7 Nisan 2010 Çarşamba

Tanrının Kudreti

Tanrının kudretini kavrama; Bu günlerde çok popüler olan bir deney var. Cern’de maddeyi gerçek anlamda kavrayabilmek için bir araştırma yapılmaktadır. Çok yüksek maliyetler harcanarak yapılan bir sürü deneylerle bilimciler, evrenin yaradılış anından buyana maddenin serüvenini kavramaya çalışıyorlar. Hz.Muhammed’in “Rabbim bana eşyanın -maddenin- hakikatini göster” duası ister istemez bu deneylerle birlikte belleğimde güncel bir yerlere yerleşti. Yerleşir yerleşmezde birkaç soru kafamda belirdi. Acaba insanlık Tanrının kudretini kavrayabilecek mi? Bu deneylerin sonucunda madde’nin içinde ki sır ifşa olacak mı? İnsanoğlunun bulduğu bilimsel veriler Tanrının fiiller olduğunu varsayarsak bizzat kendisine ait olan “kudretini” ne zaman idrak edebileceğiz?

Tanrının ilimin haricinde birde kudreti mevcut, her şeye kadir tek olan Tanrının kudreti, tüm maddeye sirayet etmiş gibi geliyor. Kuantum fizikçileri evrende her bir atomun hatta atom altı parçacıkların bir birleriyle iletişim ve etkileşim içinde olduğunu düşünüyorlar. Acaba bu etkileşim ve iletişim Tanrının kudreti olabilir mi? Ünlü İslam Bilgini Gazali “Güzel İsimler- Esma-el Hüsna” adlı kitabında “eşyalar her ne kadar zahiren -görüntüde- birbirlerine bağlı iseler de hemen hepsi aslında Allah’ın kudretine bağlıdırlar” sözünden muradı buna mı değinmekti? Bilim bizi ne zaman Tanrı gerçeğine ulaştıracak?

Müslümanların kutsal kitabı Kur’an da tüm insanlığın bir gün Tanrının tek gerçek olduğunu dünya hayatında yaşarlarken apaçık –bilimsel- bilineceğine işaret var. Bu gerçeği kavraya bilmemiz için maddenin özüne inmemiz gerekiyor. Belki insanlık bir gün maddenin özüne ulaştığında Tanrının buyruklarından başka bir şey bulamayacak. O zaman yaşanılan şaşkınlığı belki de “Rab her şeye kadirdir” diyerek hazmetmeye çalışacaklar. Kişisel kanaatim bilim bizi ona, mutlak gerçeğe bir gün mutlaka götürecek.

KZ

Neden Yalnızım?

İnsanlardan uzakta yalnızlığı seçtim yaşam olarak kendime, münzevi hayatı seçen insanlar vardır. Hani, ya bir günahın kefaretini ödemek isteyenler, ya da başarısızlığa uğramışlar veya azizler ve peygamberler gibi. Amaçları, Tanrıya daha yakın olmaktır. O yüzden kaçarlar tenha yerlere, ıssızlığın huzuruna, o muhkem gücün yalnızlığına. Benim ki farklı; bu kaçışım insanların bana verebilecekleri olası zarardan çok benim onlara kesin kes verdiğim zarardan ötürüydü. Kararımı verdim bir delilikti benim yaşadığım bu hal. Ama biraz farklı bir delilikti, akıllık zırhına bürünmüş türden bir delilikti. O yüzden mümkün olduğunca uzaklaşmalıydım insanlardan. Çünkü fikirlerim, insanların beyinlerine geçiyor, oradan sinir ağlarına bulaşıyor, onları felç edip nöronların bağlantısını değiştiriyor, hayat felsefelerini tarumar ediyordu.

Bu uzlet ve inziva hayatımda has bel kader biri beni ziyarete gelmiş olsa, tanıdık veya yedi el yabacı olmasına aldırmadan ilginç deliliğimden kaynaklanan tumturaklı sözlerimle, kafamda bir nehrin akışı gibi olan düşüncelerim büyük bir duygu seline kapılarak muhatabımın zihnine akıyordu. Oradan derhal gönlüne ulaşarak çörekleniyor, yerleşiyordu. Fena halde etkilenen ziyaretçimde şimdiye kadar oluşturduğu taklit karakterinin havuz duvarı çatırdamaya başlıyor arka taraftaki karakter suyu duvarın çatlaklarından sızıyordu. Kimilerinin duvarından büyük parçalar kopuyor ve sahip olduğu huyu bu çatlak ve patlaklardan akıyordu. Kimilerinin duvarı ise şimdiye kadar oluşturduğu baskıdan dolayı iyice yorulmuş ve yıpranmış oluyordu. Onların ki daha büyük bir gümbürtüyle parçalara ayrılıp taşlarını etrafa fırlatarak dağılıyordu. Bu dağılma esnasında fırlayan birkaç taşın kafama ve gözüme çarpması ise yaptığımın kefareti oluyordu.

