İnsan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnsan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2025 Salı

Beşeriyetten Hazret-i İnsana - İmam Gazali’nin İtidal Hikmeti - Gazâlî

Beşeriyetten Hazret-i İnsana: Tesviyenin Hakikati

Kur’ân-ı Kerim’de Sâd Suresi’nde insanın yaratılış mertebeleri çarpıcı bir şekilde anlatılır. Yüce Allâh meleklere şöyle buyurur:

إِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِن طِينٍۚ فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ

“Rabbin meleklere: ‘Ben çamurdan bir beşer yaratmaktayım. Onu sevva (düzeltip tamam) ettiğimde ve içine ruhumdan üflediğimde, derhal onun için secdeye kapanın’ (buyurdu)”. Bu ayetler beşer’in çamurdan şekillenişini, ardından ilahi bir tesviye işleminden geçişini ve nihayet Allâh’ın ona kendi ruhundan üflemesini üç aşamalı bir yaratılış süreci olarak ortaya koyar. Bu zâhiri beyanın ardında, tasavvufî derinlikte bir mana yatar: İnsanın cismânî varlığının terbiye ve tekâmül basamakları ve böylece Hazret-i İnsan mertebesine erişmesi... Şimdi bu mertebeleri, ayet merkezli ve işârî bir bakışla tefekkür edelim.

Beşer’in Çamurdan Yaratılışı

“Beşer” kelimesi, insanın biyolojik ve maddî yönünü ifade eder; Sâd 71’de bu yön “طین (tîn)”, yani toprak/çamur olarak tasvir edilir. Gerçekten de beşer, et, kan ve kemikten oluşan maddî beden demektir. Topraktan gelen hamur misâli, ilk bakışta insan “maddî âlemin karanlığında” bir varlık gibi görünür. Ne var ki aynı ayette, bu çamur insanın daha en baştan “bir müjde, bir muştu” taşıdığı ima edilir. Zîrâ  Allâh, bu basit görünen bedene kendi nefesinden bir sır üfleyecektir. Nitekim diğer ayetlerde insana “ahsen-i takvîm” üzere en güzel kıvam verildiği de bildirilir. Topraktan yaratılış, insana tevazu ve fânilik bilinci aşılar; fakat aynı zamanda bu değersiz gibi duran materyalin içinde büyük bir hakikatin tohumu gizlidir.

Tasavvufî anlayışa göre insan microkosmosdur: “İnsan varlığı bütün varlıkların toplamıdır. Kim kendini tanırsa mevcûdâtı da tanımış olur” denmiştir. Toprak suretinde başlayan beşer, aslında kâinat ağacının en son ve en mükemmel meyvesi olmaya namzettir. Bu nedenle beşeriyet, eksiklikleri ve ham halleri içerse de, insanın yükleneceği sırrın zeminidir. “Ademoğlu, âlemde zuhura gelen tüm sûretlerin âhiri ve hâtemidir. O mahzar-ı küll’dür” buyurulur; Allâh Teâlâ bütün fiil, sıfat ve zat tecellilerini insanda özetlemiştir. Ancak şimdilik “çamur” halindeki bu beşer, daha kat edeceği merhaleler olduğunu bilmelidir.

Çamurdan gelen beşeriyete bir biçim ve suret verilirken dahi, melekler bu varlıkta olağanüstü bir şeylerin tezâhür edeceğini hissetmiş olmalılar. Zîrâ  Allâh Teâlâ beşerden bahsederken “halifem” diyerek onu yeryüzünde kendi temsilcisi kılacağını duyurmuş (Bakara 2:30), melekler bu maddî varlığın taşıdığı potansiyel karşısında “Biz hep tesbih ve takdis halindeyiz, kan dökecek birini mi yaratacaksın?” diye hayrete düşmüşlerdi. Demek ki çamur, zâhirde aşağıların aşağısı (esfel-i sâfilîn) olsa da, Hakk’ın nazarında yükselebileceği bir ala-yı illiyyûn ufkuna açıktır. Bu sırrın anlaşılması için ikinci merhaleye bakmak gerekir.

Tesviye: Suretin ve Sıfatın Düzenlenişi

Fe izâ sevveytehû – Onu tamamıyla düzgün bir şekle getirdiğimde…” Ayette geçen سَوَّى (sevvâ, tesviye etmek) fiili zâhiren insanın fiziksel biçimini tamamlama, organlarını yerli yerince düzene koyma manasına gelir. Ancak bu kelime derin ıstılahî çağrışımlar da taşır. Lügatte tesviye, “inayet buyurmak; nizama koymak; muâdil kılmak, eşitlemek; düzeltmek; doğru ve müstakim hale getirmek” demektir. Yani bir şeyi itidal üzere tutmak, hiçbir aşırılığa meyletmeyecek şekilde dengede kılmak demektir. Ayette tesviye kelimesinin kullanılması, Allâh’ın beşer suretini sadece fiziksel olarak değil, kemâlât potansiyeliyle mükemmelleştirdiğine işaret eder.

Nitekim müfessirler derler ki bu tesviye, insanın ruh üflenmeye liyakat kazanacağı seviyeye getirilmesidir. İfrat ve tefrit gibi aşırılıkların giderilerek her şeyin kararında, dengede tutulmasıdır. Bir Kur’ân ayetinde “sırât-ı sevviy” ifadesi geçer (Tâhâ 20:135) – sevviy kelimesi de aynı köktendir. Orada “sırât-ı sevviy” (dosdoğru, dengeli yol) ifadesi, itidal üzere haddi aşmadan yürüyen erlerin yolu diye tefsir edilmiştir. Seviyyi ashabı, “miktar, nitelik ve nicelik bakımından ifrat ve tefritten korunarak itidal üzere olan kişiler” demektir. Yani Allâh’ın “tesviye ettiği” kullar, tam bir ölçülülük ve istikamet ehli kimselerdir.

Bu noktada büyük İslam âlimi İmam Gazâlî’nin sırat-ı müstakîm anlayışı devreye girer. Gazâlî, “emrolunduğun gibi dost doğru ol” ayetindeki istikamet emrini “dengeli olma” şeklinde yorumlamıştır. Ona göre ahlakta denge, ifrat ve tefrit uçlarından uzak durmaktır. Tasavvuf yolcusunun (sâlikin) marifetullah yolunda seyr u sülûkünü kemâle erdirmesi ancak akıl, şehvet ve gazap kuvvelerini itidal çizgisinde tutmasıyla mümkündür. Şöyle der: “Tasavvufta sâlik, müşahedeye ancak; akılda, gazapta ve şehvette itidal üzere olup ifrat ve tefrite düşmemesiyle erebilir”. Gerçekten de insandaki temel kuvveler aşırıya kaçtığında onu yoldan çıkarır: Aşırı şehvet (oburluk, şehvetperestlik) veya şehvetsizlik (cinsellikten nefret, dünyadan el etek çekme) dengeyi bozar; aynı şekilde aşırı öfke (zulüm, hiddet) veya öfke noksanlığı (korkaklık, şerefsizce tabiat) doğru yoldan sapmadır. Akıl kuvvesi de ifratında hilekârlık ve inkâra, tefritinde ahmaklığa sürükler. İşte tesviye, insandaki bu organik ve manevî cihazların “hikmetli bir nizam üzere” kurulmasıdır.

Tesviyenin hakikati, Hazret-i İnsan’ın inşası için gerekli manevî mühendisliktir denilebilir. Allâh Teâlâ insan bedenini ve nefsini öyle bir nizam ile tanzim buyurmuştur ki, onu yeryüzünde kendi halifesi kılacak ruha mahmil (taşıyıcı) olabilsin. Mevlânâ Celaleddin Rûmî, insanın bu terbiyesini ham meyvenin olgunlaşmasına benzetir: “Ham idik, piştik, yandık…” Tesviye sürecinde beşer hamlığından kurtulur, içsel ve dışsal boyutta terbiye görerek insan-ı kâmil olmaya hazırlanır. Osman Kemâlî Efendi, bunu anne karnındaki tekâmüle benzetir: “İnsan, nasıl anne rahminde –bir terbiyeci hükmünde olan anne sayesinde– diğer hayvanî sûretlerden kurtulup bu âleme insan sûretinde geldiyse; insanlık âleminde de birçok hayvanî huyla birlikte yaşadığı hâlde, ancak bir insan-ı kâmil’in yardımı ile o huylardan kurtulup hazret-i insan olabilir” demiştir. Yani ikinci bir manevî doğum gerekir: Nefsin tezkiyesi ve ahlakın tesviye edilmesiyle, beşer suretinden insan-ı kâmil suretine geçilir. Bu manevî tesviyenin özünde, ifrat ve tefritten korunmuş itidal hali yatar.

