı bir sırdır. Bu yüzden marifet ehli, taklitten sıyrılmış, tahkike ermiş kimsedir. Sûfîlerin indinde buna ‘Feyz-i Akdes’ denir. Çünkü  feyz-i akdes, seçilmiş gönüllere hususî gelen ilahî nurdur. Herkes o feyze mazhar olamaz; bu ancak ihlâs, takvâ ve seyr u sülûk neticesinde kalbe doğar. Kalbin kandili, bu feyz ile yanar. Yani marifet, aklın değil, kalbin nasibidir; çünkü akıl ancak mukaddes feyze muhataptır, marifet ise akdes feyzin sırrıdır.


“Akılla bulsaydık aşkı, herkes filozof olurdu; oysa aşk, gönül işidir.” diyen ne güzel demiş. Bu iş, aklı başında olanların değil gönlü başında olanların işidir zîrâ, 


Taklit, kalabalığın yoludur; marifet, yalnızların. Baston çok elde gezer; fakat kandil, sadece yanan yüreklere verilir.

31 Mart 2011 Perşembe

Bilinmek İstedim

Bilinmek İstedim...

“Bilinmek istedim…” Bilinmek; bilmek sözcüğünün edilgen halidir. Eş anlamı; anlaşılmak, öğrenilmektir. Bilinmeyenin yani meçhulün bilinmezliği cehalettir. Bilindik ise malumdur, bilinendir. Buraya kadar Türkçe düşündük ve yorumladık. Hâlbuki bu söz Peygamber Muhammed Mustafa’nın ağzından çıkan bir “Hadis-i Kutsi”dir. Arapça orijinal metninde “Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim.” bilinmek olarak tercüme edilen kelime aslındaع-Ayın”, “ر -Ra, “ف- Fe” harflerinden oluşan “عرف -Arife”dir ve hadisteki okunuşu ise “U’rafe” olan kelimedir ki, bu sadece bilinmek olarak tercüme edilemez.

İrfan kelimesi bilme, anlama ve tanıma olarak Türkçemize geçmiştir. Arif, maruf, irfan ve ma’rifet kelimeleri bu asıldan gelir. Kök harfleri “Ayın”, “Lam”, “Mim” olan “Alime, ilm” ise bilmektir. Burada “İlim” yerine irfan kökünden gelen “U’rafe” kullanılması çok anlamlıdır. Çünkü “ilim”de tam anlamıyla kavramak, kuşatmak, tüm detaylarına hâkim olmak anlamı varken “İrfan” kelimesinde bu anlam yoktur. O yüzdendir ki Allah’ın 99 isminden biri “Alîm” iken irfan sahibi anlamına gelen Arif ismi Allah için kullanılmamıştır. Çünkü asıl olarak irfanın bidayetinde cehl yani cehalet vardır ve bu cehaletten kurtulmak için de bir terakkiye ihtiyaç vardır. Yani bir tarife göre; arif olmak söz konusudur. “Arife tarif gerekmez” sözü “arif olduktan sonra ona bir şey anlatmaya gerek yoktur” demektir. Arif ancak bir tarif sonucu arif olmuştur. Onun için:

Tarif olmasa bir cana, arif olmazdı,

Arif olmasa bir can, ma’ruf olmazdı.


denir.

Buraya kadar anlatmak istediğim; bir taraf karanlığı, cehaleti yani meçhulü gösterirken diğer taraf aydınlığı, bilmeyi, yani marufu gösterir. İşte bu noktada durup baktığımızda, bizi hedefe ulaştıracak bir tarife ihtiyacımız olduğunu görürüz. Aslında tarif ortadadır. Hatta o tarifin içindeyiz. Tarif evrenin bizatihi kendisidir. Kişi, evrene bakarak kendinden kendine yapacağı bu yolculuğu gerçekleştirmelidir. O yüzden bu kâinat yaratıldı ve biz buraya gönderildik. Kendimizi bilmemiz için bu kevn ve fesad(yap-boz) âlemine geldik. Bu âlemin sebep sonuç ilişkileri ile donatılmış hatta bu düzeneğe göre yaratılmış olmasının muhakkak bir sebebi olmalıydı. Tanrı bu âlemi tarif edilemeyecek bir şekilde yaratmaya kadirdi. Ancak o zaman biz, farkına varamaz, idrak edemez, göremez-bilemezdik. Hâlbuki bizden istenilen bakmak değil görmekti. Görmek demek parçanın bütündeki yerini, önemini ve özelliğini fark etmek demektir. Bilmek demek en ufak parçanın bütüne nasıl bağlandığını kavramak demektir. Bütün(küll), parçaların(cüz) tesadüfen veya rast gele bir araya gelmesiyle oluşan bir yapı değildir. Amaç, bütünle parça arasındaki ilişkiyi araştırmaktır, var olan estetiği, simetriyi, ahengi yakalamaktır. İşte modern bilim bunu gözler önüne sermeye çalışırken tasavvuf ehlide evreni bilmenin ne anlama geldiğini şu veciz ifadeyle anlatmıştır “Her kim kendini bildi-tanıdı, muhakkak o rabbini bildi-tanıdı.” Yani tarifi okuyarak evreni tanırken esasında kendimizi tanımaktayız. Kendimi tanıdığımız zaman da Yaratıcımızı tanımış oluyoruz.

