İnsanoğlu Tanrı’ya ulaşacağına, kendisine ulaşan bir tanrı istedi. Çünkü kendine hizmet edecek hizmetçi bir tanrı kavramı diğerinden daha cazipti. İşler istediği gibi gitmediğinde ise kızacağı ve suçlayacağı bir hizmetçi tanrı mevcut oldu.
KZ
Çıkmış olduğum hayat yolculuğundaki duygu ve düşüncelerimi paylaştığım seyir defteri.
İnsanoğlu Tanrı’ya ulaşacağına, kendisine ulaşan bir tanrı istedi. Çünkü kendine hizmet edecek hizmetçi bir tanrı kavramı diğerinden daha cazipti. İşler istediği gibi gitmediğinde ise kızacağı ve suçlayacağı bir hizmetçi tanrı mevcut oldu.
KZ

Biz kimiz? Nereden geldik ve nereye aidiz? Niçin buradayız? Yapmamız istenilen veya yapmamız gereken nedir? Arayışımızı nasıl şekillendirmeliyiz? Nerede olmalıyız? Ya da bütün bu sorular anlamsız mı? Belki de tüm bu soruların cevabını zaten biliyoruz. Sadece sorarak hatırlama heyecanı yaşıyoruz. O yüzden bunları irdeliyoruz. Bize haz yaşatıyor bunu hatırlıyor olmamız. O yüzden hayata aç gözlerle bakıp kendimiz ve bu evrenle ilgili her şeyi didikliyoruz. Ta ki gerçek anlamda onu kavrayalım, idrak edelim diye. İdrak diyorum çünkü bilmek ile idrak etmek arasında temel bir fark vardır. İdrak anlama yeteneğidir, kavrayıştır. Bilmek ise çoğu zaman sadece kuramdan öte olmaz. Evet, bilmek, deneyimlemek ve olmak. Kuramsal bilgi sadece teoridedir. Onu hayata geçirmediğimiz takdirde gerçek anlamda oluşamayız. Peki, bizden istenilen olmamız gereken nedir?
Bir an için dünyaya bakalım; her gün binlerce insan açlıktan ölmekte. Açlıktan ölmeyenleri ise savaşarak öldürmekteyiz. Birbirimize yaşattığımız acılar yetmediği gibi yaşam tarzımızın bencilliğinden nefes alıp verdiğimiz gezegenimizi de yıpratmakta, onun düzenini bozmaktayız. Aslında hiç bir şey doğadan daha şefkatli değildir insana, aynı zamanda da ondan daha gaddar olmamıştır. İşte bu da insanın yaratış gücüyle alakalıdır ki bu yazımda açıklamak istediğim de tam olarak budur. Nihai amacımdan çıkıp şu anki konuya dönersek; Kısacası fesat çıkartan ve kan akıtan cani varlıklar gibi gözüküyoruz. Tanrının “Ben yeryüzünde bir HALİFE yaratacağım” dediğinde meleklerin “Biz seni hamd ile tespih ve takdis ederken, sen yeryüzünde kan akıtacak ve orada bozgunculuk –fesat- çıkartacak birini mi yaratacaksın”[1] diye sormaları boşuna değilmiş gibi gözüküyor.
Ancak Tanrının bu yaratışta büyük bir amacı var. Şimdiden sonra anlatmaya çalışacağım konu birçoğunuz için anlamsız gelebilir veya aşırı görüş olarak değerlendirebilirsiniz. Ancak yazımı okumaya devam ederseniz bu sizin gerçekle yüzleşmek isteyişinizin bir sonucu olacaktır. Çünkü anlatmaya çabalayacağım konu bizim “gerçekliğimiz-hakikatimiz” olacak. İlerleyen satırlarda, başta sorduğum sorulara bir nebze de olsa kendi adıma verdiğim cevapları bulacaksınız. Öncelikle bu hayata bir şeyleri öğrenmek için gelmedik. Zaten yaradılış itibarıyla biz bu bilgiye sahibiz[2], Tanrının ruhuna[3] sahibiz. Onun bilgeliğine sahip, O’ndan[4] olarak yaratıldık. İlk yaratılış yerimiz mana âlemidir. Zaten madde manadan meydana gelmiştir. İnsan kâinatın yaradılışından önce var edilmiştir. Kâinat sonradan insana yapacağı yolculuğu için bir elbise veya bir araç, bir mekân olarak yaratılmıştır. Bu yaratma da yoktan olmamış, vardan olmuştur[5]. Bir bakıma “var olan” tek hakikatin yani birliğin ikiye ve daha fazla parçalara bölünmesiyle ortaya çıkmıştır. Tek olan Hakk’ın tanınması için bir başka şeyin olması gerekmektedir. Tek olan, mutlak Hak(hakikatten)’tan başka bir şey olmadığına göre nasıl tanınabilirdi? Birin ikiye ayrılması şarttı. Bu yüzden ehli tasavvuf “Bir, ancak ikiyle zuhur eder” veya “Bir’in bilinmesi için mutlaka ikiye ihtiyaç vardır” demişlerdir. Yani var olan mükemmellik ancak bir başka şeyle, varlıkla gözlemlenmeli, ikinci bir referans noktası gerekmekteydi. Tanrı “ben bir gizli hazineydim bilineyim istedim o yüzden mahlûkatı yarattım” demesinin anlamı da budur. İşte Tek olanın kesrete (çokluğa)bürünmesi ve görünmesiydi bu.
