28 Kasım 2025 Cuma

İmam-ı Gazali İhya Şerhi: "Terk, Mücâhede ve Kalbin Kimyası"

وَكُلُّ مَنْ لَا يَشْتَهِي ٱلْخَمْرَ بِطَبْعِهِ وَلَوْ أُبِيحَ لَهُ لَمَا شَرِبَهُ، فَٱجْتِنَابُهُ لَا يُكَفِّرُ عَنْهُ ٱلصَّغَائِرَ ٱلَّتِي هِيَ مُقَدِّمَاتُهُ كَسَمَاعِ ٱلْمَلَاهِي وَٱلْأَوْتَارِ، نَعَمْ مَنْ يَشْتَهِي ٱلْخَمْرَ وَسَمَاعَ ٱلْأَوْتَارِ فَيُمْسِكُ نَفْسَهُ بِٱلْمُجَاهَدَةِ عَنِ ٱلْخَمْرِ وَيُطْلِقُهَا فِي ٱلسَّمَاعِ فَمُجَاهَدَتُهُ ٱلنَّفْسَ بِٱلْكَفِّ رُبَّمَا تَمْحُو عَنْ قَلْبِهِ ٱلظُّلْمَةَ ٱلَّتِي ٱرْتَفَعَتْ إِلَيْهِ مِنْ مَعْصِيَةِ ٱلسَّمَاعِ،


Terk, Mücâhede ve Kalbin Kimyası

(Tercüme – Tahlil – Tasavvufî Şerh)


Gazâlî Hazretleri bu bahiste, nefis terbiyesinin en hassas düğüm noktalarından birine işaret eder: Terk, ancak arzu bulunduğunda terk olur; arzu yoksa, yapılan şey mücâhede değil, mizacın bir sonucudur.

Hazret şöyle der: Tabiatı icabı şaraba meyli olmayan, içki kendisine helâl kı­lınsa dahi ona yönelmeyecek bir kimsenin içkiden uzak durması, onun küçük günahlarına kefaret olmaz. Zîrâ bu küçük günahlar—oyun, melâhî ve telli sazlar gibi nefsî meşguliyetler—büyük günahın mukaddimeleri hükmündedir. Böyle bir kimsenin içkiyi terk etmesi, nefsin dizginlenmesi değil, yaratılışının tabii bir neticesidir.

Buradaki incelik şudur:
Terk, nefsin hoşlandığı bir şeyi Allâh için bırakmaktır.
Tabiatın sevmediği bir şeyi terk etmek, mücâhede adını hak etmez. Bu sebeple sûfilerin;
“لَا رِيَاضَةَ لِمَنْ لَا شَهْوَةَ لَهُ — Şehveti olmayanın riyazeti olmaz.”
kavli, nefis terbiyesinin hikmetini hulâsa eden veciz bir düsturdur.

Bunun mukabili olarak, içkiyi ve çalgıyı seven bir kimse, nefsini mücâhede ile içkiden men edip, buna rağmen eğlence ve melâhîye meylediyorsa, işte o içkiden uzak durmak için verdiği çaba, kalbinde doğan bir nur olur. O nur, melâhîden kalbine inen karanlığın bir kısmını söndürebilir. Çünkü Gazâlî Hazretlerine göre, kalp bir kimya menzilidir; bir nurlu amel, diğer bir fena fiilin karanlığını izâle etmeye kâdirdir.

Nihayetinde şu esasa varılır:

  • Arzulamadığın bir şeyi bırakmak ibadet de
    ğildir.

  • Arzuladığın hâlde Allâh için terk ettiğin şey, mücâhededir.

  • Mücâhede ise, diğer günahların karartılarını eritip kalbi tenvir eden büyük bir nurdur.

Bu hakikat, Nebevî beyanla da teyid edilir. Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyurur:

"إِنَّكَ لَنْ تَدَعَ شَيْئًا لِلَّهِ عَزَّ وَجَلَّ إِلَّا بَدَّلَكَ اللَّهُ بِهِ مَا هُوَ خَيْرٌ لَكَ مِنْهُ"
“Siz 
Allâh için bir şeyi terk etmezsiniz ki, Allâh onun yerine sizin için ondan daha hayırlısını vermesin.”

Bu hadis, mücâhedenin ruhunu şöyle özetler: Kul bir dünyevî arzu veya nefsânî meyli terk edince, o terk boşa gitmez; kisve-i nuranîde bir lütuf olarak geri döner.

