Dervişin nazarında insanın hakikati, sahip olduklarıyla değil… terk ettiğinde geriye kalanla ölçülür.
Birine sormuşlar:
"Her şeyin elinden alınsa ne olursun?"
Demiş ki:
"Ben kalırım, kul olarak ben kalırım..."
KZ
Çıkmış olduğum hayat yolculuğundaki duygu ve düşüncelerimi paylaştığım seyir defteri.
Dervişin nazarında insanın hakikati, sahip olduklarıyla değil… terk ettiğinde geriye kalanla ölçülür.
Birine sormuşlar:
"Her şeyin elinden alınsa ne olursun?"
Demiş ki:
"Ben kalırım, kul olarak ben kalırım..."
KZ
İnsanın, kendi hayvanına yem oluşu ne vahim bir son.
Derler ki: “Nefis hayvanını aç bırak; seni taşısın. Beslersen, sırtına biner seni sürükler.”
Aç bırakmak, riyazet;
dizginlemek, irade;
terbiye etmek, zikir ile olur.
KZ
(Tercüme – Tahlil – Tasavvufî Şerh)
Gazâlî Hazretleri bu bahiste, nefis terbiyesinin en hassas düğüm noktalarından birine işaret eder: Terk, ancak arzu bulunduğunda terk olur; arzu yoksa, yapılan şey mücâhede değil, mizacın bir sonucudur.
Hazret şöyle der: Tabiatı icabı şaraba meyli olmayan, içki kendisine helâl kılınsa dahi ona yönelmeyecek bir kimsenin içkiden uzak durması, onun küçük günahlarına kefaret olmaz. Zîrâ bu küçük günahlar—oyun, melâhî ve telli sazlar gibi nefsî meşguliyetler—büyük günahın mukaddimeleri hükmündedir. Böyle bir kimsenin içkiyi terk etmesi, nefsin dizginlenmesi değil, yaratılışının tabii bir neticesidir.
Buradaki incelik şudur:
Terk, nefsin hoşlandığı bir şeyi Allâh için bırakmaktır.
Tabiatın sevmediği bir şeyi terk etmek, mücâhede adını hak etmez. Bu sebeple sûfilerin;
“لَا رِيَاضَةَ لِمَنْ لَا شَهْوَةَ لَهُ — Şehveti olmayanın riyazeti olmaz.”
kavli, nefis terbiyesinin hikmetini hulâsa eden veciz bir düsturdur.
Bunun mukabili olarak, içkiyi ve çalgıyı seven bir kimse, nefsini mücâhede ile içkiden men edip, buna rağmen eğlence ve melâhîye meylediyorsa, işte o içkiden uzak durmak için verdiği çaba, kalbinde doğan bir nur olur. O nur, melâhîden kalbine inen karanlığın bir kısmını söndürebilir. Çünkü Gazâlî Hazretlerine göre, kalp bir kimya menzilidir; bir nurlu amel, diğer bir fena fiilin karanlığını izâle etmeye kâdirdir.
Nihayetinde şu esasa varılır:
Arzulamadığın bir şeyi bırakmak ibadet de
ğildir.
Arzuladığın hâlde Allâh için terk ettiğin şey, mücâhededir.
Mücâhede ise, diğer günahların karartılarını eritip kalbi tenvir eden büyük bir nurdur.
Bu hakikat, Nebevî beyanla da teyid edilir. Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyurur:
"إِنَّكَ لَنْ تَدَعَ شَيْئًا لِلَّهِ عَزَّ وَجَلَّ إِلَّا بَدَّلَكَ اللَّهُ بِهِ مَا هُوَ خَيْرٌ لَكَ مِنْهُ"
“Siz Allâh için bir şeyi terk etmezsiniz ki, Allâh onun yerine sizin için ondan daha hayırlısını vermesin.”
Bu hadis, mücâhedenin ruhunu şöyle özetler: Kul bir dünyevî arzu veya nefsânî meyli terk edince, o terk boşa gitmez; kisve-i nuranîde bir lütuf olarak geri döner.