Bu noktada biraz durup bir açıklama yapmak istiyorum. Görünen, görünmeyen her zerre Tanrıya aittir. Bu gün fizikçilerin Tanrı parçacığı adını verdikleri, maddenin içinde oluşabildiği, yüzebildiği bir parçacığı aradığını bilimle ilgilenenlerimizin çoğu bilmektedir. Bu noktada “Zatı Tek olanın zuhuru nasıl çok olabilir?” diye bir soru akla takılabilir. Burada iki boyutlu evren örneğini sizlere vermek isterim. İki boyutlu bir evren düşünün. Sadece en ve boy var, yükseklik yani derinlik yok. Üç boyutlu bir nesneyi bu evrene nasıl entegre edebilirsiniz? Bu mümkün değildir. Üç boyutlu bir nesnenin iki boyutlu bir evrende sadece temas noktaları gözükecektir. Yandaki resimdeki el izi gibi, yani el tek olmasına tek ama iki boyutlu bir âlemde bu şekilde bir sürü anlamsız, onu gerçek anlamda tasvirden uzak çizgilerden müteşekkil gözükecektir. İşte, Bir’in bu âleme tecellisi, tezahürü bu şekilde olur. Ancak bütüne çok uzaktan, aklımızın ufuk sınırlarını zorlayarak baktığımızda, gördüğümüz gerçek az da olsa bize eli tanıma fırsatı verir. İşte bu noktada kişi gerçek anlamda bütünü görmüş, macerasını yaşamış ve tatmin olmuş olarak rabbine döner. “Ey tatmin olmuş nefis!, Sen O'ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön”[6]. Böylece gaye tamamlanmış olup artık Bir bilinmiştir. Peki, bu macera nedir? Nasıl başlamıştır? Bizim değerimiz, rolümüz nedir? Çok önemli olan bu soruları bilgimin ve gönlümün elverdiği ölçüde sizinle paylaşmaya çalışacağım.
Yazıma, Bakara süresinde Âdem’in yaratılışını anlatan bir ayeti size aktararak başlamıştım. Oraya dönüyorum. Başlığın ana temasını oluşturan ayettir bu. Rabbin kendisinin bilinmesini istemesinin ardından mana âleminde insanı en iyi şekilde yarattı.[7] Yarattığı bu “kendinden olan ruhlar”, içlerinde Rabbe ait bilgilerle yaratıcı özelliklerini göstermek istediler. Ancak bunun için uygun zemin yoktu. İlk yaratılışın ardından bir kaos yaşandı. Bunun üzerine Tanrı ruhlara “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” dedi[8]. Yeni yaratılmış, kuramsal bilgiye sahip olan bizler cevap veremedik. Bu sorunun cevabını ancak dünya hayatında, kevn ve fesat (oluş ve bozuluş) âleminde deneyimler yaşayıp, şekillendirip tekrar bozarak, en nihayet Tanrının ahlakıyla ahlaklanarak, Ona benzeyerek verebilecektik. Böylece Tanrı kâinatı zatından Huvezzahir ismi gereği yarattı. Ehli tasavvuf “Ahadiyetin Vahdaniyete intikali” demişlerdir buna. Kuramsal bilgi yeterli olmadığı için o, şu ve bu yaratılarak farklar meydana geldi. Bizim tercihler yaparak oluşumumuz için aslında gölgeden ibaret olan bu kâinat yaratıldı. Görünen bu gölge de asıl itibarıyla manaya tabidir. Bu mana Hak’tır. Mananın yani Hakk’ın görünebilmesi için zıtlıkların içinde barındırdığı sıfat ve isimlere bürünmesi gerekmekteydi. Zıtlıklar bu âlemi yarattı. Böylece Hak bu âleme Zatı itibarıyla tek, sıfat ve isimler itibarıyla çift tecelli etti. Bu tecelliyat gizlenerek hassas dengelere büründü. Onu kendimizden veya Tanrıdan gayrı sandık. Kâinattaki bu tecelliyat, bizim manamızı muhafaza edecek bir kap gibidir. Ve gerçek anlamda bizim manamızın irade şeklinde bir yansımasıdır. Hakkın bu tecelliyatından, tüm kâinatı bize musahhar(amade) kılmasından muradı; burada gelişerek yaratmayı deneyimlememiz ve irademizi kullanarak hayatımızı yönetmemizdir. Sonuç itibarıyla şu an gözüken evren bizden çıkıp bu hale gelmiştir. Şöyle bir benzetme yaparsam daha iyi anlatabileceğimi düşünüyorum. Rabb kendi zatından bizi yarattı. Yaratılan bizim özümüzden de âlemi yarattı. Ehli tasavvufun “İnsan kâinatın özüdür, gözüdür”, “Âdemsiz âlemler kâinat olmaz”, ”Kâinatın aslı insandır”, “Kâinatın tohumu insandır” deyişlerinin sebebi de budur. Son aktardığım deyiş ise noktayı koyan bir sözdür.