Ruhun Üflenmesi ve İlâhî Emanet

Tesviye işlemi tamamlanınca, Yüce Yaratıcı insana kendi ruhundan üfledi: “Ve ona ruhumdan üfledim” (Sâd 38:72). Kur’ân-ı Kerim’de insana ruhun üflenmesi birkaç yerde geçer ve her defasında insana bahşedilen büyük şerefi ifade eder. Allâh “Kendi ruhum” diyerek, insana verdiği canın ve manevîyâtın ne denli yüce bir emaneti ihtiva ettiğini gösteriyor. Bu Ruh-u İlâhî, insanın kalbine üflenen nefestir. Onun sayesindedir ki insan, maddî yapısını aşıp aşkın değerlere yönelebilir. Bütün meleklerin, bu ruh üflendikten sonra insana secde etmeleri emredilmiş ve hepsi (İblis dışında) derhal secdeye kapanmıştır. Bu, Hazret-i İnsan’ın yaratılış hikâyesindeki en büyük haberdir: Melekleri önünde secdeye getiren, Allâh’ın insana koyduğu sırdır.

Sûfîler, “insana üflenen ruh”u aynı zamanda Kur’ân’da bahsedilen emanet kavramıyla ilişkilendirirler. Bilindiği üzere Ahzâb Suresi 72. ayette “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de onlar onu yüklenmekten kaçındılar; insan ise onu yüklendi” buyrulur. İşte bu emanet, kâmil manada Ruh-u Rabbânîden başka bir şey değildir. Nitekim sûfilerin nezdinde şöyle denir: “Nedir bu emanet? İşte üflenen Ruhtur. Ne zaman üflenir bu Ruh? Nefsin tesviye edilip, itidal hâline sokulduğunda bambaşka bir yaratılışla inşa edildiğinde üflenir”. Görülüyor ki, ruhun üflenmesi beşerî yapının ilahî nefese hazır hale gelmesine bağlanmıştır. Allâh, sanat icra etmek suretiyle insanı terbiye edip seçmekte, sonra o özel nefesi lütfetmektedir. Ayetin “Ruhumdan üfledim” şeklinde gelmesi, elbette Allâh’ın zatından bir parça manasında anlaşılmaz; bu, insanın içine konan özün Rabbânî mahiyetini ve eşsiz kıymetini vurgular. İnsana kendi katından bir ruh verilmesi, onun ilahî isim ve sıfatlara ayna olabilme kabiliyetidir.

Gerçekten de mutasavvıflar, insana üflenen ruha Hazret-i İlâhî’den bir nefha nazarıyla bakmışlardır. Osman Kemâlî Efendi şöyle der: “Yaratılış itibariyle bütün insanlar Cenâb-ı Hakk’ın hem bütün isimlerinin, hem de ‘Allâh’ isminin mazharıdırlar... Allâh Teâlâ fiilleri, sıfatları ve zâtıyla insanda zâhir ve âşikâr olmuştur. Ancak bütün bunların farkına varan ve kendisinde tahakkuk ettirene insân-ı kâmil; farkında olmayanlara da insân-ı gâfil denilir”. Demek ki Allâh, beşer bedenini tam bir tesviye ile şekillendirdikten sonra ona öyle bir cevher üflemiştir ki bu cevher, insanı kâinatta emsalsiz bir konuma yükseltmiştir. İnsan artık yalnız topraktan ibaret değildir; onda Rahman’ın nuru tecelli etmiştir. Onun öz benliği, emanet-i ilâhî ile buluşmuştur. Yüce Mevlâ, “Ben Adem’i kendi suretim üzere yarattım” buyurarak (mecazen) insana bahşedilen bu ilahî heyet-i merkezîyi bildirmiştir. Hazret-i İnsan denilince, işte ruh üflenmiş, ilahî isimlerle donatılmış, meleklere bile üstad olabilecek mahiyetteki insan kastedilir.

Sırat-ı Müstakîm: İfrat ve Tefritten Kaçınmanın Yolu

Kur’ân, insanın önüne sürekli iki yol koyar: Biri istikamet, diğeri dalalet. İstikamet, “dosdoğru yol” anlamına gelir ve Fatiha Suresi’nde günde kırk defa “bizi sırât-ı müstakîme ilet” diye dua ettiğimiz ana kavramdır. Bu dosdoğru yolun mahiyeti, ifrat ve tefrit uçlarından uzak, itidal üzere yürümektir. Nitekim Peygamber Efendimiz’e gelen “فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ – Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” hitabı, hemen ardından “وَلَا تَطْغَوْا – aşırı gitmeyin” ikazını barındırır (Hûd 11:112). İmam Gazâlî Hazretleri, bu ayetteki “istikamet üzre olma” emrinin özünde dengeyi koruma manası taşıdığını belirtmiştir. Gerçekten de sırat-ı müstakîm, ifrat ve tefrit sarp yokuşları arasında uzanan ince, dengeli bir köprü gibidir.

Tasavvuf yolu, sırat köprüsünden bu dünyada geçebilme sanatıdır. Nefsimizin aşırılıklarını terbiye edip dengede tutabilirsek, ahiretteki sıratı da kolayca geçeceğimiz işaret edilmiştir. Sûfî büyüklerinin meclisinde söylenen şu söz ne kadar manidardır: “Burada sırat, edep köprüsüdür ki beşeriyeti insaniyete taşır. Karşıya burada geçtiysen, korkma orada da geçersin.”. Edep, burada itidal hali ile eş anlamlıdır. Yani kim bu dünyada nefsi için çizilen sınırlarda durmayı, her hakta ve görevde ölçüyü gözetmeyi başarırsa, o kişi beşeriyetten insaniyete geçmiştir. Beşeriyet, insanın ham hali; insaniyet ise olgun hali ise, bu ikisi arasındaki köprü sırat-ı edeptir.

Hazret Mevlânâ bu hakikati mecazî bir dille ifade eder: “Terazinin iki gözü ifrat ile tefrit… İkisi de yanlıştır; yol ortada gerek.” Kur’ân’da “ümmeten vasatan” (orta ümmet) tabiri geçer (Bakara 2:143) ki ümmet-i Muhammed’in vasfının ifrat-tefrit dengesini tutturan vasat/orta yol oluşu dile getirilir. Peygamber Efendimiz (sallâllâhu aleyhi ve sellem) hayatının her alanında bu itidal köprüsünü göstermiştir. Bir defasında üç sahabi kendi nefsine ağır riyazetler yüklemeye kalkışmış, biri “Ben artık her gece sabaha dek namaz kılacağım”, diğeri “Ben devamlı oruç tutacağım”, öteki “Ben de kadınlardan uzak duracağım” diye ahdetmişti. Bunu duyan Allâh Resulü onlara kızmış ve “Ben sizin Allâh’tan en çok korkanınız olduğum halde, kimi gece ibadet ederim, kimi uyurum; bazı günler oruç tutarım, bazı günler yerim; hem Rabbimin huzurunda ibadet ederim hem ailemle beraber olur, onlara haklarını veririm. İşte benim yolum budur; kim bu yoldan yüz çevirirse benden değildir” buyurmuştur. İşte O’nun sırat-ı müstakîm anlayışı böyle bir tevazün çizgisidir.

İfrat ve tefritin zararları saymakla bitmez: İfrat, insanı kibir, zulüm ve nefse tapınma uçurumuna atar; tefrit ise onu korkaklık, tembellik ve acziyet bataklığına düşürür. Oysa istikamet, her şeyi kararında tutma sanatıdır. Bu sanat, bir ahlak-ı Muhammediyye tacıdır. Nitekim tasavvuf yolu edep ve itidal tacını giyerek her tehlikeden emin olmayı öğretir. Atalarımız “Edeb bir tâc imiş nur-ı Hüdâ’dan / Giy ol tâcı, emin ol her belâdan” diyerek, edep vasıtasıyla istikametin insanı belalardan koruduğunu ne güzel ifade etmişlerdir.