Kur’ân-ı Kerîm’de aynı hakikati tasdik eden birçok âyet nazil olmuştur. Bunların içinde en sarih olanı şudur:

“وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا ۚ وَإِنَّ اللَّهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ”
“Bizim uğrumuzda mücâhede edenleri, elbette yollarımıza eriştiririz. Şüphesiz ki 
Allâh, ihsan sahipleriyle beraberdir.” (Ankebût, 69)

Mücâhedenin doğurduğu nûru beyan eden diğer âyetler de aynı hakikati, her biri kendi sâfiyetince işlenmiş ayrı birer ilâhî nakış gibi dile getirir:

“وَإِنْ يَعْلَمِ اللَّهُ فِي قُلُوبِكُمْ خَيْرًا يُؤْتِكُمْ خَيْرًا مِمَّا أُخِذَ مِنْكُمْ”
 Allâh kalplerinizde hayır görürse, sizden alınandan daha hayırlısını verir.” (Enfâl, 70)

“وَمَآ أَنفَقْتُم مِّن شَىْءٍ فَهُوَ يُخْلِفُهُ”
 Allâh için ne harcarsanız, O onun yerine mutlaka yenisini koyar.” (Sebe’, 39)

“لَئِن شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ”
“Eğer şükrederseniz, elbette nimetimi artırırım.” (İbrahim, 7)

“فَلَنُضِيعَ أَجْرَ عَامِلٍ مِّنكُم مِّن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَىٰ”
“Sizden hiç kimsenin amelini zayi etmeyeceğim.” (Âl-i İmrân, 195)

Bu âyetlerin bütünü, mücâhede eden kula verilen ilâhî teminatın farklı tezahürleridir. Kul, bir arzusunu Allâh için terk ettiğinde; o terk, kalbinde bir nur olur. Bu nur, kalbi tasfiye eder, günahın karanlığını eritir, sahibini Hak yoluna eriştirir.

Netice

Gazâlî Hazretlerinin bu bahiste tesis ettiği hakikat şudur:
Terk, nefsin arzu ettiği şeyi 
Allâh için bırakmaktır; mücâhede bunun adıdır; mücâhedenin meyvesi nûrdur; bu nur, diğer kusurların karanlığını izâle eder.

Kalbin kimyasıyla çalışan bu sır, hem Nebevî beyanla hem Kur’ân’ın ayetleriyle tasdik edilmiştir. Mücâhede eden kulun yolu açılır, arzularını terk eden kulun kalbi nurlanır, Allâh için yapılan hiçbir terk zayi olmaz; bilakis, daha hayırlısıyla değiştirilir.

KZ

22 Kasım 2025 Cumartesi

bir şey

Kiminin hiçbir şeyi, kimin de her şeyiyim;

lâkin bilirim ki insan, ne “hiç” sayılışıyla eksilir,
ne de “her şey” yapılışıyla yükselir.

Kul, ancak Rabbin katındaki hâliyle ölçülür.

Zîrâ birinin “her şeyi” olmak da,
başkasının nazarında “hiç” olmak da emniyetli değildir:
Biri gururu kışkırtır, diğeri yeisi…
Her ikisi de nefsin imtihanıdır.

Bu sebeple derim ki:
Kimin nezdinde neyim değil; ben Hakk’a kimim?

Çünkü kiminin hiçiyim, kiminin her şeyi;
amma ve lakin Hak nezdinde “kul” olabilirsem,
işte o vakit hakiki bir “şey” olurum.

Ne güzel dua etmiş o bahtiyar:

“Allâh’ım, beni insanların nazarındaki derecelerle meşgul eyleme;
kalbimde Sen’in dereceni artır;
bana kulluğunu kâfi eyle.”



KZ 

21 Kasım 2025 Cuma

Sükût

Zaten yanmışın halinden ne bilsin ham, sükût gerekir bize gayr-ı vesselam


Hazreti Mevlânâ

14 Kasım 2025 Cuma

Boş bir odadaki ayna, kime ne fayda!


Aynanın Sessizliği ve Kalbin Aynası Üzerine

Boş bir odadaki ayna, kime ne fayda!
Zîrâ ayna, mâhiyeti gereği ancak karşısına dikilenin sûretini aksettirir. Lakin odada bakan olmazsa, ayna susar. Aynada görünen hayaldir amma, bakan olmazsa hayal de olmaz. İnsan da böyledir. Kendisine bakmadıkça hakikatin cilvesi tecellî etmez, nefsin vehimleri ise aynayı istila eder.