Kur’ân-ı Kerîm’de aynı hakikati tasdik eden birçok âyet nazil olmuştur. Bunların içinde en sarih olanı şudur:
“وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا ۚ وَإِنَّ اللَّهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ”
“Bizim uğrumuzda mücâhede edenleri, elbette yollarımıza eriştiririz. Şüphesiz ki Allâh, ihsan sahipleriyle beraberdir.” (Ankebût, 69)
Mücâhedenin doğurduğu nûru beyan eden diğer âyetler de aynı hakikati, her biri kendi sâfiyetince işlenmiş ayrı birer ilâhî nakış gibi dile getirir:
“وَإِنْ يَعْلَمِ اللَّهُ فِي قُلُوبِكُمْ خَيْرًا يُؤْتِكُمْ خَيْرًا مِمَّا أُخِذَ مِنْكُمْ”
“ Allâh kalplerinizde hayır görürse, sizden alınandan daha hayırlısını verir.” (Enfâl, 70)
“وَمَآ أَنفَقْتُم مِّن شَىْءٍ فَهُوَ يُخْلِفُهُ”
“ Allâh için ne harcarsanız, O onun yerine mutlaka yenisini koyar.” (Sebe’, 39)
“لَئِن شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ”
“Eğer şükrederseniz, elbette nimetimi artırırım.” (İbrahim, 7)
“فَلَنُضِيعَ أَجْرَ عَامِلٍ مِّنكُم مِّن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَىٰ”
“Sizden hiç kimsenin amelini zayi etmeyeceğim.” (Âl-i İmrân, 195)
Bu âyetlerin bütünü, mücâhede eden kula verilen ilâhî teminatın farklı tezahürleridir. Kul, bir arzusunu Allâh için terk ettiğinde; o terk, kalbinde bir nur olur. Bu nur, kalbi tasfiye eder, günahın karanlığını eritir, sahibini Hak yoluna eriştirir.
Gazâlî Hazretlerinin bu bahiste tesis ettiği hakikat şudur:
Terk, nefsin arzu ettiği şeyi Allâh için bırakmaktır; mücâhede bunun adıdır; mücâhedenin meyvesi nûrdur; bu nur, diğer kusurların karanlığını izâle eder.
Kalbin kimyasıyla çalışan bu sır, hem Nebevî beyanla hem Kur’ân’ın ayetleriyle tasdik edilmiştir. Mücâhede eden kulun yolu açılır, arzularını terk eden kulun kalbi nurlanır, Allâh için yapılan hiçbir terk zayi olmaz; bilakis, daha hayırlısıyla değiştirilir.
KZ
İmam-ı Gazâlî Hazretleri, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn adlı eserinde insanın gelişim seyrini anlatırken şu hakikati dile getirir:
“Şehvetler, akıl kemâle ermeden evvel, çocukluk ve gençlikte kemâle ulaşırsa, şeytanın askerleri öne geçip mevziyi zabteder. Kalp de tabiatın adetiyle bu şehvetlere mutlaka ünsiyet ve ülfet peyda eder. Neticede şehvetler kalbe galebe çalar ve onlardan sıyrılmak kişiye pek müşkül gelir.”
Bu söz, aslında insan terbiyesinin en mühim noktasını işaret eder. Çünkü çocukluk ve gençlik, aklın henüz kemale ermediği, ama şehvetlerin bütün ihtişamıyla kuvvet bulduğu dönemdir. Bu devrede alınan ahlak, benimsenen alışkanlık ve işlenen huylar, kalpte kök salar; kişi ömrü boyunca onlarla yaşar.
Kadim irfanımızda çocuk terbiyesi, sadece bilgi öğretmek değil; nefis terbiyesi ve kalp eğitimi üzerine kurulmuştur. Çocuğa küçük yaşta sabır, edep ve sınır bilinci aşılanır; arzularının dizginlenmesi öğretilirdi. Bu, çocuğun fıtratını köreltmek değil, bilakis onu korumaktı. Zira ham bir fidan nasıl budanmazsa vahşî bir orman ağacına dönüşürse, şehvetleri dizginlenmeyen bir çocuk da kalbinin selametini kaybederdi.
Osmanlı mekteplerinde talimle birlikte terbiye kavramı hep ön plandaydı. Çocuğa yalnızca “bilgi” verilmez; dua, zikir, edepli oturup kalkma, merhamet ve hürmet öğretilirdi. İlmihal bilgisi, ahlakla birlikte verilirdi. Çünkü biliyorlardı ki sadece aklı beslemek, kalbi aç bırakmaktır.
Bugün ise çocuk terbiyesi, “özgürlük” adı altında şehvetlerin önünü açmakla eşdeğer görülüyor. Modern pedagojinin sıkça tekrarladığı “çocuğun kişisel gelişimi” ifadesi, çoğu zaman nefis gelişimiyle karışıyor. Çocuğun her arzusuna kapı açmak, onu hür kılmak değil; şehvetin kölesi yapmaktır.
Nitekim Gazâlî’nin asırlar öncesinden yaptığı ikaz, bugün bütün çıplaklığıyla karşımızdadır. Akıl olgunlaşmadan şehvet serbest bırakıldığında, kalp o alışkanlıklarla ünsiyet peyda eder ve onları bırakmak son derece müşkül olur. Bugün toplumların yaşadığı pek çok ahlaki bunalımın arkasında da bu hakikat vardır.
Kadim terbiyenin öğrettiği şey, çocuğun iradesini eğitmekti. Nefsi gemlemeyi öğrenmeyen kişi, zahirde özgür olsa da batında köledir. Gerçek hürriyet, kalbin şehvetlerin esaretinden kurtulmasıyla başlar.