Sûfî meşrebinde, dünya hayatı ahiret hesabının provası gibidir. “Burada sıratı (dengeyi) geçen, muhakkak orada da sıratı geçer” sözü bunu anlatır. Kul burada nefsinin aşırılıklarına karşı denge üzerinde yaşarsa, ahiretteki sırat köprüsünden geçişi de selamet olacaktır. Bu nedenle dua meclislerinde şöyle niyaz edilir:

Rabbim sen bizi beşer olarak halkettin, muradımız insan olabilmek. Beşeriyetten insaniyet makamına geçirecek olan köprüye de sırat dedin. Bu sırat köprüsünün ancak edep ile geçildiğini bildirdin. Bizleri nezaket-i Muhammediye ile ahlâklandır ki sırat köprüsünü bir çırpıda geçebilelim…”

Bu duada geçtiği gibi, edep ve güzel ahlak, beşer ile insan arasındaki farkı belirleyen unsurlardır. Gerçek insan kemâline ermek, sırat-ı müstakîmden ayrılmadan yaşayabilmekle mümkündür.

Hazret-i İnsan: Aklın, Şehvetin ve Gazabın Terbiyesi

“Hazret-i İnsan” tabiri, insana atfedilen şeref ve makamı ifade eder. İslam irfanında insana “eşref-i mahlûkat” (yaratılmışların en şereflisi) denmesi de bu yüzdendir. Ne var ki her insan potansiyel olarak bu payeye sahip olsa da, fiilen bu mertebeye çıkmak bir tezkiye ve terbiye sürecini gerektirir. İnsanın üç temel kuvvesi vardır: Akıl, şehvet (arzu) ve gazap (öfke). Bu kuvveler insana imtihan olarak verilmiştir; eğer bunlar tesviye edilip dengeye kavuşturulmazsa insan ya nefsanî arzuların esiri bir hayvan-insan olarak kalır, ya da taşkın öfkesinin zebûnu bir canavara dönüşür. Akıl ise hikmet ile taçlanmazsa insanı şeytanın maskarası yapabilir. İşte Hazret-i İnsan olmaya giden yol, bu üç kuvvenin Allâh’ın rızasına uygun bir şekilde terbiye edilmesinden geçer.

İmam Gazâlî, eğer insan aklını itidal üzere tutabilirse ondan hikmet (bilgelik) erdemi doğacağını; şehvetini iffet ve hayâ ile dengeleyebilirse ondan iffet (nefsine hakim olma, temiz yaşama) erdemi doğacağını; gazabını adâletle kontrol altına alabilirse ondan şecaat (yiğitlik, cesaret) erdemi doğacağını belirtmişlerdir. Bu üç erdemin bileşkesi ise adâlet yahut istikamettir. Neticede tam dengede olan insan, âdil ve kâmil insan haline gelir. Sûfîler meclisinde şöyle buyrulur: “Muvahhid, özgür, bağımsız ve cesur bir insandır. Muvahhid iffet, şecaat ve hikmet sahibi kişidir”. Burada muvahhid (Allâh’ı birleyen kişi), aslında insan-ı kâmilin bir vasfıdır. Yani gerçek tevhid ehli kimse, aynı zamanda iffetli, cesur ve hikmet sahibi insandır. Bu nitelikler, onun Hazret-i İnsan makamına eriştiğini gösterir.

Şu da var ki insan, tek başına nefsini terbiye edemeyebilir; bu noktada peygamberler ve veliler mürşid olarak insana rehberlik ederler. Osman Kemâlî Baba, insanın tekâmül seyrinde bir insan-ı kâmil’e teslim olmanın şart olduğunu vurgular: Kâmil bir mürşidin terbiyesinde, kişinin hayvanî vasıflardan arınarak insânî vasıflarla donanacağını ve böylece ikinci bir doğum yaşayacağını belirtir. Bu ikinci doğuma manevî aşılanma da derler; zîrâ  insan, kamil mürşidinin feyz menbaından beslenerek nefs-i emmâreden nefs-i safiyeye doğru yedi mertebeli bir yolculuk yapar. Sonunda ölmeden önce ölmeyi başarır; yani egoist benliğini terketmiş, Allâh için yaşayan bir kul haline gelir. Böyle kimselere “fenâ fillah ve bekâ billah makamlarına eren arifler” denir. Onlar artık Hazret-i İnsan mertebesine ulaşmıştır: Kendilerinde zâhir ve bâtın sadece Allâh’ın ahkâmı işlemektedir. Hak Teâlâ onları öyle sever ki, onların gören gözü, işiten kulağı, tutan eli oluverir. Bu, meşhur kudsî hadiste anlatılan “velî kulun sıfatları”dır.

Hazret-i İnsan’ın en bariz vasfı, Rabbânî sıfatlarla müzeyyen oluşudur. Yani Allâh’ın güzel isim ve ahlakıyla ahlaklanmış, tecellilere mazhar bir ayna haline gelmiştir. Öyle ki bu mertebeye eren veli kullar hakkında “Velîler, sırlı olurlar; Nurânî bâtınlarını kulluklarıyla setrederler, fakat gönülleri Hakk’ın tecelliyat mahallidir” denmiştir. Onlar zâhirde mütevazı bir kul gibi yaşarlar, lakin iç âlemlerinde ilahî nurlar sürekli parıldar. Hazret-i İnsan, insanlığın kemâl noktasıdır; o, tüm hayvânî sıfatlarını bertaraf etmiş, nefsini mutmain kılmış ve kendisinde Allâh’ın isimlerinin tamamını müşahede eder hale gelmiştir. Bir mürşid-i kâmil şöyle der: “İnsanın maddî varlığı toprak, su, hava ve ateşten süzülmüştür… Ancak onun manevî varlığı tüm İlâhî İsimlerin tecellisiyle şekillenmiştir. Kim bu tecellilerin farkına varıp onları kendinde tahakkuk ettirirse o kâmil insandır; farkına varamayan ise gaflet ehli kalır”.

Sonuç olarak Hazret-i İnsan anlayışı, insanın akıl, şehvet ve gazap gibi kuvvelerini Allâh’ın gösterdiği istikamette terbiye ederek hikmet, iffet ve şecaat erdemlerine kavuşturmasıyla mümkün olur. Bunu başaran kişi, sırat-ı müstakîm üzerinde sapmadan yürür hale gelir. Böyle bir insan Rabbine kul olmakla birlikte Rabbâni bir sultan gibidir: Kendi nefsinin efendisi olmuş, kalbine Allâh’tan gayrını sokmamıştır. Artık o, “Allâh’ın yeryüzündeki halifesi” sıfatını fiilen taşımaya başlamıştır.

Ulûhiyet ve Rubûbiyet: Kulluğun Yüceliği

Allâh Teâlâ, insana kendi ruhundan üfleyerek onu yüceltmiş, fakat aynı zamanda ona kul olma vazifesi yüklemiştir. İnsanın önündeki en büyük imtihan, taşıdığı bu emanet ile kibriya davasına düşmemektir. Tasavvuf geleneğinde “ene” (benlik) firavunluğu, ulûhiyet taslama diye adlandırılır. Yani kulun haddini aşıp kendinde ilahlık vehmetmesi, nefsini put edinmesidir. Kur’ân’da “hevasını ilah edinen” kınanır (Furkan 25:43). İnsanın Rabbine kulluğu unutup ilahlık kompleksine kapılması, onun için en büyük tehlikedir. Bu yüzden ulûhiyet ve rubûbiyet kavramları arasında ince bir çizgi vardır. Kul aslında hiçbir ulûhiyet vasfına sahip olmadığını idrak etmelidir; Allâh’tan başka ilah yoktur. Öte yandan kulun yücelmesi, ancak Rabbânî vasıflarla mümkündür. Bu paradoksal hakikati çözmek için sûfîler der ki: “Ruhbaniyet (dünya işleriyle ilgiyi kesen keşişlik) İslam’da yoktur lakin Rabbâniyet vardır.” Kendini Allâh’a vermiş, gönlünü Allâh’a bağlamış olana Rabbânî denir. Böyle bir kulun yaptığı işe de mecazen rubûbiyet denir; yani bir nevi “efendilik, sahiplik”tir ama bu başkalarına tahakküm manasında değil, kendine malik olma manasındadır. Kulun kendi nefsine efendi olup onu ayaklar altına alması, işte bu anlamda rubûbiyettir ve ancak gerçek kulluk makamının hikmetiyle tahakkuk eder.