İşte bizden çıkan bu kâinat sonunda meyve veren bir ağaç gibi madde ve mananın ünsiyeti anlamına gelen insanı yani bizi oluşturmuştur. Bizim için, bizden oluşan bir evrendeyiz şu an. Onu istediğimiz gibi şekillendirebileceğimizi bir kavrayabilsek. Üstün bir biçimde yaratılan manamız, bu kesif ve süfli âleme hükmedebileceğini bir kavrayabilse tüm şikâyetlerimizden kurtuluruz. Çünkü kâinatta olan tüm olaylar insandan yansıyan enerjilerdir. Bu anlamda kâinat insanın aynadaki görüntüsünden başka bir şey değildir. Madem koskoca kâinat bizim manamızdan yaratıldı ve sonra onun meyvesi konumundaki bedene bürünmüş olan bize musahhar(amade) kılındı, o halde neden maddeye hükmedemeyelim? Üstelik maddeden oluşan bu kâinatın; bir enerjinin, bir nur parçasının genişlemesinden oluştuğunu da biliyorsak…
Tüm evren enerjinin maddeye madeninde enerjiye dönüşmesine şahitlik etmiyor mu? İşte bu noktada bizim yaratım gücümüz devreye girebilir ve enerji hareket halindeyken yaratımımız gerçekleşebilir. Yeterince enerjiyi harekete geçirdiğimizde maddeyi şekillendirebildiğimize göre onu yaratabiliriz de. İşte tam bu noktada şu soruyu soruyorum size: Halife nedir? Neye yarar? ve imkânları nelerdi? Ayrıca Tanrı “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” dediğinde, neden melekler ona “Yeryüzünde kan akıtacak ve fesat çıkaracak birini mi yaratacaksın” desinler? Burada Âdeme verilen gücü görebiliyor musunuz? Bundan sonraki ayetler ise daha hayret uyandırıcıdır. “Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra meleklere yönelerek, ‘Eğer doğru söyleyenlerden iseniz, haydi bana bunların isimlerini bildirin’ dedi. Melekler, ‘Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin’ dediler”.
Meleklerin bile kavrayamayacağı bu isimler nelerdir? Kur’an yorumcuları bu isimlerin yani esmanın yorumunu; İnsanoğlunun isimlendirme yeteneğinin olması olarak yorumluyorlar. Peki, ayette geçen “külleha-Tamamını” ne anlama geliyor? Yani “Tanrı esmanın –isimlerin- tamamını âdeme öğretti” ne demek oluyor? Acaba bundan tüm Kâinatın bilgisinin insanın nüvesinde, çekirdeğin olduğu anlamını çıkarsak yanlış mı yapmış oluruz. Kesinlikle doğru bir yorum olacağına inanıyorum kaldı ki bazı İslam âlimleri bu konuda aynı yorumu yapmışlardır. Burada Müslüman bir aydın olarak değerlendirilen Muhammet İkbalin “İnsana sığabilene kâinat, kâinata sığamayana insan derim" sözünü de hatırlatmak isterim. Ayrıca yukarıdaki ayetlerde farkındaysanız meleklerin çok ilginç bir savunmaları vardır: “Biz seni hamd ile tespih eder ve seni her şeyden tenzih ederken neden yeryüzünde kan akıtacak ve orayı fesada boğacak bir kimse yaratıyorsun?” yani “Biz varken ibadet etmek için başka bir varlığa neden ihtiyaç var ki? Hem de yeryüzünü fesada boğacak kadar güçlü bir varlık” Emin olun, ilerleyen ayetlerde insanın daha büyük bir gücünün olduğunu göreceksiniz. Velhasıl Tanrı “Size, göklerin ve yerin gaybını şüphesiz ki ben bilirim, yine açığa vurduklarınızı da, gizli tuttuklarınızı da ben bilirim demedim mi?” diyerek kelamına devam ediyor.
Şimdi konunun en can alıcı noktasına ulaşmış olduk. O da en etkili ve yaratıcı yönümüzdür ki tüm kâinatı adeta dize getirmektedir. Çok bilindik, her an bizimle olabilen bir yönümüzdür. Bu, bizim içimizdeki en büyük oluşumu sağlayandır. Evrenin gizeminin simyasıdır. Az önce yukarıda bahsettiğim; maddeye ve enerjiye hükmettiğimiz andır. En zorlu anlarda yaptığımız tercihlerin, en büyük zaferlerimiz olacağını bilmeliyiz. Çünkü katışıksızdır o an. Tercihimizin uygulamaya geçmeden önceki, seçimimizden az önceki ana gitmenizi tavsiye ediyorum. Orada görülen bizim gerçek gücümüzdür ki, bu gerçek arzumuzdur. Salttır. Katışıksızdır. Karar anıdır. Tüm samimiyetle orada duran “NİYETİMİZ” dir. Tam bu noktada İslam peygamberinin bir sözünü hatırlatmak istiyorum. “Ameller niyetledir”[9] yani tüm davranışlarımız, tüm deneyimlerimiz niyetle oluşmaktadır. O’nun yaratıcı gücü karşısında tüm kâinatı dize getiriyoruz. Niyet; saf enerjidir. Sahip olduğumuz ve olacağımız her niyet yaratıcıdır. Onun enerjisi asla ölmez. Varlığımızdan fırlayarak tüm evrene yayılır. Gerçekleşene kadar dolaşır. Bu yüzden melekler ve tüm kâinata bize secde etme emri verilmiştir[10]. On sekiz bin âlemin birleştiği, kesiştiği noktayız. Hem Rabbaniyeti(tanrılığı), şeytaniyeti, melekiyeti, hayvaniyeti, nabatiyeti hem de cemadiyeti(katılığı maddeliği) içinde barındıranız. İşte tüm kâinat zaten bunlardan ibaret olduğu için “Ben yere göğe sığmadım, mü’min kulumun kalbine sığdım” lütfüne mazharız. Tüm kâinatı yaradan Allah bu kalbe sığabiliyorsa, bu âlemde en büyük tecellisi, tezahürü olan ancak âdem aynasında gerçekleşiyorsa tüm kâinatın kıblesi insandır.