Nitekim hikmet ehlinin dediği gibi:
“Kalb, Hak ile dolmazsa, nefsin sûretlerini yansıtan bir aynadan başka nedir ki?”
Kalb, boş bırakıldığında nefsin hevesi, arzusu ve vehmi onda birer şekil hâlinde dolaşır. Böylece insan, kendi içinden yükselen gölgeleri hakikat zanneder. 

“Kalb, hakikati kabule meyyal latîf bir cevherdir; döner, değişir, yönelir.”

Demek ki kalbin nereye yöneldiği, aynanın kime hizmet edeceğini belirler.

Kur’ân-ı Kerîm de bu hakikate apaçık bir delil gösterir:

وَفِي أَنفُسِكُمْ أَفَلَا تُبْصِرُونَ

“Kendi nefislerinizde de nice deliller vardır; görmez misiniz?” (Zâriyât, 21)
İnsan, kendi nefsine bakmadıkça o delilleri fark edemez; aynanın sessizliğinde gizlenen hakikati işitemez.

Bu sebeple:
“Hakikat, ancak talibi varsa görünür.”
Zîrâ talip olmayan gözde basîret açılmaz; aynanın ışığı da, kalbin cilâsı da boşa çıkar. Ayna, boş bir oda için ne ise; hakikat de talibi olmayan gönül için odur.

“Aynada ne görürsen gönlünde odur aslında, 
Gönlü boş olanın aynası da bomboş durur yanında.”

Gönül boşsa, ayna da boş görünür; gönül doluysa, ayna da hakikatle parlar.

Ayna hayal gösterir, fakat hayalin doğması için bir bakan lâzımdır. Kalb de Hak ile dolmadıkça, hakikat aynada görünmez. Odadaki boşluk, gönüldeki boşluğu; aynadaki sessizlik, hakikate yönelmeyen nefsi işaret eder.

Hakikati arayan için ayna bir yol olur; aramayan için sadece bir cam parçasıdır.

KZ

29 Ekim 2025 Çarşamba

Sülûk

Ey talip, insan, yürüdükçe kaderini bulur. Uyuyan kaderinde hapsolur, yürüyen kaderini şekillendirir.

Hacer yürüdü, su buldu; İbrahim yürüdü, dost oldu; Musa yürüdü, deniz yarıldı; Muhammed Mustafa yürüdü, miraç açıldı.


Safa ile Merve arasındaki o koşu, sadece bir annenin feryadı olarak telakki etme ey tâlip. Bu gayret, her insanın kendi çölünde hakikati arayışının timsalidir.

O çöl, bazen nefsin susuzluğudur; bazen kaderin imtihanıdır; bazen de insanın kendi kalbinde kaybettiği suyun, yani rahmetin peşinde bir arayıştır. 


KZ

28 Ekim 2025 Salı

Ey talip, Eğer nefsini kesemediysen, nefesini kes

Kurban, Nefs ve Hamuşluk Üzerine

Kurbanın gözünün kapalı olması kurbandan değildir; kesenden, yani kurbanı sunandan gelir. Zîrâ İbrahim, İsmail’ine gözüne baka baka bıçağı indiremezdi. Çünkü kurbanın aslı, dışarıda bir canın değil, içeride bir benliğin kesilmesidir.

Hakikatte İbrahim’in kurban ettiği İsmail değil, İsmail’e duyduğu muhabbetin nefsî payıdır. Bu yüzden İbrahim’in bıçağı kesmedi; çünkü o zaten içindeki bağı kesmişti.
Lakin insan çoğu zaman kurban ederken İsmail’i değil, İsmail’deki Hakk’ı keser.
Ve o vakit şöyle feryad eder:

“Ah Ya Rabbi, İbrahim’in bıçağı kesmediydi, benimki kesti.
Hikmetinden sual olunmaz, lakin kurbanım İsmail mi değildi?”

Bu söz, aslında içsel bir pişmanlığın değil, idrakin yankısıdır.
İbrahim’in bıçağı kesmedi, çünkü o “teslim olmuştu.”
Bizim bıçaklarımız kesiyor, çünkü biz hâlâ “teslimiyeti” değil, “fiili” biliyoruz.
O yüzden kesilen beden değil, kalp oluyor.

İmam Gazâlî Hazretleri der ki:

“Nefsin kesilmediği her kurban, hakikatte kesilmiş değildir.”

Kesmek bir fiil değil, bir haldir; bıçak değil, rızadır.
Kurban, Hakk’a adanmış bir teslimiyetin görünür hâlidir;
ama içte kurban edilmeyen nefs, dıştaki kurbanın kanında bile diridir.