Bu ince farkı şu şekilde izâh edebiliriz: “Kul ne zaman kendinde ulûhiyet ararsa, haddini aşan tâğûtî bir tavra gark eder nefsini. Halbuki nefsin kulluğu idrakı, rubûbiyetin idrakıyla tahakkuk eder”. Yani insan, acz ve kulluğunu ne zaman idrak ederse, işte o zaman Allâh’ın izniyle kendinde Rabbânî bir nura mazhar olur. Bu hal, onun öz varlığında Hakk’ın bir nevi tecellisidir: Kul, Allâh’ın ahlakıyla ahlaklanmaya başlayınca, kendi benliğinin değil Rabbının sıfatlarının yaşamında hakim olmasına izin verir. Buna karşılık, nefsi kabardığında “ulûhiyet gururu”na kapılır; kibir ve enaniyet onu Firavunlaştırır. Ulûhiyet: Kulun haddi aşarak ilahlık taslamasıdır. Başkalarına sahip olma, onlara efendilik yapma arzusu ulûhiyyeti tetikler; kendine sahip olup nefsine efendi olma arzusu ise rubûbiyyeti”. Görülüyor ki gerçek efendilik, başkalarını hüküm altına almak değil, kendi nefsini kontrol altına almaktır. Birincisi zulme, ikincisi adâlete götürür. Bu nedenle sûfî nasihatlerinde “Sahip çıkanla sahip olanın farkı şudur: Biri âdildir, diğeri zâlimdir” denmiştir. Başkalarına sahip olmaya kalkan, zalimliğe savrulur; onlara sadece sahip çıkan (hizmet eden, koruyan) ise Allâh’ın bir halimesini (yumuşak huyluluğunu) temsil eder.

Kulun Rabbi karşısındaki makbul tutumu, abdiyeti yani kulluğudur. Kul, aczini ve hiçliğini idrak edip Hakk’ın kudret eline teslim oldukça, ilahî kemâl sıfatlarından nasipdar olur. Bu, kula Allâh tarafından bahşedilen bir izzettir. Hadis-i kudside Cenâb-ı Hak, “Kulum nafile ibadetlerle durmadan bana yaklaşır, nihayet onu severim. Sevince de onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum…” buyurur. Buradaki teşbih, Allâh’ın o kulunu sevip koruması ve işlerinde onu muvaffak kılması demektir. Sûfîler bunu fenâ fi’l-Allâh ve bekâ bi’l-Allâh halleriyle açıklar: Kul kendi varlığında fânî olmuş, Allâh’la bâkî olmuştur. Böyle bir insana halk içinde “Rabbânî” denir. Zîrâ  o, ne yapsa Rabbinin rızası için yapar, ne dese Rabbinin ahlakıyla söyler. Onun merhameti Allâh’ın merhametinin, adâleti Allâh’ın adâletinin aynasıdır. Hz. Ali (kerrem Allâhu vechehu) buyurur: “İnsanlar ya Allâh’ın dininde sana kardeştir ya yaratılışta eşindir.” İşte bu nazarla mahlûkata bakan bir Rabbânî kul, yaratılanlara şefkat, muhabbet ve hizmetle muamele eder – tıpkı Rabbimizin bize karşı rahmet ve rızık ile muamele etmesi gibi.

Ulûhiyet vasfı ise tamamen Allâh’a hastır; kul ona asla ortak olamaz. Bu nedenle sûfîler, nefsin ulûhiyet sevdasına düşmesini “ene-l-Hak” fitnesi olarak görür ve bundan istiâze ederler. “La ilâhe illâ ente subhâneke inni küntü mine’z-zâlimîn” zikri, nefsin ilahlık tuzağından Allâh’a sığınma yakarışıdır. Her namazda okuduğumuz Fatiha’da “Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım dileriz” diyerek, Rabbimizden başkasına kulluk etmediğimizi ve asla kendi kendimizin ilahı olamayacağımızı ikrar ederiz. Allâh’a ulaşmak için Allâh’ın kuralları temel alınırsa Rabbânî olunur; şahsî kurallar temel alınırsa ilahlık iddiası olur. Eğer hayatı kafamıza göre yorumlayıp Esmâ’dan (Allâh’ın isimlerinden) istifade etmeden okuma yapmaya kalkarsak vehmi (kuruntuyu) canlandırır ve ulûhiyete, yani kendi ilahlığımızı ikrar etmeye doğru yol alırız. Bunun aksine, Esmâ-i İlâhiyye ile hayatı okumaya çalışırsak bu girift bilmeceden sıyrılır, hakikati olduğu gibi fehmederiz. Bu okuma tam olarak Rabbin adlarıyla olduğundan Rabbânî bir okuma olur. Rabbin adıyla okuyunca mevhum olanın içindeki mefhum fark edilir.

Görülüyor ki, insanın kurtuluşu ve kemâle erişi, rubûbiyetin sırrını anlamasındadır: Yani Allâh’ın terbiye ediciliğine teslim olmak ve O’nun ahlakıyla ahlaklanmaya çalışmak. Kişi nefsine ilahlık kondurmayı bırakıp Allâh’ın kulu olmayı kabul ettiğinde, aslında eşsiz bir izzete kavuşur. Artık o Allâh’ın halifesi olarak “emir ve irade tecellilerinin mazharı” olur. Fakat bu mertebeye gelen kişi dahi bilir ki fail-i hakikî yalnız Allâh’tır; kendisi Hakk’ın önünde secdede olan aciz bir abd-i fakîrdir. İşte Hazret-i İnsan, bu zıtların ahenkle birleştiği bir kemâl tablosudur: Hem “abd” (kul) hem “âyine-i Samed” (Allâh’ın Samed ismine ayna).

“Nebeun Azîm”: Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân ve Hazret-i İnsan

Kur’ân-ı Kerim kendisini tarif ederken نَبَأٌ عَظِيمٌ (nebeun azîm)”, yani “büyük bir haber” tabirini kullanır (Sâd 38:67). Bu ifade, Kur’ân’ın insanlık için taşıdığı muazzam hakikatin haberidir. Peki Kur’ân’ın verdiği büyük haber nedir? Bir sonraki ayet işaret eder: “Siz ondan yüz çeviriyorsunuz” (Sâd 38:68). Demek ki insanoğlunun pek çoğu, Kur’ân’ın müjdelediği bu büyük hakikate karşı gaflet perdesi içindedir. Sûfî tefekkür burada devreye girerek Nebe’-i Azîm kavramını Hazret-i İnsan’ın sırrıyla irtibatlandırmıştır. Şöyle ki: Büyük haber, insanın zâhiren farklı görünmekle beraber, onda âlemlerin Rabb’inin zuhur edeceği gerçeğidir. Nitekim melâmî meşrep sûfîler şöyle der: “Kur’ân kitabî ayetlerde birçok isimle anılmıştır… Bunlardan biri de büyük haber anlamına gelen Nebeun Azîm’dir. Mevzumuzun can damarını oluşturmakta bu kavram. İnsanın iki ciheti olduğunu –bunlardan birinin madde, diğerinin mana olduğunu– büyük haberin, yani müjdenin insanın farklı olup onda âlemlerin Rabb’inin zuhur edeceği gerçeği olduğunu [anlıyoruz]”.