Konuyu toparlayarak “Tarif bilim insanlarının evren ve yaratılış hakkındaki itiraflarıdır.” diyebiliriz. Şimdi de “tarif”ten “itirafa” geçtim. İşin ilginci ikisi de aynı kök olan “arife”den geliyor. Sanırım konu bir hayli uzun olacak. Olsun yine de yazma gayretindeyim. Gecenin bir vakti teleskopumla uzaya uzun uzun baktıktan sona tekrar bilgisayarın önüne gelip “Şimdi nerede kalmıştım?”diye kendi kendime sormayı çok seviyorum. Evet neredeydik? İtirafta kalmıştık. Yalnız itirafa geçmeden önce bir ayet zikretmek istiyorum. Çünkü bu itirafları bağlamak istediğim bir hakikat var -nasıl da kelimeler yerli yerini buluyor. Buluyor; çünkü söz manaya tabidir. Bunu niçin söyledim biraz sonra aktaracağım ayette geçen “Hakk-Hakikat” kelimesine dikkat ediniz, vurgulamamın sebebi var.

“Allah gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Şüphesiz inananlar için bunda deliller vardır.”[1] Evet, şimdi bilim insanlarının itirafları deliller oluyor. Peki, “hak olarak yaratma” ne oluyor? Hassas dengeler oluyor. Yani bilimcilerin itiraf ettikleri gerçekler, itiraf edilenler oluyor. Bu hassas dengeler çok önemlidir. Bilim camiasında evren sabiteleri olarak anılırlar ve hepsi irrasyonel sayılardır. Kendi içinde bir döngüsü olmayan, asla tekrar etmeyen, sonsuza kadar giden sayılardır. Bunların irrasyonel sayı olmaları bile yeterince anlamlı ancak bundan, başka bir yazı konusu oluşturmak istediğimden burada sadece teğet geçiyorum.

Lügatte “Hak” kelimesi gerçek, doğru anlamına geldiği gibi; hakkaniyet, hukuk, adalet, mizan, ölçü, ahenk ve uyum anlamlarına da gelmektedir. Şimdi neden “hak olarak yaratma” ifadesinin üzerinde durduğumu anladınız sanırım. Sıra geldi bilim insanlarının bu ahengi, bu ölçüyü bu mükemmeliyeti itiraf edişlerine. Hepsini burada anıp sizi sıkmayacağım sadece önemli bulduğum bir kaçını paylaşmamın yeterli olacağı kanısındayım.

Sir unvanı ile anılan kozmolog Martin Rees “Bir helyum atomunun çekirdeği, kendisini oluşturan 2 proton ve 2 nötrondan meydana geliyor. Çekirdeğin kütlesi, bu ikisinin %99, 3’ü kadar. Geriye kalan %0, 7’si ise ısı şeklinde dışarıya salınıyor. Helyum, yıldızların sıcak merkezinde muazzam sıcaklık ve basıncın tetiklediği termonükleer tepkimelerle birleşen hidrojen çekirdeklerince oluşturuluyor. Yani hidrojen atomları birleştiklerinde kütlelerinin 0.007’sini enerjiye dönüştürüyor. Bu sayı bir atom çekirdeği içindeki parçacıkları, birbirine yapıştıran kuvvetin (güçlü çekirdek kuvveti) bir türevidir. Peki, bu niye bu kadar önemli? Bu sayı birazcık daha küçük, örneğin 0.006 olsaydı, bir nötron protona (hidrojen çekirdeği)bağlanamaz ve evren yalnızca hidrojenden oluşurdu. Anlamı: Ne kimya dediğimiz süreç, ne de yaşamın varlığı oluşurdu. Tersine 0.008 olsaydı, bu kez büyük patlamada muazzam ölçülerde üretilen hidrojenden tek bir atom bile geriye kalmazdı. Yine sonuç: ne güneş sistemi ne de yaşam oluşurdu.” demiştir. Martin Rees:

“Atomları dağılmaktan kurtaran kuvvet, artı yüklü çekirdekle eksi yüklü elektronların birbirini etkiledikleri elektromanyetik kuvvettir. Hepimizin yakından bildiği bir de Newton’un o ünlü kütle çekim kuvveti var. Yalnız Newton’un çekim yasası, elektromanyetik kuvvetin yanında son derece küçük. Eğer kütle çekimine örnek olarak ‘1’ dersek, atomu bir arada tutan kuvvet bundan tam olarak ‘1039’ kat daha fazla. Eğer bu oran, şimdikinden biraz daha küçük olsaydı, minicik bir evren ortaya çıkardı.” [2] Dedikten sonra Stephen Hawking bu sonuca şunları eklemektedir. “Eğer elektronun yükü, az bir farkla başka bir değerde olsaydı, yıldızlar, hidrojeni yakıt olarak kullanamaz ve sonuçta ışıldayamazdı. Böyle bir durumda patlayarak ölüme giden yıldızlardan arta kalan demir, fosfor gibi hayat için gerekli olan ağır elementleri de üretilemezdi. Sonuçta hayat gerçekleşmezdi. Doğadaki bu sabitelerin çok dar bir aralık içinde bulunması, canlılığın oluşmasında temel şarttır. Yüksek bir imkânsızlık halinde hayatın yaratılması belki de çok akıllı olan Tanrı’nın mükemmel bir ayarlamasıdır.“[3]

Evrende olan bunca fenomeni görüp de hayret etmemek elde değildir. Bu hayret bizi bu âlemde mümkün kılan en özel durumumuzdur. Hayretin olduğu yerde merak ve soru hemen yerini almaktadır. Merak ve soru ise hayatımızı daha anlaşılır kılmaktadır. Çünkü sorguladığımız kavramlar bizim niteliğimizi belirler. Nitelendirerek, etrafımızı anlamlandırma çabamız bizi de manalandırmaktadır. Zaten bu olayları takip eden kişiler kutsal kitaplarda övülmektedirler. Nitekim Kur’an da bu övgü şöyledir:

“Onlar ayakta, otururken ve yanları üzerine yatarlarken Allah’ı hatırlarlar(anarlar), göklerin ve yerin yaratılışı hakkında fikir yürütürler. Sonra da ‘Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın’.” (Ayette “boşuna” olarak anlam verilen ‘batılen’ kelimesi geçmektedir. Bu kelime: saçma sapan bir halde, başına buyruk anlamlarını da içermektedir.) “ ’Seni tüm noksanlıklardan tenzih(beri) ederiz. Bizi ateşin azabından koru’ derler. ” [4]

Bu kişiler uzay fenomenleri içinde kendilerine ateşin, yani bir gök felaketinin isabet etme ihtimalinin ne kadar yüksek olduğunun farkındadırlar. Bu sebepten Rablerine sığınarak ateşin onlara zarar vermemesini niyaz etmektedirler. Ayrıca bu insanların binlerce sene önce gelmelerine rağmen bunca detayı biliyor olmaları da çok ilginçtir. Dikkatinizi çektiyse ayetin başında bu nevi insanların tasvirleri yapılmıştır. Ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarak devamlı surette Rableriyle birlikte olabilen kişiler olarak övülmektedirler. Burada Mevlana’ya sorulan bir soru aklıma geldi. Yüce şahsiyete “Namaz ne zaman başlar?” diye sormuşlar. O da “Selam verdikten sonra” demiştir. Her dem yaratanı düşünmek bu olsa gerek, yani selam verdikten sonra başlayan ve devam eden hiç bitmeyen bir namaz; “hayat namazı”. “Onlar namazlarında süreklidirler”[5] ayetinden murat buna işarettir. Ve bu insanlar her dem Hakkı anarlarken, O’nunla hasbi hal içindeyken evreni ve yaratılışı üzerine de fikir yürütüyorlarmış. İşte bu hal; Hakk’la olmak, Hakk’lı olmak, Hakk olarak bakmak demek oluyor. Bu bakışla bakıldığında koca kâinat kavranabilecek bir hal alıyor. Nitekim evren bilimcilerine göre evren, bilinmek istemiş. Bakınız ünlü fizikçi Freeman Dyson ne demiş: “Eğer evreni dikkatle incelersek, fizik ve astronominin beraberce, sanki bizim dünyaya gelişimizi biliyorlarmışçasına mükemmel bir ahenkle, bizim için çalıştıklarını hayretle anlarız.“[6] Güzel demiş.

