4 Temmuz 2026 Cumartesi

İrfan, İşitilenle Verilen Tepki Arasına Bir Sükût Koyabilmektir

İnsan, hakikati çoğu zaman olduğu gibi görmez; kendi yarasının, arzusunun, korkusunun ve evvelce biriktirdiği zanların içinden süzerek görür. Göz dışarıya bakar; fakat hüküm içeride verilir. Bu sebeple insan bazen karşısındakinin sözünü değil, kendi içindeki yankıyı işitir. Kelâm başkasından gelir; fakat mânâ, nefsin karanlık odalarında yeniden şekillenir.

Bir söz işitildiğinde hemen hükme varmak, çoğu zaman hakikati bize fısıldamaz. Aksine peşin hüküm çoğu zaman vehme hizmet eder. Çünkü insanın içinde aceleci bir hâkim vardır; delili tam dinlemeden karar verir, şahidi konuşturmadan hüküm keser. Halbuki irfan, işitilenle verilen tepki arasına bir sükût koyabilmektir. O sükût, kalbin nefesidir. O aralıkta insan kendine şunu sorar: “Ben gerçekten bunu mu işittim, yoksa içimdeki eski bir korku bu sözü başka bir renge mi boyadı?”

Hakikat, insanın arzusuna tâbi olmak zorunda değildir. Arzu, hakikatin önüne geçtiğinde insan görmez; görmek istediğini görür. Böylece zihninde kâğıttan saraylar kurar, sonra da o sarayları gerçek zanneder. Bir cümleden niyetler çıkarır, bir bakıştan hükümler bina eder, bir suskunluktan ihanet devşirir. Oysa çoğu zaman ortada yalnızca eksik anlaşılmış bir söz, yarım duyulmuş bir niyet ve aceleyle kurulmuş bir zan vardır.

Kur’ân’ın “Zannın çoğundan sakının” ikazı, yalnız insanlar hakkında kötü düşünmemeyi değil, insanın kendi yorumunu hakikatin ta kendisi sanmamasını da ihtar eder. Çünkü zan, bazen dışarıdaki insana değil, içerideki karanlığa ayna tutar. İnsan başkasını okuduğunu zannederken, çoğu vakit kendini ifşa eder.

Fakat burada ince bir mizan vardır: Her arzu bâtıl değildir, her yorum da vehim değildir. Adalet arzusu, merhamet arzusu, hürriyet arzusu, Hakk’a yakın olma arzusu insanı yükselten arzulardır. Mesele arzuyu öldürmek değil, arzuyu hakikatin yerine geçirmemektir. Arzu hizmetkâr olursa rahmettir; hükümdar olursa insanı kendi zindanına mahkûm eder.

Aynı şekilde her yanlış anlama da dinleyenin kusuru değildir. Bazen sözün sahibi de muğlak konuşur, sis üretir, imâ ile yaralar yahut gerçeği eğip büker. Bu yüzden insan, yalnız kendi nefsini değil, sözün bağlamını da adaletle tartmalıdır. Hakikat yolunda ne safdillik fazilettir ne de her şeyi şüpheyle kemiren vesvese. Fazilet, basirettir; yani hem kalbin karanlığını hem de dış dünyanın hilesini aynı anda görebilmektir.

İmam Gazâlî’nin işaret ettiği gibi insanın iç âleminde akıl, gazap ve şehvet arasında bir nizam kurulmadıkça idrak de selâmete ermez. Gazap kabarınca söz saldırı görünür; şehvet galip gelince hakikat arzuya uydurulur; akıl zayıflayınca zan hükümdar olur. O vakit insan dışarıdaki dünyayla kavga ettiğini zannederken aslında kendi içindeki gölgelerle kavga etmeye başlar.

Bu sebeple insanın en mühim terbiyelerinden biri, hüküm vermeden önce durabilmesidir. Durmak, nefsin dizginini ele almaktır. Sükût, bazen en yüksek idrak kapısıdır. Çünkü hakikat, gürültünün içinde değil, çoğu zaman iki tepki arasındaki o ince aralıkta kendini gösterir.

İnsan, kendi kurduğu vehim saraylarını hakikat zannetmekten vazgeçtiği gün, o an ona acı da gelse gerçeklikle temas eder. Bu temas zahmetlidir; çünkü hakikat insanı okşamak için değil, uyandırmak için gelir. Lâkin uyanmak, güzel bir rüyada kalmaktan daha hayırlıdır. Zira rüya rahatlatır; hakikat inşa eder.

KZ