Bu ifadeden açıkça anlaşılıyor ki sûfîler, Kur’ân-ı kerîm’deki “büyük haber”i, Hazret-i İnsan’ın taşıdığı büyük sır ile açıklamışlardır. Nasıl ki Kur’ân-ı kerîm, harflerden müteşekkil lafız kalıbı içinde ilahî manaları saklayan mucizevi bir hitaptır; aynı şekilde insan da et ve kemikten bir beden kalıbı içinde ilahî esmaları ve sırları taşıyan mucizevi bir varlıktır. Hatta eserde “Hazret-i İnsan ve Kur’ân ikiz kardeştirler” denilerek bu paralellik vurgulanır. Buyrulur ki: “Buradaki , bize Allâh Zülcelâl Hazretleri’nin kimliğinin göründüğü insan-ı kâmildir ki o da Kur’ân-ı Azîmüşşân olduğunu bildiriyor. Hazret-i İnsan ve Kur’ân ikiz kardeştirler.” Gerçekten de Peygamber Efendimiz (sallâllâhu aleyhi ve sellem)  hakkında “Konuşan Kur’ân” tabiri kullanılmıştır; çünkü o Hazret-i İnsan’ın kemâlini temsil ediyordu. Ve o (sallâllâhu aleyhi ve sellem), Kur’ân vahyinin taşıdığı büyük haberi en kâmil haliyle insanlığa tebliğ etti. Hem Kur’ân hem de Hazret-i İnsan, aleme hidayet rehberidir.

Ne yazık ki “büyük haber” karşısında insanlar ikiye ayrılır: Kimi onun kadrini bilir, kimi yüz çevirir. Sâd Suresi 68. ayette “Siz ondan yüz çeviriyorsunuz” buyrulması, insanların Hazret-i İnsan’ın sırrından ve Kur’ân’ın hakikatinden gaflet ettiğini bildirir. Nitekim birçok kişi, Hz. Peygamber’in (sallâllâhu aleyhi ve sellem) zâhirine bakıp “Bu bizim gibi bir insan, etten kemikten biri” diyerek onun taşıdığı nuru görememiştir. Allâh dostları için de durum böyledir: Onların sözleri ve fiilleri büyük haberler taşıdığı halde, bakan göz eğer gaflette ise onları sadece “birer varlık” olarak görür. Bu hali şöyle tasvir ederiz: “Onların sükûtları bile haber niteliği taşır. Lâkin bundan da yüz çevirenler vardır. Bu haberin büyüklüğüne varamayanlar, onların iç alemlerindeki enginliğe ulaşamayanlar, onları sadece et ve kemikten müteşekkil birer varlık sanmışlardır. Burunlarının önündekini göremeyecek kadar âcizlerdir.”

Bu büyük haberi idrak edemeyişin sebebi, mevhumun mefhum’a perde olmasıdır. Yani görünen suretin (mevhum) ardındaki mananın (mefhum) perdeliliği… İki insan, aynı velîye nazar etse; birinin gönül gözü açıksa onun bâtınındaki nuru görür, diğeri sadece suretini görür. Burada mesele, gözün hakikate nüfuz edebilmesidir. Rasulullah (sallâllâhu aleyhi ve sellem) bir duasında, “Allâh’ım, eşyanın hakikatini bana olduğu gibi göster” niyazında bulunmuştur. Bu, sûfîlerin parolası gibidir. Eşyanın hakikatini olduğu gibi görmek… Zîrâ  eşyanın zarfı, dış görünüşü hakikatine perdedir… Elbisenin tene, tenin de cana perde olması gibi, eşyanın görünüşü –yani mevhumu– hakikatine, mefhumuna perde olmuştur” denilmiştir.

Bu perdeliği kaldırmanın yolu, “Rabbin adıyla okumak”tır. “İkra’ bismi Rabbik” emrinin işaret ettiği üzere, insan eşyayı ve olayları Rahman’ın isimleriyle ve vahyin nuruyla okursa, mana kapıları aralanır. Aksi halde kendi vehmi ve nefsiyle okumaya kalkarsa karmakarışık zanlar içinde boğulur. Melâmeti deyişle: “Esmâ-i İlâhiyye ile hayatı okumaya çalışırsak bu girift bilmeceden sıyrılır, hakikati olduğu gibi fehm ederiz… Rabbin adıyla okuyunca mevhum olanın içindeki mefhum fark edilir”. Yani bir nesneye, bir insana veya bir âyete sırf zâhirine bakarak değil de “Bu acaba hangi ilahî ismin tecelligâhıdır?” nazarıyla bakabilirsek, perde arkasındaki anlam belirmeye başlar. Bu da ancak gönül safâsı ve takva ile mümkündür. Takva, sathî olarak “korunma bilinci” demektir ama bu kaba kaçınmalarla değil, nezaket ve basiretle kazanılır. Kalp Allâh’a karşı takvalı olduğunda, eşya hakkındaki marifet de ziyadeleşir.

Kur’ân-ı Kerim bir zâhir (dış anlam) ve bir bâtın (iç anlam) taşır; hatta bâtınının da yedi kat derin anlamları vardır, denilir. Hazret-i İnsan da tıpkı böyledir: Onun zâhiri toprak, bâtını sırdır. Kur’ân için “nebînin (sallâllâhu aleyhi ve sellem) mucizesi” denir; Hazret-i İnsan da “kâinatın özeti, hatta özü” dür. Biri Allâh kelamı, diğeri Allâh kudretinin kemâl tezâhürüdür. Bu ikisi ikiz kardeş gibi görülebilir. Büyük şair ve mutasavvıf İkbal, cevher ve suret metaforuyla bunu dile getirir. Der ki: Kur’ân “haber” ise, insan “bu haberin muhatabı ve hayata geçiricisidir.” Hazret-i İnsan öyle bir mücevherdir ki, onun özündeki cevheri fark edemeyenler, yaratılışın büyük haberinden mahrum kalırlar. Bu yüzden Cenâb-ı Hak Kur’ân’da defaatle insanın şerefine ve sırrına dikkat çeker: “Andolsun, biz Âdemoğullarını şerefli kıldık…” (İsrâ 17:70). “Kendi ruhumdan üfledim” (Hicr 15:29). “Kâinâtın emaneti insana tevdi edildi” (Ahzâb 33:72). Peygamber Efendimiz de Hazret-i İnsan hakikatine bizzat misâldir; O’na hitaben “Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım” kudsî sözünde, insanlığın zirvesi olan Hz. Muhammed Mustafâ (sallâllâhu aleyhi ve sellem)’in yaratılış gayesi olduğu vurgulanır.

Sözün özü: Beşer’in hamuru topraktan yoğrulmuş olabilir, ama onda ilahî nefha vardır. Kendi varlığımızın görünenine takılıp kalmayalım; asıl maksat, Hazret-i İnsan cevherini ortaya çıkarmaktır. Bunun yolu, Allâh’a samimiyetle kulluk etmek, nefsi arındırmak, ahlakı güzelleştirmek ve her şeyde Hakk’ın yüzünü görmeye çalışmaktır. Gönül aynasını ne kadar cilalarsak, içindeki Hazret parıltısı o kadar tezâhür eder. Gönlümüze O’ndan başkasını doldurmazsak, O da kudsî ruhuyla tecelli edip bizi kemâle erdirir. Unutmayalım ki “Pâdişâh konmaz saraya, hâne mamur olmadan”. Gönül sarayımızı temizleyelim ki Sultan-ı Zülcelâl orada tecelli buyursun:

Sür çıkar ağyârı dilden, tâ tecellî ede Hak
Pâdişah konmaz saraya, hâne ma’mur olmadan

Bu beytin işaret ettiği gibi, kalpten “ağyâr”ı (Allâh’tan gayrı ne varsa) çıkarabilirsek Hak tecelli edecektir. İşte tesviye’nin özü de budur. Allâh Teâlâ bizleri nefis tezkiyesinde muvaffak kılsın; bizleri sırat-ı müstakîm üzere, Hazret-i İnsan makamına doğru seyreden dengeli, hikmet, iffet ve şecaat sahibi kullarından eylesin. Kendi nefsimize değil, Rabbimize kul olmayı nasip etsin. Emanetini Hakkıyla taşıyan, büyük habere mazhar olan bahtiyarlardan olalım... Âmin!

KZ

12 Ağustos 2025 Salı

Laf Anlatma!