İsterseniz bilim insanlarının itiraflarına biraz daha devam edelim. Nobel ödüllü kozmolog Steven Weinberg eserinde evrenin niçin böyle olduğu sorusuna şu cevabı vermiştir. “Böyle olması gerektiği için böyle oldu. Aksi halde, evrende bu soruyu soracak hiç kimse olamazdı”[7] demiştir. Her konuda ihtilafa düşen bilim insanları bu konuda sözleşmiş gibi konuşurlar. Bakın şimdi sizlere “Tanrı ve Bilim” kitabının sahibi Fransızların ünlü düşünürü ve bilimcisi Jean Guitton’dan bir alıntı yapacağım. “Evren, düzenli bir maddenin, sonra yaşamın, en sonunda da bilincin ortaya çıkmasını sağlamak için titizlikle ayarlanmış gibi görünüyor. Aksi halde gök fizikçisi Hubert Reeves’in dediği gibi ‘Bunlardan söz etmek için şimdi burada bulunamazdık’ dahası var: Evrensel büyük değişmezlerin biri-örneğin yerçekimi sabiti, ışık hızı ya da Planck değişmezi- başlangıçta, en ufak bir değişime uğrasaydı, evrenin canlı ve zeki varlıklar barındırmak için hiçbir şansı bulunmaz, hatta belki de evrenin kendisi ortaya çıkmazdı. Bu şaşırtıcı ayarlama rastlantı eseri midir? Yoksa bir ilk nedenin iradesinden, bizim gerçekliğimizi aşan bir düzenleyici akıldan mı doğmuştur.”[8]der. İşte bu irade Kur’an’da şu şekilde ifade edilmektedir: “Onun emri bir şeyi irade ettiğinde o şeye sadece ‘Ol’ der, o da oluverir.“[9]

Fransız bilimciden çok seneler sonra Stephen Hawking daha kesin bir ifadeyle “Evren Big Bang denilen yaratılış anından beri kritik bir hızla genişliyor. Büyük patlamadan bir saniye sonra, evrenin genişleme hızı, yalnızca yüz bin milyon kere milyonda bir oranından az olsaydı bile, evren daha bugünkü büyüklüğüne erişemeden çökmüş olurdu…”diyor ve devamla “Evren niçin gördüğümüz gibi özelliklere sahip? Başka türlü olsaydı, biz burada olamazdık.”[10]diyerek son noktayı koyuyor.

Tüm bu anlattıklarımdan kasıt: kendimizden kendimize yapmamız gereken yolculuğu gerçekleştirirken evrene bakıp ondan azami faydayı nasıl sağlayabilirimi bulmaktır. Evren ve âlem aynı anlamda kullanılan kelimelerdir. Evren Türkçe, Âlem Arapçadır. Anlamı: bayrak, sancak, nişan alamet anlamına gelmektedir ki bu perspektiften bakıldığında alametler yani nişanlar bize gerçeği tarif etmektedir. İşte meramım bu tarifi okuyabildiğimiz kadar doğru okuyabilmektir. Zaten insanlık bir gün bu hakikatleri tam anlamıyla okuyabilecek ve tarifi görebilecektir[11]. Bilimciler de evreni anlatarak esasen kendimizi bize tarif etmeye çalışırlar. Yeri gelmişken bir yol ehlinin şiirini sizlerle paylaşayım.