İlgili Video görüntüleri:
İnsanın düşünce gücü ve Madde'nin aslı
http://www.facebook.com/video/video.php?v=1514416789008&ref=mf
2 boyutlu ve 3 boyutlu evrenin farkını anlatan video görüntüsü
http://www.facebook.com/video/video.php?v=1404704430567&oid=115257705165513&comments&ref=mf
Önemli Notlarım:
1-Niyet “Nun, Vav, Ye”: Arapça olan bu kelimenin kökü “çekirdekli olmak” tır. Aynı kökten çıkan bir diğer anlam ise, hazır olun “Atom çekirdeği” dir.
2-Yukarıda mana âlemimi sizlere yazarak paylaşmamda feyiz aldığım, gerçek bir “Yol ehli olan” Lütfi Filiz’e sonsuz şükranlarımı bir vesile sunmak isterim.
[1] Bakara 30
[2] “Ve Adem'e isimlerin hepsini öğretti.” Bakara 31
[3] “Hani, Rabbin meleklere şöyle demişti: 'Muhakkak ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu bir biçime sokup, ona ruhumdan üflediğim zaman siz onun için hemen secdeye kapanın' " Sad 71-71
[4] "Onlara bir musibet geldiğinde: 'Biz Allah'ınız ve elbette O'na döneceğiz' derler" Bakara 156
[5] “Kün emri yani ol emri bir muhataba olması gerek. Muhatap yoksa neden emir verilsin? işte o muhatap bizzat Tanrının Zatıdır. “
[6] Fecr 27-27
[7] “Biz elbetti insanı en güzel biçimde yarattık” Tıyn 4-5
[8] A’raf 172
[9] Birçoğumuz bu hadisi farklı bir mealde bilebilir. Yukarıda birebir tercümesini yaptım. İnnemal a’malu binniyat
[10] “Hani meleklere, ‘Âdem için secde edin’ demiştik” Bakara

Göz ne şaştı ne de aştı. [1]
Başlık nicedir tefekkür ettiğim, geçenlerde yine karşıma çıkan bir Kur’an ayetidir. Hz. Muhammed’in, Rabbi’nin en büyük delilini gördüğü anı anlatmaktadır. Ayet ve ayetin devamı Peygamberin âlemlerin rabbi Allah ile yaptığı mülakatı tasvir eder. Evet, mülakat, bir işe girmek istediğimizde bile karşımıza çıkan bir hadise. Sadece belgelerimizin tam olması yeterli değildir. Gönderdiğimiz öz geçmişimizdeki deneyimlerimiz aranılan vasıflara uygun bulunduğu takdirde bizleri mülakata çağırırlar ve orada bire bir değerlendirmeye tabi tutarlar. Ayet her ne kadar göze ve görmenin düzgünlüğüne işaret etse de bir mülakatın[2] vukuu(oluşu) ortada. Mülakat varsa karşılıklı diyalog var demektir. Allah’ın kulu ve kulun Allah’ı ile olan mülakatı (konuşması) gibisi var mı? Peki, Allah’la olan bu mülakat sadece Peygamberlere mi hastır? Biz dua ettiğimizde kiminle konuşuyoruz? Ve Allah’ın ettiğimiz dualara icabet (kabul) etmesi ne anlama geliyor?
Allah ile mülakatın(konuşmak) her insanın iç âlemindeki seviyesine yani mertebesine göre değişiklik arz ettiğini düşünüyorum. Bu zaviyeden (perspektif-açı) değerlendirme yaptığımda Allah ile mülakat (konuşmak) için önce O’nu bulmak gerektiği ortaya çıkıyor ve akabinde akla şu soru geliyor: Peki, ben Âlemlerin Rabbini nerede aramalıyım? Çocukken onu camide arıyordum. Hoş hala orada arayanlar var! Bana camilerin Allah’ın evi olduğu söylenmişti. Ancak sonraları her aklı başında insan gibi orada olmadığının farkına vardım. Sonunda O’nun sadece kendinde(zatında) bulunabileceğini sezdim. O halde kendinde(zatında) olan Allah’a nasıl gidilebilir?