Bazen de kendimi ifade edemiyor, dinleyeni şaşkına çeviren lakırdıları ardı arkasına sıralıyordum. Kimi zaman düşüncelerim o kadar değişkenlik arz diyordu ki, fikrimi karşımdakine yeni anlatmaya başlamışken aniden değişiyor, gelişiyor, farklılaşıyordu. Bu o kadar küçücük bir zaman parçacığında gerçekleşiyordu ki, bir cümleyi, kısacık, mini minnacık bir cümleyi ne kadar bir zaman diliminde söylerseniz işte o saniyeler içinde olan oluyordu bende.

Sanki kolumdaki saatten farklı bir zaman mevhumu vardı içimde. Saatin saniyesinin hareketini gözlemlerken benliğimde serkeş fikirlerin kasırgası çoktan başlamış, tüm bedenimi zıngırdatmış yorgun ve bitkin halde fikirleri bir örümceğin hassasiyetiyle örmüş birbirine bağlamış oluyordum. Bu sırada kurduğum cümle değiştiği için karşımdaki hiçbir şey anlamıyordu. Yeni edindiğim fikri paylaşmaya kalktığımda ise iş tekrarlanıyor yine fikrim değişiyordu. Dünyanın devamlı dönmesi gibi, hiçbir zaman tam olarak saati tam zamanında söyleyemeyiz. Söylemeye başladığımızda sözümüz zamana takılır, bittiğinde ise söylemek istediğim zaman geçmişte kalır. İşte bende ki bu hal yüzünden çevremdeki insanlardan uzakta, yalnız ve kimsesiz zamanı ölçmeye çalışıyorum, içimdeki, bendeki.

Daha sözcüklerden oluşan anlatımım bile söz ve konuşma ile zamana takılıyorsa, pekâlâ bendeki yazı yazma hali nereden çıktı? Yazı bir olgudur. Daha doğrusu içsel yaşanan bir olgunun olgunlaşmasıdır. Karışık, serkeş ve coşku dolu fikirlerimin sakin bir üsluba bürünmesi veya soyut kavramlarımın somut evrene bir tezahürüdür aynı bu evrene ait olmayan canlılığımın, bilincimin, öz benliğimin bir bedene, maddeye sirayeti gibi.

Her saniyede on üzeri kırk üç kez yeniden gerçekleşen "ben" i sözle, hepsinden ötesi yazıyla nasıl ifade edebilirim ki? Belki bunun mümkün olmadığını görmek ve yüzleşmek için yazmaya başladım. Ya da söz ve yazı sadece ucuz bir yakıştırmadır. Yaşadığım ve asla gerçek anlamda betimleyemediğim “ben” ve içsel deneyimlerimin basit bir yakıştırmasıdır. Belki sırf bu yüzden dolayı, asıl ile yakıştırma arasındaki farkı görmek için yazdım hep. Ucu gözükmeyen çöllerin engin sonsuzluğunda sözün nereye gittiğinin ve neleri yıkarak ayırt ettiğinin bir önemi olmadan yazdım hem de.

Efkârımın afaklarında yıldırım hızıyla dolaşarak kim olduğumu veya olmadığımı, görmek istediğimden yazdım. Aynaya bakıp kim olduğumu görmek gibiydi bu benim için. O yüzden yazmaya başladım. Kendimle yüzleşmek için.

Kendimi kendime, kim olduğumu yazarak ifade etmeliydim. Böylece hızlı, çok değişken olan fikirlerimin soyutluğundan bir kalıp çıkartıp, yazarak somutlaşabiliyordum. Kendime ne olduğumu ifade edebiliyordum. Dış dünyamda olması gereken kalıbı iç dünyamın alabildiğine dürüstlüğüyle sunmalıydım. Belki o zaman iki dünyamda barışır, çalkantılı hale gelmiş kişiliğim dinginleşir, yıkandıktan sonra banyoda oluşan sıcak su buharının aynayı esareti altına aldıktan sonra yavaş yavaş entropiye yenik düşüp kaybolarak yerine aynaya yansıyan suretimin belirmeye başlaması gibi. İşte yazmamın asıl sebebi anlaşılmak, bir başkası tarafından değil bizatihi kendim tarafından.