Kâinata bir bak âdem çün oldu

Âdemsiz âlemler kâinat olmaz,

Bu âdem, âleme, Âlem âdeme

Oldular ayine bakansız olmaz

Evet, bizim burada olmamız gerek. Bu evrende, tam da ait olduğumuz bu yerde. Evrenin harikuladeliğine şahit olmamız lazım. Çünkü evrenin bir amacı var ve o bu amacı gerçekleştirmek için kurgulanmış. Bize düşen o tarifi okuyabilmek için gözlemlemek. Böylece evrenin amacı gerçekleşecek, matlup olan biz insanın kâinata müjdesi verilmiş olacak. Zaten kâinata beşeriyetin gelmesinin anlamı bu değil midir?

Beşer kelimesi Arapçadaki “Büşra” kelimesiyle aynı kökten gelmektedir. Büşra da müjde anlamındadır. İki kelimenin de aynı kök kelimeden gelmesi çok manidardır. İnsan olmadan önceki ilk durağın beşeriyet olarak isimlendirilmesinin amacı budur. Bu hal bizim diğer canlılarla aşağı yukarı aynı biyolojik kaderi paylaştığımızı göstermektedir. Ancak beşerin büyük bir sorumluluğu vardır ki o da yüce yaratıcıyı tariflere bakarak tanımaktır.

İnsan tarifleri iyi anlayıp yorumladıktan sonra evrenle ünsiyet(kaynaşarak) kurarak Rabbini tanımaya başlayacaktır. Bu yüzden Hz.Muhammed “Rabbim, bana eşyanın hakikatini olduğu gibi göster.” diye dua etmiştir. Evreni ne kadar tanıyabilirsek kendimizi de o kadar kavrayabiliriz. Bundan dolayı yol ehli “Beşeriyet, kâinata insanın müjdesidir.“ demiştir. İşin ilginci insan kelimesinin anlamının ünsiyet olduğu görüşünde olanlar vardır. Tüm kâinatın insanoğluna musahhar(amade) kılınmasının nedeni; insanın evrenle ve Rabbiyle gerçek anlamda ünsiyet kurabilecek yegâne varlık olmasıdır. Bu ünsiyetin amacı da O’nu tanıması ve bilmesidir. Yeter ki bilinsin. O yüce yaratıcı bilinsin.

Bu noktadan yola çıkarak, kâinata bu denli zeki, anlayışı güçlü, onu idrak edebilecek nitelikte bir varlık olan insanın gelmesi kesinlikle kutsal bir kurgudur. Her kurguda takdir edilen bir plan vardır. Nitekim Prof.Ted Harrison bu plan hakkında “Evrende Big Bang’in iki binde bir saniyesi içinde bütün bir kozmik tarih belirlenmiştir.”der. Yani her şey bir plan dairesinde gerçekleşmiş ve gerçekleşmeye devam etmektedir. Şimdi de kurgunun büyüklüğünden bahsetmek istiyorum. Kozmos kitabının yazarı ünlü Carl Sagan şunları söyler “Evren içinde evren bulunması, aşağı doğru bir hiyerarşi oluşturduğu gibi, yukarı doğru da oluşturur. Bu hiyerarşi sonsuza kadar gidebilir. Bizim bildiğimiz galaksiler, yıldızlar ve gezegenler ve insanlardan oluşan evrenimiz bir üstteki evrenin tek ve temel zerreciğinden biridir. Tıpkı sonsuz bir merdivenin basamağı gibi.”[12] Sanırım kurgunun ne kadar büyük olduğunu gördünüz. Aynı konu hakkında Hz.Muhammed “Yedi kat gök ile yedi kat yerin Kürsî yanında büyüklükleri, ancak bir çölün ortasına atılmış bir kapı veya yüzük halkası gibidir. Arş’ın da Kürsî’ye göre büyüklüğü, o çölün o halkaya nazaran büyüklüğü derecesindedir.”[13] buyurmuştur.

Fizikçiler tuhaf insanlardır. Devamlı denklemlerle uğraşarak kendileri gibi tuhaf sonuçlara ulaşırlar. Bu sonuçlardan belki de en tuhafı evrendeki maddenin kütle hesabıdır. Evrende 1080 adet parçacık (proton-nötron-elektron) bulmuşlar. Küçük olan büyük olanı kuşatamaz, bunu hepimiz biliriz. Hacmi büyük olan küçük olanı ihata eder. Hani nam-ı diğer bir deyiş vardır. “Büyük balık küçük balığı yutar.” Tam da yerinde bir deyiştir. İnsan bakıldığında şu koskoca evrende mini minnacık bir zerre, bir benek gibi gözükebilir. Ancak son zamanlarda bilimciler hiç de böyle düşünmüyorlar. İnsanın içine koskoca bir kâinatın sığabileceği gibi bir düşüncenin altını çiziyorlar. Prof.Francis Crick ve Dr.Watson’un büyük katkılarıyla DNA’nın sırlarına doğru yapılan yolculukta bilimcilerin, insan olgusunun gizemine hayreti daha da artmıştır.