Kur’an-ı kerimde “Biz ona şah damarından yakınız”[3] ayeti, O’nu artık nerede aramamız gerektiğini ortaya koyuyor. Demek ki O, dışarıda aramakla bulunmaz. Allah’ın peygambere “Yere göğe sığmam mü’min(bana inanan) kulumun kalbine sığarım”[4] demesi bunun en büyük delili değil midir? Çünkü insan koskocaman evrende küçücük bir nokta misaliyken onu nasıl ve nerede bulabilir ki? Ancak, aynı insan manen öyle bir noktadır ki düşünceleri, fikirleri ve hayallerinin yanında evren bir nokta gibi kalır.
Anlaşılan yolculuğun içe yapılması gerekiyor. Bu, gün gibi ortadadır. İnsanın kendine yapacağı bu yolculuk çetin ve engebeleri olan bir yolculuktur. Çünkü bu yolda en büyük engel kendisidir. İnsanın Allah’a ulaşabilmesi için kendine yolculuk etmesi yani kendisini aşması çok trajikomik bir durumdur. Bu noktada insanın aklına kendisini ne kadar net gördüğü düşüncesi geliyor. Ama çoğu zaman insan kendini gayet iyi -net- gördüğünü sanır. Gel gelelim işin aslı öyle değildir. Dünyaya baktığımızda; gördüğümüz benlik kavgaları, savaşlar ve ölümler insanların kendilerini ne kadar net görebildiğini gösteriyor bizlere.
İnsanın öz kimliğini görebilmesinin yegâne yolu: sahte benliklerinden sıyrılmasıyla mümkündür. Kendi aldatmacalarından sıyrılması demek istediğim. İşte yolun zor yanı budur. Burada durup, kendini insanlarda araması gerekmektedir. “Kişi, kişinin aynasıdır” sözünden murat budur. Tabi ki bunu da ancak benliğinden sıyrılarak yapabilir. Benlik korkaktır. Korkak olduğu için de sahte duyguların ve hayallerin ardına saklanır. Karşımızdaki insanlara ne kadar dürüst ve net olabiliyorsak korkularımızla o kadar yüzleşmiş onlardan o kadar kurtulmuş oluyoruz demektir.
Yani ancak insanlarla olunca kendimizi tam anlamıyla görebiliyoruz ve bunun sonucu olarak ya kendimizi yeniden şekillendiriyor, değiştiriyoruz ya da gördüğümüzden memnun olmuyor korkarak kendimizi daha farklı maskelerin (sahte benliklerin) ardına saklıyoruz. Başka maskelerin ardına attığımızda yalanlarımızla kayboluyoruz. Öz şeklimize zarar veriyoruz. Böylece kendimizi başkalarında bulamıyoruz. Çünkü başkalarında oluşan benliğimiz hep sahte olduğu için onlardan aldığımız bilgi asla kendi esmamıza, asli esmamıza ve sıfatlarımıza oturmuyor. Sonuç olarak kendimizi Nas’ta(insanlar) göremiyoruz. Kişi ne zaman dürüst ve net olursa Nas’ta kendini bulur, onlarda gördüğü kendi esmasıdır yani kendi kimliğidir. İşte o zaman artık kendine bakmasını öğrenir. Kendine bakan Rabbini görür[5]. Rabbini gören hakikati bilir.[6] Bu şekilde bakan insan nereye dönerse dönsün hep O’nun yüzünü görür[7] ve onunla mülakat eder. Böyle bir göz ne şaşar ne de aşar.
KZ
Konu ile ilgili video görüntüsü
http://www.facebook.com/video/video.php?v=1434874635716#!/video/video.php?v=390912804834
[1]مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى Necm-17
[2] Lugat anlamı: Buluşma, görüşmedir.
[3]وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖيدِ
“Biz, ona şah damarından daha yakınızdır.” Kaf 16
[4] 40 hadis Sadrettin Konyevi sy 82 vahdet Yayınl.İst)
[5]“Kendini bilen rabbini bilir”
[6]سَنُرٖيهِمْ اٰيَاتِنَا فِى الْاٰفَاقِ وَفٖى اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ شَهٖيدٌ
“Biz ayetlerimizi hem afakta, hem kendi nefislerinde onlara göstereceğiz; öyle ki, şüphesiz onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Her şeyin üzerinde Rabbinin şahid olması yetmez mi?” Fussilet 53
[7]وَلِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ وَاسِعٌ عَلٖيمٌ
“Doğu da batı da yalnız Allah'ındır. O halde nereye dönerseniz orada Allah'ın yüzü vardır” Bakara /115

Geçenlerde bir arkadaşımla aşk üzerine yapmış olduğumuz konuşma beni ciddi düşüncelere gark etti ve kafamda beliren birkaç fikri yazarak ifade etmeye çalıştım. En başta kendi aşklarımı göz önünden geçirdim. Yıllar boyunca, hayatımın büyük bir bölümünü aşkı tanımaya, onu yaşamaya adadığımdandır; aşkın asla bencil duygular barındırmadığını çok iyi bilmekteyim. Ne olmadığını ne olduğundan daha iyi biliyorum diyebilirim.