Başkalarına laf anlatmakla meşgul olanların çoğu kendilerine laf anlatmaktan yorulup kaçanlardan oluşur. Çünkü insanın kendine kendini ispat etmesi pek kolay olmaz. Başkalarına kendini ispat etmek daha kolaydır. 


1. Kendine Kendini İspatın Zorluğu

İnsanın kendi nefsine karşı delil getirmesi, en ağır mahkeme huzurunda savunma yapmaktan daha müşküldür. Zira nefs, hem hâkim hem sanık hem de seyircidir. İmam Gazâlî Hazretleri’nin ifadesiyle, nefis insanın en yakın düşmanıdır; onun karşısında kendini haklı çıkarmak, vicdanın kılı kırk yaran terazisinden geçmeyi gerektirir. Bu terazi, başkalarınınkine benzemez; ne rüşvet kabul eder ne de göz boyamaya kanar.


2. Dışa Kaçışın Kolaylığı

Başkalarına kendini ispat etmek, nefse karşı olan bu ağır mücadelenin yükünden kaçmanın kolay bir yoludur. Zira dışarıda insanlar, sözün inceliğine, görünüşün düzgünlüğüne, hâlin albenisine aldanabilir. Ama kendi iç âleminde insan, kendi yalanına bile şahitlik eder. Bu sebeple çoğu kimse, içte hesaplaşmak yerine dışta onay toplamayı tercih eder.


3. Hikmet ve Cesaretin Ortak Noktası

Kendine kendini ispat etmek, sadece hikmetin değil aynı zamanda cesaretin de kapısıdır. Çünkü bu, kendi ayıplarını görmeyi, yanlışlarını kabul etmeyi ve onları düzeltmeyi gerektirir. Kur’ân’da:


وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ

“Kendisini kınayan nefse yemin ederim.” (Kıyâme, 75/2)

buyrularak, bu iç sorgulamanın ne denli kıymetli olduğu vurgulanır.


Kısaca, başkalarına laf anlatmak bir hitabet talimidir; kendine laf anlatmak ise bir fetih ve terbiye seferidir. Ve ne acıdır ki çoğu kimse, kendi iç kalesini fethetmeden dışarıda zafer naraları atar.

KZ

1 Ağustos 2025 Cuma

Mesken!

Hayvana mesken olur cisim,
İnsana mesken olur isim. 


“Hayvan için asıl olan cismanî varlığıdır; insan içinse asıl olan, ismiyle kastedilen mânevî kimliğidir.”

Hayvana Mesken Olur Cisim


Hayvan, nefs-i emmâre mertebesinde yaşayan bir varlıktır. Onun hakikati bedeninde, azalarında, yeme-içme ve şehvetinde tebellür eder. Yani hayvanın varoluşu cismanîdir, maddîdir. Beden onun evidir. Onun varlığının sınırlarını çizen, içgüdüsü ve fiziki arzularıdır. Cismi varsa vardır, yoksa yoktur.


İnsana Mesken Olur İsim


İnsan ise… İsm-i azamdan nasip almış, esmâ-i hüsnâdan nasiplenmiş bir cevherdir. Onun hakikati, ismiyle müsemma oluşudur. İsminde taşıdığı mana, onun mahiyetini tayin eder. Mesela birine “Munsif” denmişse, adalet onun varlık tarzı olmalıdır. “Rahim” denmişse, merhamet onun ruhuna işlenmiştir.


Bu cihetle insanın cismi, onun taşıyıcısıdır. Hakiki meskeni; onun ismi, yani şahsiyeti, kimliği, mânâsı ve ruhudur.


Tasavvufta “isim” bir hakikat delilidir. Esmâ-i ilâhiyyenin tecellîgâhı olan insan, Allah’ın sıfatlarından nasip alarak “ismiyle kaim” olur. Cismini arıtır, nefsini temizlerse, ismi onda parlar. İşte o zaman âdemzâde “beşer” olmaktan çıkıp “insân-ı kâmil” makamına yürür.

7 Aralık 2020 Pazartesi

Vecize...


Hakikatin önündeki en büyük perde, insanoğlunun kendidir. Sucu başka tarafa atması da dekorudur, dekoru.


KZ





Not:


5 Ekim 2020 Pazartesi


Tuzdan daha zararlı nedir bilir misin insan gözüne?

Öfke...


KZ


3 Ekim 2020 Cumartesi

2 Ekim 2020 Cuma

Vecize


İnsanlara açık olmayan bir yüreğin alemlerin Rabbi olana açık olması nasıl düşünülebilir? Vahyin tecellî mahallerinden en ziyadesi mahluk değil mi?

KZ


1 Ekim 2020 Perşembe

İnsan ve Tanrı Arbedesi

İnsanoğlu Tanrı’ya ulaşacağına, kendisine ulaşan bir tanrı istedi. Çünkü kendine hizmet edecek hizmetçi bir tanrı kavramı diğerinden daha cazipti. İşler istediği gibi gitmediğinde ise kızacağı ve suçlayacağı bir hizmetçi tanrı mevcut oldu. 

KZ

27 Aralık 2011 Salı

Büyük Perde, İnsan!


Âşık ibadetinde öyle bir noktaya varır ki devamlı surette Rabb'ıyla mülakatta olur. Alasalatihimdaimun makamıdır bu, âşık her nereye yüzünü çevirse Rabb'inin vechini/yüzünü orada görür. Artık bakışı keskinleşmiştir. Allah ile bakar Allah ile duyar olmuştur. Böylece Allah'ın işittiği kulağı, gördüğü gözü olmanın künhüne vakıf olur. Bu nedenle âlem âşıkın görünümüyle sübut bulmuştur. Allah, âleme bu nevi kulların gözüyle bakar. Bu özel münasebetten ötürü âlem helak olmaz varlığını devam ettirir. Şayet Cenab-ı Hakk Teala Hazretleri kendi vechi/yüzü ve gözüyle bu âleme baksaydı âlem bir anda yanar kül olurdu. İşte bundan dolayı Allah âleme, kendi suretinde yaratmış olduğu insan-ı kâmilin (halife’nin) gözüyle bakar.
Yakıcı yüceliklerle âlem arasındaki perde işte budur, yani insan-ı kâmil hicab-ı kibriyadır. Bu yüce bir farkındalıktır, kemâlâttır. Bu farkındalığa varana kâmil insan denir. Arapça da insan kelimesinin türetildiği kelime (Ânese) dir. Farkına varmak anlamına gelir ki bu kök kelimeden türetilerek farkına varan anlamına gelen “insan” kelimesine ulaşılır. İnsan yücelerin yücesinde olanı fark edebilecek ve onunla ünsiyet kurabilecek varlık olduğundan bu ismi almıştır. İşte bu farkındalığa ulaştığında da kemâlâtın zirvesinde olur ve Hakk'ın tezahürü gerçekleşir. Subhan, "halife" olandan âleme nazar eder. Tüm kâinat da Subhan'a secde eder. Secde emrini tutmayanlar ise tard olan yani kovulan şeytan olur.

KZ

24 Ağustos 2010 Salı

Kâinatın Kıblesi:



Biz kimiz? Nereden geldik ve nereye aidiz? Niçin buradayız? Yapmamız istenilen veya yapmamız gereken nedir? Arayışımızı nasıl şekillendirmeliyiz? Nerede olmalıyız? Ya da bütün bu sorular anlamsız mı? Belki de tüm bu soruların cevabını zaten biliyoruz. Sadece sorarak hatırlama heyecanı yaşıyoruz. O yüzden bunları irdeliyoruz. Bize haz yaşatıyor bunu hatırlıyor olmamız. O yüzden hayata aç gözlerle bakıp kendimiz ve bu evrenle ilgili her şeyi didikliyoruz. Ta ki gerçek anlamda onu kavrayalım, idrak edelim diye. İdrak diyorum çünkü bilmek ile idrak etmek arasında temel bir fark vardır. İdrak anlama yeteneğidir, kavrayıştır. Bilmek ise çoğu zaman sadece kuramdan öte olmaz. Evet, bilmek, deneyimlemek ve olmak. Kuramsal bilgi sadece teoridedir. Onu hayata geçirmediğimiz takdirde gerçek anlamda oluşamayız. Peki, bizden istenilen olmamız gereken nedir?