İnsan vücudunda 20 adet aminoasit vardır. “Eee” demeyin. Bu, şu demektir: 20 adet aminoasitle her biri 100 halkalı enzim kombinasyonu oluşturulur. Bu da evrendeki tüm atomların sayısından daha fazla bir sayıdır. Şimdi, küçük olan büyük olanı ihata etmiş olmuyor mu? Hangisi büyük? Bu bilimciler zaten kafa karıştıran sonuçlar bulmuyorlar mı? Şu uçsuz bucaksız evrenin bir zamanlar bir atomun çekirdeğinden bile küçük bir alanda (10-33 cm2) olduğunu söylemiyorlar mı? Demek ki büyüklük ve küçüklük yani hacim aslında çok da anlamlı bir kavram değilmiş. Hacim dendiğinde mekân akla gelir. Bakın Fransız bilimcilerden Henry Poincare mekânla ilgili olarak neler söylüyor.

“Mekândan söz eden bir kimse, anlamı olmayan bir söz sarf etmiştir. Ben, Paris’in belli bir noktasında, örneğin Pantheon Meydanı’ndayım ve kendi kendime ‘Yarın buraya tekrar geleceğim.’ diyorum. Bu tamamen anlamsız bir söz. Çünkü şu andan yarına kadar iki milyon kilometreden fazla yer değiştirecek olan yer yuvarlağı, kendisiyle beraber, Pantheon Meydanını da beraberinde sürükleyerek hareket edecektir. Aslında bu tez de anlamını yitiriyor. Çünkü dünyamız iki milyon kilometrelik hareketi, güneşe göre yapmıştır. Oysa güneş de Samanyolu galaksisi içinde yer değiştiriyor. Samanyolu’nun kendisi de, kendi ekseni etrafında dönüşünü hiç aksatmadan sürdürüyor. O halde Pantheon Meydanı’nın bir günde ne kadar yer değiştirdiğini nasıl hesaplayacağız? Aslında ben gerçekte, yarın hiçbir zaman Pantheon Meydanı’na gitmiş olmayacağım.”[14]

Bu arada, gidilen yerin değişmesi gibi gidenin de bir değişimi vardır, o da sabit durmaz. Bakın biz de nasıl bir değişim içindeyiz. Yetişkin bir insanda 100 trilyon hücre var ve bu hücrelerin büyük bir çoğunluğu yarına kadar ölmüş olacak. Her dakika 300 milyon hücremizin ölüp yerine yenilerin geldiğini düşünürsek nasıl bir değişimin içinde olduğumuzu görebiliriz. Felsefecilerin “Bir insan bir nehirde ancak bir kere yıkanabilir.” Sözü ve “Bir kişiyi sadece gördüğünüz an görmüşsünüzdür, ertesi gün o kişi aynı kişi değildir. Bir sürü tercihler yaparak değişmiş biri olarak karşımıza çıkar.“ sözlerini de düşünürsek bunca değişkenin içinde neyi referans alacağımızı çok iyi bilmemiz gerekmektedir.

Bakın neler neler öğreniyoruz. Bilimciler ve düşünürler sayesinde şu küçük hacmiyle insan neler öğreniyor! Bu bilimciler ve düşünürler sadece akıllarıyla ilerlemiyorlar, onlar ortaya yüreklerini de koyuyorlar. Birkaçının hayatını okuduğunuzda bunu rahatlıkla görebilirsiniz. Bunca bilgi sadece salt akılla öğrenilemez çünkü. Aklın sınırı vardır, o sınırı devamlı aştıracak bir yürek gereklidir. O yüzden “Aklın sınırı, gönlün sızısı vardır.” denmiştir. İşte, bu sızı aşka dönüşerek, uğraştıkları mesleklere sirayet eder. Bu sezgi ve aşk sayesinde insan evreni çözümleyebilir ve kendini esaretten kurtarabilir. Şayet bir gün bu evreni tam anlamıyla çözümleyebilirsek -ki bu mutlaka olacak- o gün içimizdeki cevherin ne olduğunu göreceğiz.