Bütün bu düşünceler sonucunda kafamda beliren; bu evrene gelme sebebimiz olan aşkın kendimizle olan uğraşımızda kılı kırk yarmak zorunda kalmadan bedenimizde ve ruhumuzda nasıl mükemmel bir denge tahsis ettiğiydi. Genel olarak herkes gibi ben de kişilerin ilişkilerine bakıp kendim ve hayat ile ilgili bazı fikirler edinmeye çalışıyorum. Çevremdekileri birer ayna gibi görüp kendimi seyrediyorum sonra da gözlemlerimden çıkardığım ham fikirlerimi yazıya döküyorum ki, soyut olan bu fikirlerim gelişerek somutlaşsın. Bu değişimi bedene girerek somutlaşan ruha benzetiyorum.
Ruh bizzat kendisi insan değil. İnsan denebilmesi için ruhun bir bedene, maddi bir ifadeye ihtiyaç vardır. İkisinin ünsiyeti ancak insanın oluşmasını sağlamaktadır. Beden ile ruhun kaynaşması benim soyut fikirlerimin yazarak somutlaşması gibi. Ancak insanın fikirlerini yazıya dökmesi o kadar kolay olmuyor. Aslında sadece yazıya dökmek de değil gerçekten özgün bir fikir sahibi olması da aynı zorluğu barındırıyor.
Bir ressam düşünün eline son derece hâkim olarak kalemini veya fırçasını kullanır. Ya da yıllarını bileğini kullanmaya adamış bir hat üstadını düşünün. İşte fikirlerinizi yazmakta öyle bir olgudur. Gerçekte iyi yazabilmek, yazmak isteğinizle yazdığınızın birbirine uygun olmasıdır. Yani yazdığınız yazının ifadesinin soyut olan fikrinizle bağdaşması gerekmektedir. Bunu istenilen kıvama getirebilmek için çok pratik yapmalı, fikirlerinizi devamlı surette yazıya dökmelisiniz. Aksi takdirde bileğini eğitmemiş bir kişinin resim yapmadaki beceriksizliği gibi fikirlerinizi yazıya geçirmede sorun yaşarsınız.
Tabiî ki hepsinden ötesi bir de farkındalık vardır. Bir ressamın gözü ile sıradan bir insanın gözü aynı değildir. Ressamın sıradan insanlardan daha farklı bir bakışı vardır. Gördüğü detaylar elbette diğer insanlardan daha fazla olmalıdır. Bir fikri yazıya dökmeden önce bir fikre sahip olmak ve bu fikri geliştirip kafada oluşturmak en önemli safhadır. Eğer bir fikir yoksa aslında yazılacak bir şey de yoktur. Neyi, neden anlattığınızı bilmek bir bakış açısına sahip olmak belki de işin başıdır diyebiliriz. Esas konumuz, yazımızın ana fikrine yani aşka gelince, Aşk bence insanın gerçek anlamda mutlak kimliği yani özüyle olan irtibatıdır. Ve gerçekten insan aşk ile somutlaşabiliyor. Aksi takdirde devamlı ya bedeni arzulara meylediyor ve korkularının esaretine düşüyor ya ruhsal detaylara takılıyor. Ya geçmişle oyalanıyor ya gelecekle. Hâlbuki insandan istenilen her iki tarafa da hak ettiği değeri vermektir. İşte aşk kişiyi hem bedensel hazların içine atıyor hem de ruhsal. Bu anlamda aşk “gerçek insanın” –insanımsı olamayanın- somutlaşmasıdır. Tanrının bizde görmek istediği bu somutlaşmadır. Bizlerden talep edilen bu haldir. Bu hali elde etmek için maddi âleme, bu evrene gönderildik. Aslında evren yani kâinat bu aşk için yaratılmıştır. Elektronun atom çekirdeğinin cazibesine kapılıp etrafında deli bir hızla dönmesinden tutun da atom altı parçacıkların bir birinin cazibesine kapılmalarına, gezegenlerin güneşlerinin –yıldızların- çevresinde dönmesine kadar her şey bir diğer şeyin cazibesindedir. Hiçbir şey tek yaratılmamış, her şey bir diğer eşine meyledip durmaktadır.[1] İşte biz bu aşk duygusunu en iyi belki de tek -ki buna gerçekten iman ediyorum- yaşayan canlı formuyuz. Burada aşkla tanışıp evrenin nihai amacına ulaşmasını sağlamaktır gaye.