Nefsini Kesemeyen, Nefesini Kessin

İşte bu yüzden denilmiştir ki:

“Nefsini kesemeyen kul bari nefesini kessin.”

Bu söz, kendi nefsine galip gelemeyen kulun, hiç olmazsa dilini tutmasını emreder. Çünkü nefes, sözün taşıyıcısıdır;
her nefesle nefs biraz daha büyür,
her kelimeyle benlik biraz daha kalınlaşır.

Konuşmak, nefsin dilidir; susmak, Ruh’un kelâmıdır.
Nefesini kesmek, kendini sükûtun terbiyesine teslim etmektir.
Susmak, nefsin boğulduğu, Ruh’un dirildiği yerdir.
O hâlde nefsi kesemeyen, nefesini kesmeli;
çünkü bazen en büyük mücahede, sükûtta saklıdır.

Hamuş: Sükûtun Hikmeti

“Hamuş, sen sus, sendeki konuşsun.
Çünkü sen susarsan O sular;
sen konuşursan O solar.”

Hamuşluk, dilsiz kalmak değil; dilini Hakk’a teslim etmek demektir.
İnsanın susmasıyla Hak konuşur; insan konuşursa Hak susar.
Susmak, bir yokluk değil, en yüksek varlık hâlidir.
Zîrâ o an artık kul konuşmaz — Kelâm, Kelâmullah olur.

Bişnev, şimdi dinle…
Dinle ki diri kalasın, çünkü dinlemenin kökü dirilikten gelir.
Dinlemek, benliği geri çekmektir; dinlemek, teslim olmaktır.
Ve dinlenmenin en kolay yolu da dinlemekten geçer.
Zîrâ dinleyen, kendi iç gürültüsünü susturur;
dinlenir, dinginleşir, dirilir.

Sükûtun Kurbanı

Kurban bir fiil değil, hâl dedik Ey Talip…
İşte sükût da öyledir:
Susmak, nefsi kurban etmektir;
çünkü konuşan nefs, sükût eden Ruh’tur.

Kurbanın bıçağıyla nefsi kesemeyen kul,
hiç olmazsa dilinin keskinliğini törpülesin.
Hamuşluk, bu yüzden “ikinci kurban”dır —
biri koyunla nefsi arındırır, diğeri sükûtla kalbi.

İbrahim’in bıçağı kesmedi, çünkü o zaten “sükût etmişti.”
Bizim bıçaklarımız kesiyor, çünkü hâlâ “konuşuyoruz.”
Oysa sükût, İbrahim’in hâlidir;
bıçak, sadece onun sessizliğinin sembolüdür.

Son Söz

Ey talip,
Eğer nefsini kesemediysen, nefesini kes;
zîrâ nefesin, nefsinin dilidir.
Sus ki, sendeki O konuşsun.
Çünkü sen sustuğunda O sular,
sen konuştuğunda O solar.

Ve bil ki, kurbanın aslı kan değil, rızadır;
sükûtun aslı sessizlik değil, huzurdur.
Kurban, dilin değil kalbin ibadetidir;
ve bazen en büyük ibadet, bir tek kelime etmemektir.

KZ

23 Ekim 2025 Perşembe

Gönülden Vize Almak

Bir Gönle Yalanla Girilir, Lâkin Orada İkamet Almak Dürüstlük İster


Gönülden Vize Almak

Devletlerin, başka bir devletin vatandaşına kendi topraklarına girmesi için “vize” vermesi, günümüz siyâsetinde en bilindik prosedürlerden biridir. Her ülke, hududunu korumak, düzenini muhafaza etmek için bu şartı koyar. Vizesiz giriş ya mümkün değildir yahut sınırlı hâllerde mümkündür. Zîrâ devlet, kendi nizamına zarar gelmemesi için gelen kişiyi imtihan eder, belgelerini inceler, niyetini yoklar; uygun görürse ona bir mühür basar: vize. Bu mühür, yolcunun huduttan içeri girmesine izin verir.