Peki, içimizdeki cevher nedir? Bunca bilince sahip olan biz, gerçekte kimiz? Tabiî ki O’nun en muhteşem tezahürüyüz. Ehli tasavvufun çok manidar bir deyişi vardır. “Bab-u Rahmani Kalb-u insani- Allah kapısı, insan kalbidir.” İşte bu bilince sahip olan bir insan evreni tam anlamıyla kavrayıp kuşatarak gerçeğe, Hakk’a açılan kapıya erişir. Bu, ayrılık ateşinin insanı yakıp kavurması sonucu olacaktır. O’na olan yolculuğu, O’nu anlama -zatını değil- varlığını bilme anlamında olacaktır.

Varlığını bilmektir bilmeden kasıt
Yoksa Zat'ını bilmek değildir, sözden kasıt

denmesinin sebebi budur.

Tüm bu hakikatlerin önüne çekilmiş olan perdenin ardındaki gerçeği görebilmek için bir ayrılık ateşi gerekiyordu. İnsanoğlu’nun doğasındandır ancak yitirdiğinde kıymetini bilir. Böylece sazlıktan koparılarak yapılmış ney misali bu âleme göçtük. Ayrılık ateşini Mevlana’dan güzel kim ifade edebilir ki;

Beni bir sazlıktan kestiklerinden beri, kadın erkek bunca insan feryadımdan inledi.

Ayrılık acılarıyla parça parça olmuş bir kalp isterim; ta ki iştiyak derdini şerh edebileyim.

Aslından, vatanından uzaklaşmış olan kimse, o vuslat zamanını bekler durur.

Ben her cemiyette, her mecliste ağladım, inledim durdum.

Kötü halli olanlarla da düşüp kalktım, iyi halli olanlarla da.

Herkes kendi zannınca benim dostum oldu, ama kimse derunumdaki esrarı araştırmadı.

Benim esrarım, feryadımdan uzak değildir. Fakat her gözde onu görecek nur,

her kulakta da onu duyacak kudret yoktur.

Beden ruhtan, ruh da bedenden gizli değildir; lakin canı görmeye herkes için izin yoktur.

Bu ney’in sesi ateştir. Onu hava sanma; kim ki bu ateşi tatmamıştır o kimse yok olsun!

Nereden nereye ulaştık. Bir tariften yola çıktık. İtirafların en büyüğü olan; hasretin itirafına ulaştık. Yanında O’nu bilseydik, tanımış olsaydık tüm bu feryatlar ve itiraflar çıkar mıydı? Çıkmazdı elbet. Şems gitmeseydi Mevlana’yı kim tanırdı? Mesnevi’yi kim okurdu? O ateş buralara kadar gelip bizi de kavurur muydu? Kavurmazdı elbet. Olan olması gerektiği gibi oldu. Bize düşen de tarif oldu. Hem anlamak için tarif hem de anlatmak için. Velhasıl her halükarda tarif gerekliydi. Verildi…

Şimdi O’ndan ayrı düştük tariflere sarıldık. Hakk’ı görmek ona kavuşmak için sarıldık. Ayrılık ateşi Arifi yaktığından Marufuna tabi oldu. İşte buraya da “Vav”ın “He”ye tabi oluşu denildi. Okunuşu ise kâinattaki tüm seslerin birleşmesinden ortaya çıkar:

Hu


“Hu” nun ne anlama geldiğini ifade etmek istiyorum. İki harften oluşan bu kelime mutlak varlığı yani vücudu ifade etmek için kullanılır. Tekilliği ifade eden ilginçtir ki iki harftir. Biri “güzel he” dediğimiz Lafzatullah’ın (Allah’ın lafzı) son harfidir. Güzel denmesinin sebebi bundandır. Diğeri ise velayeti, halife olan İnsan-ı Kamil’i yani Hz.İnsanı temsil eder. Ve sanki vuslat vaki olmuş gibi “güzel he” ye “vav” tabi olmuş, ona katılarak o mutlak varlığı temsil etmiştir. Kemalat ikilikledir. Çünkü bir ancak bir başka bir ile bilinebilir. Öyle ya, BİR’in bilinmesi için önce o BİR’in olması sonra bir başka birin olup, onun da asıl BİR’i bilmesi gerekir ki bilen, bilinen ve nihayet bilme eylemi gerçekleşsin. Etken, edilgen ve etki gibi. Bir fiilin gerçekleşmesi için failin ve mefulün olması gereklidir. Failsiz bir meful ve mefulsüz bir fiil olamaz. Bunlar birbirine bağlıdır ayrılamazlar. O bilinmek istedi ve talep ettiği için matlup (istenilen-arzulanan) insanı yarattı “Bizler talip değiliz, matlubuz.” sözünün anlamı da daha iyi anlaşılıyor. İşte bu kâinata insan olmanın müjdecisi olan beşer (beşeriyet) ancak Hakk’ın nazarında matlup olmayı istemelidir. Çünkü insan olarak doğulmaz insan olunur. Tarifi okuyarak olunur. Evren ve içindeki her şeyle barışık olarak yani ünsiyet kurarak olunur. Böylece talip ile matlup arasındaki perde aralanır.