Bir an için dünyaya bakalım; her gün binlerce insan açlıktan ölmekte. Açlıktan ölmeyenleri ise savaşarak öldürmekteyiz. Birbirimize yaşattığımız acılar yetmediği gibi yaşam tarzımızın bencilliğinden nefes alıp verdiğimiz gezegenimizi de yıpratmakta, onun düzenini bozmaktayız. Aslında hiç bir şey doğadan daha şefkatli değildir insana, aynı zamanda da ondan daha gaddar olmamıştır. İşte bu da insanın yaratış gücüyle alakalıdır ki bu yazımda açıklamak istediğim de tam olarak budur. Nihai amacımdan çıkıp şu anki konuya dönersek; Kısacası fesat çıkartan ve kan akıtan cani varlıklar gibi gözüküyoruz. Tanrının “Ben yeryüzünde bir HALİFE yaratacağım” dediğinde meleklerin “Biz seni hamd ile tespih ve takdis ederken, sen yeryüzünde kan akıtacak ve orada bozgunculuk –fesat- çıkartacak birini mi yaratacaksın”[1] diye sormaları boşuna değilmiş gibi gözüküyor.

Ancak Tanrının bu yaratışta büyük bir amacı var. Şimdiden sonra anlatmaya çalışacağım konu birçoğunuz için anlamsız gelebilir veya aşırı görüş olarak değerlendirebilirsiniz. Ancak yazımı okumaya devam ederseniz bu sizin gerçekle yüzleşmek isteyişinizin bir sonucu olacaktır. Çünkü anlatmaya çabalayacağım konu bizim “gerçekliğimiz-hakikatimiz” olacak. İlerleyen satırlarda, başta sorduğum sorulara bir nebze de olsa kendi adıma verdiğim cevapları bulacaksınız. Öncelikle bu hayata bir şeyleri öğrenmek için gelmedik. Zaten yaradılış itibarıyla biz bu bilgiye sahibiz[2], Tanrının ruhuna[3] sahibiz. Onun bilgeliğine sahip, O’ndan[4] olarak yaratıldık. İlk yaratılış yerimiz mana âlemidir. Zaten madde manadan meydana gelmiştir. İnsan kâinatın yaradılışından önce var edilmiştir. Kâinat sonradan insana yapacağı yolculuğu için bir elbise veya bir araç, bir mekân olarak yaratılmıştır. Bu yaratma da yoktan olmamış, vardan olmuştur[5]. Bir bakıma “var olan” tek hakikatin yani birliğin ikiye ve daha fazla parçalara bölünmesiyle ortaya çıkmıştır. Tek olan Hakk’ın tanınması için bir başka şeyin olması gerekmektedir. Tek olan, mutlak Hak(hakikatten)’tan başka bir şey olmadığına göre nasıl tanınabilirdi? Birin ikiye ayrılması şarttı. Bu yüzden ehli tasavvuf “Bir, ancak ikiyle zuhur eder” veya “Bir’in bilinmesi için mutlaka ikiye ihtiyaç vardır” demişlerdir. Yani var olan mükemmellik ancak bir başka şeyle, varlıkla gözlemlenmeli, ikinci bir referans noktası gerekmekteydi. Tanrı “ben bir gizli hazineydim bilineyim istedim o yüzden mahlûkatı yarattım” demesinin anlamı da budur. İşte Tek olanın kesrete (çokluğa)bürünmesi ve görünmesiydi bu.

Bu noktada biraz durup bir açıklama yapmak istiyorum. Görünen, görünmeyen her zerre Tanrıya aittir. Bu gün fizikçilerin Tanrı parçacığı adını verdikleri, maddenin içinde oluşabildiği, yüzebildiği bir parçacığı aradığını bilimle ilgilenenlerimizin çoğu bilmektedir. Bu noktada “Zatı Tek olanın zuhuru nasıl çok olabilir?” diye bir soru akla takılabilir. Burada iki boyutlu evren örneğini sizlere vermek isterim. İki boyutlu bir evren düşünün. Sadece en ve boy var, yükseklik yani derinlik yok. Üç boyutlu bir nesneyi bu evrene nasıl entegre edebilirsiniz? Bu mümkün değildir. Üç boyutlu bir nesnenin iki boyutlu bir evrende sadece temas noktaları gözükecektir. Yandaki resimdeki el izi gibi, yani el tek olmasına tek ama iki boyutlu bir âlemde bu şekilde bir sürü anlamsız, onu gerçek anlamda tasvirden uzak çizgilerden müteşekkil gözükecektir. İşte, Bir’in bu âleme tecellisi, tezahürü bu şekilde olur. Ancak bütüne çok uzaktan, aklımızın ufuk sınırlarını zorlayarak baktığımızda, gördüğümüz gerçek az da olsa bize eli tanıma fırsatı verir. İşte bu noktada kişi gerçek anlamda bütünü görmüş, macerasını yaşamış ve tatmin olmuş olarak rabbine döner. “Ey tatmin olmuş nefis!, Sen O'ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön”[6]. Böylece gaye tamamlanmış olup artık Bir bilinmiştir. Peki, bu macera nedir? Nasıl başlamıştır? Bizim değerimiz, rolümüz nedir? Çok önemli olan bu soruları bilgimin ve gönlümün elverdiği ölçüde sizinle paylaşmaya çalışacağım.

Yazıma, Bakara süresinde Âdem’in yaratılışını anlatan bir ayeti size aktararak başlamıştım. Oraya dönüyorum. Başlığın ana temasını oluşturan ayettir bu. Rabbin kendisinin bilinmesini istemesinin ardından mana âleminde insanı en iyi şekilde yarattı.[7] Yarattığı bu “kendinden olan ruhlar”, içlerinde Rabbe ait bilgilerle yaratıcı özelliklerini göstermek istediler. Ancak bunun için uygun zemin yoktu. İlk yaratılışın ardından bir kaos yaşandı. Bunun üzerine Tanrı ruhlara “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” dedi[8]. Yeni yaratılmış, kuramsal bilgiye sahip olan bizler cevap veremedik. Bu sorunun cevabını ancak dünya hayatında, kevn ve fesat (oluş ve bozuluş) âleminde deneyimler yaşayıp, şekillendirip tekrar bozarak, en nihayet Tanrının ahlakıyla ahlaklanarak, Ona benzeyerek verebilecektik. Böylece Tanrı kâinatı zatından Huvezzahir ismi gereği yarattı. Ehli tasavvuf “Ahadiyetin Vahdaniyete intikali” demişlerdir buna. Kuramsal bilgi yeterli olmadığı için o, şu ve bu yaratılarak farklar meydana geldi. Bizim tercihler yaparak oluşumumuz için aslında gölgeden ibaret olan bu kâinat yaratıldı. Görünen bu gölge de asıl itibarıyla manaya tabidir. Bu mana Hak’tır. Mananın yani Hakk’ın görünebilmesi için zıtlıkların içinde barındırdığı sıfat ve isimlere bürünmesi gerekmekteydi. Zıtlıklar bu âlemi yarattı. Böylece Hak bu âleme Zatı itibarıyla tek, sıfat ve isimler itibarıyla çift tecelli etti. Bu tecelliyat gizlenerek hassas dengelere büründü. Onu kendimizden veya Tanrıdan gayrı sandık. Kâinattaki bu tecelliyat, bizim manamızı muhafaza edecek bir kap gibidir. Ve gerçek anlamda bizim manamızın irade şeklinde bir yansımasıdır. Hakkın bu tecelliyatından, tüm kâinatı bize musahhar(amade) kılmasından muradı; burada gelişerek yaratmayı deneyimlememiz ve irademizi kullanarak hayatımızı yönetmemizdir. Sonuç itibarıyla şu an gözüken evren bizden çıkıp bu hale gelmiştir. Şöyle bir benzetme yaparsam daha iyi anlatabileceğimi düşünüyorum. Rabb kendi zatından bizi yarattı. Yaratılan bizim özümüzden de âlemi yarattı. Ehli tasavvufun “İnsan kâinatın özüdür, gözüdür”, “Âdemsiz âlemler kâinat olmaz”, ”Kâinatın aslı insandır”, “Kâinatın tohumu insandır” deyişlerinin sebebi de budur. Son aktardığım deyiş ise noktayı koyan bir sözdür.

