İkili münasebetlerde insanın kendini daima “masum”, karşısındakini daima “kusurlu” görmesi, nefsin aynayı kendine değil de hep başkasına tutmasıdır. Bu hâl, adalet terazisinin kefesini kırar.
İnsan hiç hata yapmadığını zannediyorsa burada kibir kokusu vardır. Çünkü beşer şaşar; hata, insanın gölgesidir. Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyurur:
“كُلُّ بَنِي آدَمَ خَطَّاءٌ، وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ”
“Âdemoğlunun tamamı çokça hata eder; hata edenlerin en hayırlısı ise çokça tevbe edenlerdir.”
Ama insan hatasını gördüğü hâlde özür dilemiyorsa, iş daha çetinleşir. Çünkü orada yalnız hata yoktur; hatanın üstüne inat, gurur, benlik ve nefsin müdafaası binmiştir. Şeytanın düşüşü de tam burada başlar: Hata etmekten ziyade, hatasını kabul etmeyip büyüklük taslamıştır.
Hak Teâlâ:
“قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلَّا تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ ۖ قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِّنْهُ”
“Allah buyurdu: Sana emrettiğim zaman secde etmekten seni alıkoyan nedir? Dedi ki: Ben ondan daha hayırlıyım.” (A‘râf, 12)
İşte “ben haklıyım, o haksız” diye mütemadiyen kendini temize çıkaran tavır, “اَنَا خَيْرٌ مِنْهُ / ben ondan üstünüm” damarına yaklaşır. Bu damar insanı münasebetten, muhabbetten, merhametten uzaklaştırır.
Fakat burada ince bir nokta vardır: Her özür dilemeyen kimse mutlak surette şeytanî tavırdadır demek ağır bir itham olur. Bazısı utanır, bazısı nasıl döneceğini bilemez, bazısı incindiği için kilitlenir. Lâkin hatasını bildiği hâlde bilerek özürden kaçıyor, karşı tarafı ezmek için susuyor veya hakikati örtüyorsa; işte orada nefs, şeytanın tercümanı olur.
Özür dilemek insanın kendi içinde büyümesidir.
KZ