Perde demişken Tanrı ve Bilim adlı kitabında Jean Guitton “Ayrıca unutmamalı ki, evrenin ortaya çıkışından söz etmek, bizi şu kaçınılmaz soruya götürecektir: ilk ‘gerçeklik atomu’ nereden geliyor? Öyleyse bugün hemen hemen tümüyle bir giz içinde iki sonsuza doğru uzanan bu uçsuz bucaksız kozmik örtünün kökeni nedir?”[15] diyerek ilginç bir noktaya dikkat çeker. Hoş, tasavvuf ehli bu tanımı nice seneler önce yapmıştır. Evrene “Hicab-ı Kibriya-Büyük Örtü” demişlerdir. İşte bize düşen vuslatı gerçekleştirebilmek için bu Hicab-ı Kibriya’yı yani tarifi iyi okuyabilmektir. Okuma yazma bilmeyen bir insana gelen vahiy meleğinin onu defalarca sıkarak “OKU” demesinin anlamı; kâinatı, kozmozu, evreni okumaktır. Ancak bu okuma işinde çok önemli bir detay vardır ki onu çoğu zaman atlarız. O da okumak için debelenmek değil, yaratan Rabbin adıyla okumaktır. Ancak o zaman insan kâinatın kıblesi olabilir. Yoksa neden tüm kâinat bize yönelerek tek bir gerçeği tarif etmeye amade kılınsın. İşte bu gerçekleri O yüce yaratıcının ismiyle okunduğumuzda tarifi ele geçirmiş, arif olmuş oluyoruz. Son olarak Endülüs’teki arifler hakkında 1903 Nobel ödüllü Fransız Pierre Curie’nin itirafına yer vereceğim.

“Endülüs’ten bize kala kala otuz kitap kaldı, atomu parçaladık. Hülagü’nün yaktığı yüz binlerce kitap kalsaydı eğer, şimdilerde galaksiler arasında top koştururduk.” Bu da bilginin kaynağının itirafı olmaktadır.

KZ


[1]خَلَقَ اللَّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً لِّلْمُؤْمِنِينَAnkebut 44

[2] Martin Rees, Bilim Ve Teknik Dergisi, Ağustos 2002

[3] The Brief History of Time, s 125-126

[4] Ali İmran 191

[5]الَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ” Meâric 23

[6] Tanrı ve Bilim, Simavi Yayınları, s. 43

[7] The First Three Minutes-İlk Üç Dakika

[8] Tanrı ve Bilim, Simavi Yayınları, s. 47

[9]إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُون” Yasin 82

[10] The Brief History of Time-Zamanın Kısa Tarihi, Stephen Hawking, s. 121, 125

[11] “Biz ayetlerimizi(delillerimizi) onlara hem afakta(ufuklarda-gözün görebildiği en uç noktalarda) hem enfüste (kendi içlerinde) yakın bir gelecekte göstereceğiz; öyle ki şüphesin onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Rabbin her şeye şahit olması yetmez mi?” Fussilet 53

[12] Kosmos, Carl Sagan, s. 288

[13] Sahih-i Buhari

[14] Bilim ve Metot, s. 87

[15] Tanrı ve Bilim, Simavi Yayınları, s. 19


Not: Önünde diz kırıp boyun büktüğüm, Maşukuna kavuşmuş bir aşık dendiğinde aklıma düşen Nezih Tolan Hoca Efendiye gönül dolusu sevgiler sunarım...