İşte bizden çıkan bu kâinat sonunda meyve veren bir ağaç gibi madde ve mananın ünsiyeti anlamına gelen insanı yani bizi oluşturmuştur. Bizim için, bizden oluşan bir evrendeyiz şu an. Onu istediğimiz gibi şekillendirebileceğimizi bir kavrayabilsek. Üstün bir biçimde yaratılan manamız, bu kesif ve süfli âleme hükmedebileceğini bir kavrayabilse tüm şikâyetlerimizden kurtuluruz. Çünkü kâinatta olan tüm olaylar insandan yansıyan enerjilerdir. Bu anlamda kâinat insanın aynadaki görüntüsünden başka bir şey değildir. Madem koskoca kâinat bizim manamızdan yaratıldı ve sonra onun meyvesi konumundaki bedene bürünmüş olan bize musahhar(amade) kılındı, o halde neden maddeye hükmedemeyelim? Üstelik maddeden oluşan bu kâinatın; bir enerjinin, bir nur parçasının genişlemesinden oluştuğunu da biliyorsak…

Tüm evren enerjinin maddeye madeninde enerjiye dönüşmesine şahitlik etmiyor mu? İşte bu noktada bizim yaratım gücümüz devreye girebilir ve enerji hareket halindeyken yaratımımız gerçekleşebilir. Yeterince enerjiyi harekete geçirdiğimizde maddeyi şekillendirebildiğimize göre onu yaratabiliriz de. İşte tam bu noktada şu soruyu soruyorum size: Halife nedir? Neye yarar? ve imkânları nelerdi? Ayrıca Tanrı “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” dediğinde, neden melekler ona “Yeryüzünde kan akıtacak ve fesat çıkaracak birini mi yaratacaksın” desinler? Burada Âdeme verilen gücü görebiliyor musunuz? Bundan sonraki ayetler ise daha hayret uyandırıcıdır. “Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra meleklere yönelerek, ‘Eğer doğru söyleyenlerden iseniz, haydi bana bunların isimlerini bildirin’ dedi. Melekler, ‘Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin’ dediler”.

Meleklerin bile kavrayamayacağı bu isimler nelerdir? Kur’an yorumcuları bu isimlerin yani esmanın yorumunu; İnsanoğlunun isimlendirme yeteneğinin olması olarak yorumluyorlar. Peki, ayette geçen “külleha-Tamamını” ne anlama geliyor? Yani “Tanrı esmanın –isimlerin- tamamını âdeme öğretti” ne demek oluyor? Acaba bundan tüm Kâinatın bilgisinin insanın nüvesinde, çekirdeğin olduğu anlamını çıkarsak yanlış mı yapmış oluruz. Kesinlikle doğru bir yorum olacağına inanıyorum kaldı ki bazı İslam âlimleri bu konuda aynı yorumu yapmışlardır. Burada Müslüman bir aydın olarak değerlendirilen Muhammet İkbalin “İnsana sığabilene kâinat, kâinata sığamayana insan derim" sözünü de hatırlatmak isterim. Ayrıca yukarıdaki ayetlerde farkındaysanız meleklerin çok ilginç bir savunmaları vardır: “Biz seni hamd ile tespih eder ve seni her şeyden tenzih ederken neden yeryüzünde kan akıtacak ve orayı fesada boğacak bir kimse yaratıyorsun?” yani “Biz varken ibadet etmek için başka bir varlığa neden ihtiyaç var ki? Hem de yeryüzünü fesada boğacak kadar güçlü bir varlık” Emin olun, ilerleyen ayetlerde insanın daha büyük bir gücünün olduğunu göreceksiniz. Velhasıl Tanrı “Size, göklerin ve yerin gaybını şüphesiz ki ben bilirim, yine açığa vurduklarınızı da, gizli tuttuklarınızı da ben bilirim demedim mi?” diyerek kelamına devam ediyor.

Şimdi konunun en can alıcı noktasına ulaşmış olduk. O da en etkili ve yaratıcı yönümüzdür ki tüm kâinatı adeta dize getirmektedir. Çok bilindik, her an bizimle olabilen bir yönümüzdür. Bu, bizim içimizdeki en büyük oluşumu sağlayandır. Evrenin gizeminin simyasıdır. Az önce yukarıda bahsettiğim; maddeye ve enerjiye hükmettiğimiz andır. En zorlu anlarda yaptığımız tercihlerin, en büyük zaferlerimiz olacağını bilmeliyiz. Çünkü katışıksızdır o an. Tercihimizin uygulamaya geçmeden önceki, seçimimizden az önceki ana gitmenizi tavsiye ediyorum. Orada görülen bizim gerçek gücümüzdür ki, bu gerçek arzumuzdur. Salttır. Katışıksızdır. Karar anıdır. Tüm samimiyetle orada duran “NİYETİMİZ” dir. Tam bu noktada İslam peygamberinin bir sözünü hatırlatmak istiyorum. “Ameller niyetledir”[9] yani tüm davranışlarımız, tüm deneyimlerimiz niyetle oluşmaktadır. O’nun yaratıcı gücü karşısında tüm kâinatı dize getiriyoruz. Niyet; saf enerjidir. Sahip olduğumuz ve olacağımız her niyet yaratıcıdır. Onun enerjisi asla ölmez. Varlığımızdan fırlayarak tüm evrene yayılır. Gerçekleşene kadar dolaşır. Bu yüzden melekler ve tüm kâinata bize secde etme emri verilmiştir[10]. On sekiz bin âlemin birleştiği, kesiştiği noktayız. Hem Rabbaniyeti(tanrılığı), şeytaniyeti, melekiyeti, hayvaniyeti, nabatiyeti hem de cemadiyeti(katılığı maddeliği) içinde barındıranız. İşte tüm kâinat zaten bunlardan ibaret olduğu için “Ben yere göğe sığmadım, mü’min kulumun kalbine sığdım” lütfüne mazharız. Tüm kâinatı yaradan Allah bu kalbe sığabiliyorsa, bu âlemde en büyük tecellisi, tezahürü olan ancak âdem aynasında gerçekleşiyorsa tüm kâinatın kıblesi insandır.

KZ

İlgili Video görüntüleri:

İnsanın düşünce gücü ve Madde'nin aslı

http://www.facebook.com/video/video.php?v=1514416789008&ref=mf

2 boyutlu ve 3 boyutlu evrenin farkını anlatan video görüntüsü

http://www.facebook.com/video/video.php?v=1404704430567&oid=115257705165513&comments&ref=mf

Önemli Notlarım:

1-Niyet “Nun, Vav, Ye”: Arapça olan bu kelimenin kökü “çekirdekli olmak” tır. Aynı kökten çıkan bir diğer anlam ise, hazır olun “Atom çekirdeği” dir.

2-Yukarıda mana âlemimi sizlere yazarak paylaşmamda feyiz aldığım, gerçek bir “Yol ehli olan” Lütfi Filiz’e sonsuz şükranlarımı bir vesile sunmak isterim.


[1] Bakara 30

[2] “Ve Adem'e isimlerin hepsini öğretti.” Bakara 31

[3] “Hani, Rabbin meleklere şöyle demişti: 'Muhakkak ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu bir biçime sokup, ona ruhumdan üflediğim zaman siz onun için hemen secdeye kapanın' " Sad 71-71

[4] "Onlara bir musibet geldiğinde: 'Biz Allah'ınız ve elbette O'na döneceğiz' derler" Bakara 156

[5] “Kün emri yani ol emri bir muhataba olması gerek. Muhatap yoksa neden emir verilsin? işte o muhatap bizzat Tanrının Zatıdır. “

[6] Fecr 27-27

[7] “Biz elbetti insanı en güzel biçimde yarattık” Tıyn 4-5

[8] A’raf 172

[9] Birçoğumuz bu hadisi farklı bir mealde bilebilir. Yukarıda birebir tercümesini yaptım. İnnemal a’malu binniyat

[10]Hani meleklere, ‘Âdem için secde edin’ demiştik” Bakara