Bu hale sahip olan kişilerin karakterleri asla erozyona uğramaz. Bu şu anlama gelmektedir. Kişinin karakterinin oluşmasında üç askere - daha doğrusu “insan” olabilmesi için üç güce - ihtiyacı var. İlki varlığını sürdürebilemek için yiyip-içme ve üreme, şehvet gücüdür. İkincisi varlığını tüm tehditlere karşı koruyabilme gücüdür ki, bu gazap olarak değerlendirilir. Diğeri ise ki - bu tam anlamıyla farklı bir güçtür - İlk ikisi gibi bedene ait değildir tamamıyla bizim ruhumuzun bir özü, bir nevidir. O da neyin tehdit neyin haz olduğunu idrak eden müdrik akıl. Bu üç askere kalbimiz eşit uzaklıkta durmalıdır. Tüm bu güçlere eşit uzaklıkta duramamamız yüzünden ıstırap çekmiyor muyuz? Aşk bu dengeyi sağlayan en güçlü haldir. Kişi âşık olduğunda her üç güce eşit uzaklıkta durur. Bu da etrafımızla sağlıklı bir iletişim oluşturmamızı sağlar. Bu denge içsel adaleti bize getirir. Bu adalet gelince de kimseyi incitmez, kimseden incinmezsiniz. Çünkü bu adaletin içinde aidiyet duygusundan sıyrılmış olursunuz. Siz sadece yaşananlara şahit olursunuz. Kendinize bile şahit olursunuz. Bunun yerine size bedeninize ait duygular (şehvet ve gazap) veya ruhunuza ait bilinç (müdrik akıl) hâkim olursa aşkı yaşama şansınız olmaz. Çünkü size ait olan duygular aidiyeti, aidiyet ise bencilliği getirir. Bencil duygular içinde aşkı yaşayamazsınız. Âşık kişi aşkından bir beklenti içinde olmayan kişidir. İçinde beklenti barındıran bir sevgi asla aşk seviyesine yükselemez. Aşk sizi her şeyden arındırır. Etrafınıza bambaşka bir gözle bakarsınız.
İnsan bu kesret –çokluk- âleminde bir sürü farkla beraber kendi varlığını da fark eder. Kendini fark ettiğinde “benlik” ortaya çıkmıştır. Evreni kendi benliğinden ayrı tutar, ne zaman o “benlik”i eğiterek evrenle bütünlük hissine sahip olursa işte o zaman devamlı değişen bu evreni daha iyi gözlemleyebilir.
Tüm yüzler değişir, değişmeyen hiçbir şey yoktur. İnsanlar, hayvanlar, evren, canlı-cansız her şey devamlı bir değişim içindedir. İnsanların yüzlerinde değişen izlerde tanrının tezahürlerine bakarak değişmeyen o yegâne izi yani bizzat tanrıyı bulmaktır belki aşk. İşte her şeyin değiştiği bir evrende değişmeyeni görmek onu fark etmektir. Aslında zor gibi gözükse de bu hali yaşamak kolaydır.
[1] وَمِنْ كُلِّ شَیْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
Her şeyden iki çift yarattık ki düşünesiniz (51-49)

Tanrının kudretini kavrama; Bu günlerde çok popüler olan bir deney var. Cern’de maddeyi gerçek anlamda kavrayabilmek için bir araştırma yapılmaktadır. Çok yüksek maliyetler harcanarak yapılan bir sürü deneylerle bilimciler, evrenin yaradılış anından buyana maddenin serüvenini kavramaya çalışıyorlar. Hz.Muhammed’in “Rabbim bana eşyanın -maddenin- hakikatini göster” duası ister istemez bu deneylerle birlikte belleğimde güncel bir yerlere yerleşti. Yerleşir yerleşmezde birkaç soru kafamda belirdi. Acaba insanlık Tanrının kudretini kavrayabilecek mi? Bu deneylerin sonucunda madde’nin içinde ki sır ifşa olacak mı? İnsanoğlunun bulduğu bilimsel veriler Tanrının fiiller olduğunu varsayarsak bizzat kendisine ait olan “kudretini” ne zaman idrak edebileceğiz?
Tanrının ilimin haricinde birde kudreti mevcut, her şeye kadir tek olan Tanrının kudreti, tüm maddeye sirayet etmiş gibi geliyor. Kuantum fizikçileri evrende her bir atomun hatta atom altı parçacıkların bir birleriyle iletişim ve etkileşim içinde olduğunu düşünüyorlar. Acaba bu etkileşim ve iletişim Tanrının kudreti olabilir mi? Ünlü İslam Bilgini Gazali “Güzel İsimler- Esma-el Hüsna” adlı kitabında “eşyalar her ne kadar zahiren -görüntüde- birbirlerine bağlı iseler de hemen hepsi aslında Allah’ın kudretine bağlıdırlar” sözünden muradı buna mı değinmekti? Bilim bizi ne zaman Tanrı gerçeğine ulaştıracak?
Müslümanların kutsal kitabı Kur’an da tüm insanlığın bir gün Tanrının tek gerçek olduğunu dünya hayatında yaşarlarken apaçık –bilimsel- bilineceğine işaret var. Bu gerçeği kavraya bilmemiz için maddenin özüne inmemiz gerekiyor. Belki insanlık bir gün maddenin özüne ulaştığında Tanrının buyruklarından başka bir şey bulamayacak. O zaman yaşanılan şaşkınlığı belki de “Rab her şeye kadirdir” diyerek hazmetmeye çalışacaklar. Kişisel kanaatim bilim bizi ona, mutlak gerçeğe bir gün mutlaka götürecek.