Ne var ki, vize almak demek o ülkede dilediğin gibi ikamet etmek demek değildir. O vize çoğu zaman belirli bir müddet içindir, şartlara bağlıdır; ihlâl olursa iptale uğrar. Asıl oturum izni, uzun vadeli ikamet hakkı, daha ağır şartlara bağlanır: güvenlik, dürüstlük, sadâkat…

İşte gönül de böyledir. Bir gönle girmek için bazen tatlı bir söz, cilâlı bir ifade, hatta yalanın parlak görünüşü “giriş vizesi” gibi iş görür. Lâkin gönül ülkesinde daimî ikamet almak, orada bir hâne kurmak, ancak dürüstlük ve sadâkat ile mümkündür. Yalanla alınan gönül vizesi, kısa süreli bir misafirlikten öteye geçmez; süre biter, mühür iptal olur, kalp kapıları kapanır.

İmam Gazali Hazretleri bu minvalde şöyle buyurur:
“Kalbin sıhhati doğrulukladır. Doğruluk kalbin nurudur, yalan ise zulmetidir.”

Nasıl ki bir devlet, kendisine zarar verecek unsurları hududundan sokmaz; gönül de hakikatte böyledir. Yalan, gönle sızsa da kök salamadan sökülür. Doğruluk ise güven telkin eder; kalbi mamur eder, gönül ülkesinde daimî ikamet hakkı sağlar.

Kur’an-ı Kerîm’de bu hakikat şöyle dile getirilir:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun.” (Tevbe, 119)

Bu ayet-i kerîme, hakiki vatandaşlığın sıdkla kazanıldığını haber verir. Zîrâ doğrularla beraber olmak, bir gönül ülkesine sadâkatle bağlanmak gibidir.

Mevlânâ Hazretleri’nin şu sözü bu noktada manidar düşer:
“Yalan kısa menzilli bir attır; seni bir menzil götürür ama sonra yolda bırakır. Doğruluk ise uzun yol atıdır; seni menziline eriştirir.”

Velhasıl, gönül ülkesinin vizeleri kolaydır, kısa sürelidir; ama orada “oturum izni” alabilmek, ömür boyu vatandaşlık kazanmak, yalnızca dürüstlükle mümkündür. Zîrâ gönülden alınan vize, sadâkat mührüyle daimîleşir.


KZ

21 Ekim 2025 Salı

İman; nurdan, yanıştan ve yönelişten müteşekkildir

Kalp ağrımadan beden yönünü değiştirmez, istikâmetini bulamaz. Kalpte sızı yoksa, geri dönüş hayaldir. يتوجع: Arapçada sadece "acı hissetmek" değil, kalbin yanışıyla inlemek mânâsını da barındırır. Kalbi yanmayanın, Mevlâ’ya yönelişi hakiki değil, sözden ibaret kalır. Bu noktada Tevbe, Terk ve Azimden oluşmaktadır. Ancak bu ikisi teessürün, yani “iç yanışın” çocuğudur. Ve o iç yanış da yakînin, yani kesin bilginin meyvesidir. İşte böylece iman; nurdan, yanıştan ve yönelişten müteşekkildir. 


Hülasât’ül- kelâm: Sızının olmadığı yerde sadakatten bahsedilemez.



KZ

19 Ekim 2025 Pazar

Son Dem

"Son Dem"


Yaprak döker gönül, bir bir mevsimler içinden, 

Solmuş gül misali, vaktiyle coşan gençliğinden.

Rüzgâr yâr teninde bir zaman esmişse eğer, 

Şimdi sessizliğin bile hatırını sorar kader.


Ay ışığı düşer pencereye, hatırat kokar, 

Her çizgi bir ömürdür, alnına yazılagelir.

Ne kadar ağlasan da dönmez giden bahar, 

Zamanın elinde, hatıra bile eskir.


Lâkin sabrın demir halkası kırıldığında, 

Sükûtun içinden doğar en parlak nida:

"Ey gönül! Her akşamın sabahı var elbet, 

Ve her yıkılış, dirilişe gebedir nihayet."


KZ

17 Ekim 2025 Cuma

Biri Yanar, Biri Döner Gider

Biri susar, biri söyler gider,
Sır gönüle inip çağlar gider.

Susanda nur parlar, sabrı çözer,

Nazla gelen, söver, döner gider.


Biri kalır, biri yollara düşer,

Kül olur nefis, dertler pişer.

Yâr olanın kalbi gülistan keser,

Ağyâr gölge gibi kaçar gider.


Biri bekler, biri demine erer,

Sabırdan gonca açar, devran döner.

Aşkın ateşi düşer ciğere,

Perde yanar, nazar biter gider.


Biri yanar, biri döner gider,

Yanan yâr, dönen ağyâr gider.

Kalan Hakk’a er olur gider,

Can cânâna varır, gerisi rüzgâr, gider.


KZ