Hizmet; Var olmamızın bedeli… Aslında bu konuyu doğru bir şekilde ifade edebilecek miyim ben de bilmiyorum lakin birkaç satır bir şeyler karalama, oturaklı birkaç söz söyleme fikri için için tüm benliğimi kemirip dururken yazmaktan başka bir seçeneğim kalmadı. Hizmet sözlüklerde genel olarak; Birinin işini görme veya birine yarayan bir işi yapmaktır diye açıklanıyor. Bunun yanında bir de bakım, özen, ihtimam manaları içermektedir. Bunu okuyunca hizmet kime veya neye yapılır sorusu aklıma geliyor birden. Acaba cansız bir varlığa hizmet yapılabilir mi? Bir bahçenin bakımını üstlendiğimizde ona gösterdiğimiz özen, yaptığımız tüm işlere verdiğimiz ihtimam bir hizmet olabilir mi?
Bu ve benzeri sorulara cevap vermeden önce ilk olarak hizmet etmenin temelinde yatan gerçekliğe bakmak gerek diye düşündüm. Ona baktığımda ise gördüğüm en belirgin esas saygı olduğuydu. Herkese ve her şeye karşı göstermiş olduğumuz bu saygı hizmetin ta kendisiydi. İşine, yaptığına ve çevresine saygı duymayan bir insan düzgün ve kaliteli bir hizmet asla sunamaz. Dostuna güler yüzle yaklaşmak, ona dürüst davranmak, onun kendisini senin yanında emin ve huzurlu hissetmesi senin ona göstermiş olduğun saygının bir sonucudur. Bu hisleri onda oluşturmak ise bir nevi hizmettir. Böylece en büyük hizmeti en çok sevdiğimiz ve en çok saygı duyduğumuz kişilere yaparız veya yapmaya çabalarız.
O halde hizmet, anın içinde saklanan bir cevherdir de diyebiliriz. Çünkü saygı ancak anda olabilir, ancak anda gerçekleşebilir. Önümüzde o anda gerçekleşen olaylara karşı göstermiş olduğumuz tepkiler bir kişiye karşı saygılı olup olmadığımızı ortaya koyar. Kişi öncelikle kendi anına saygı duymalıdır. Çünkü kendi anına duyduğu saygı kendine duyduğu saygıdır. Kendine saygı duyan herkese ve her şeye saygı duyar. Bu duyarlılıkla çevremize baktığımızda; hizmet anı, tam anlamıyla, tüm farkındalığımızla yaşamaktır diyebiliriz.
Bu noktadan yola çıkarak birden aklıma en büyük hizmeti, en kaliteli sunan ve asla karşılık beklemeyen Tanrı geldi. Benliğim bir anda sarsıldı. “Hizmette sınır yoktur” sözü ile bağlantı kurduğumda ise beynimin kıvrımlarında hareketlenen kıpırtılar doruğa ulaşmış çoktan karıncalanmaya başlamıştı. Dindar bir yapım olduğundan okuduğum kitaplardan edindiğim bilgilere göre evrenin insan için musahhar kılındığı geldi aklıma. Musahhar kelimesi Arapça bir kelimedir. Anlamı ise; Teshir edilmiş, emre amade kılınmış demektir. Yani tüm evren izotropik yapısıyla bizim emrimize amade kılınmış olması bir hayli düşündürücü ayrıca ürpertici bir durum. Düşünsenize bir, kaliteli bir otelin imkanlarından faydalanıyorsunuz ve restoranında yemek yiyor bir şeyler içiyorsunuz ona göre de hesap çıkacaktır karşınıza, hiçbir şey yemeyip sadece çay içeyim bile deseniz hesap kabarık çıkabilir. Bu durumda müessese sahibine mutfağın nerede olduğunu sorabilirsiniz? Komik değil mi?
İyi ki Tanrı bunun karşılığını bizden istemiyor çünkü onun hizmet anlayışında karşılık almak yoktur (Vahhab). Bir nimetin (hizmetin) şükrünü ifa etmeye kalksak oda bir nimet oluveriyor ve onunda şükrünü ifa etmek gerekiyor. İş böyle olunca sonu olmayan bir döngüye giriyor. O yüzden zaten kutsal kitabı Kur’an “el-hamd” ile başlıyor “hamd”’ı biliyoruz övgü, şükran peki “el-hamd” nedir? Arapçadaki “El” takısı İngilizcede ki “the” takısı gibidir. Yani marifedir bilinen demektir. Belki de bunun için bu döngüden kurtulmanın tek yolu Tanrıya duyulan “malum mutlak şükran” duygusudur.
Bunca değerlendirmeden sonra şu sonuca ulaştım. Hizmet bir saygıdır. Saygı, kişinin kendini anda tutarak yaşadığı bir olgudur.Kendine saygısı olmayanın başkasına saygısı asla olmaz. Çevremize aslında kendimize göstermiş olduğumuz bu hassasiyet hizmetin ta kendisi oluyor. Zaten başka türlü bir hizmet anlamsız ve yetersiz bir olgudan öte olamazdı. O halde bir kurumda çalışan kişinin size göstermiş olduğu hizmet kalitesi esasen kendine duyduğu saygı ve değerin size iz düşümünden ibaret oluyor. İş böyle olunca da herkes herkese veya kendine hizmet etmesi, saygı duymasının gerekliliği ortaya çıkıyor. Sonuç olarak var olmamızın bedeli olarak her şeye hizmet ederek gelişiyor ve kudsileşiyor, ulvileşiyoruz.
KZ