Platon “başlangıçta sadece söz vardır” demiş. Bu fikre karşı çıkmamakla birlikte bundan türetilen –özellikle dini çevreler tarafından- değişken ve çok çeşitli olmayan, sabit bir kader inancını asla benimseyemedim. Başlangıçta söz mü vardı bilemiyorum ama sonumuzun söz olup bunu belirleyeceği kesin gözüküyor.

Kendimize giden yollar çoktur, kimisi müzik yaparak, resim yaparak bu yolculuğunu gerçekleştirirken, kimisi de kahvede çay dağıtarak bu yolculuğu gerçekleştirir. Bense yazmaya çabalayarak bunu deniyorum. Çaba ile bunu ifade etmek istedim, çünkü hala gerçek anlamda içimi yazarak kelimelere sığdıramıyorum. Bir şeyi yapmakla o şeyi yapmaya çabalamak arasında cidden çok fark var. Ama yılgın değilim. Çabasızlığa erişmek için sabır ve uzun bir çaba gereklidir. Aynı yüce Mevlana’nın “Arayanlar bulamazlar, lakin bulanlar arayanlardır” sözü gibi. Nefes alıp vermek gibi olmalı yazı yazmak benim için. Şimdiki mücadelem, çabam budur.


KZ

Geçmiş gelecekmiş



Geçmiş geçmiştir diye
 söylüyorlarsa sana.

Bunun uydurulmuş
 bir palavra olduğunu
söyle sen onlara.


Geleceğin,
henüz yaşanmadığını
söylüyorlarsa sana.
Geleceğin,
bir sonra ki ana göre,
geçmiş olduğunu
söyle sen onlara.

KZ

Bendeki


Ben seni seviyorum bende saklı olan seni.
İster ıraklarda ol, ister yakınlarımda,
Ben seni seviyorum bendeki seni.
KZ

18 Şubat 2010 Perşembe

Aşk ve Cinsellik Üzerine;

İnsanoğlunun yaşamaya olan tutkusu ortadadır. Yaptığımız veya yapmak istediğimiz her şey aslında yaşadığımız veya var olduğumuzu hissetmek için bir mücadeledir. Bu mücadelenin en baş aktörü ise kuşkusuz yaşadığımız aşklardır. Bu aşklar sırasında hislerimiz artar duygularımız yoğunlaşır ve gerçek anlamda yaşadığımızı hissederiz. Peki, bizi bir diğer çiftimize çeken etkenler nelerdir? Bunun temelinde yatan gerçek nedir? Belki de karşı cinse olan tutkumuzun en belirleyici etkeni üreme arzumuzdur. Konu hakkında ünlü Alman felsefeci Schopenhauer “Bütün aşklar, istedikleri kadar uçarı, tensellikten, dünyevilikten uzak, ayakları yerden kesik görünsünler sadece cinsel dürtüde temellenirler. Evet, hatta bu âşıklık hali, sadece daha yakından belirlenmiş, daha özelleşmiş, hatta sözcüğün en dar anlamıyla bireyselleşmiş cinsel dürtüdür.”der. Ayrıca bununla yetinmeyip bu dürtülerin sebeplerini araştırmıştır. Bu yazımda konu hakkında duygusal yaklaşımdan bir hayli uzak Schopenhauer’ın bilimsel ve felsefi bazı değerlerini kendi fikrimle harmanlayarak sunmak istedim.

Belki de kadın düşmanı olarak değerlendirilen bir felsefecinin fikirlerini kendi fikrimle harmanlamak istemem birçoğunuza anlamsız gelebilir. Yinede ele aldığı ikili ilişkilerdeki hassas noktaları çok gerçekçi değerlendirmeler yaparak, ilişkileri fiziksel öğelerin temellerine oturtuşunu göz ardı edilemeyecek kadar kayda değer bulmaktayım.

Çiftleri birbirlerine bağlayan temel 3 özellik olduğunu düşünüyorum. Bunlar güzellik, tensel -kimyasal- uyum ve çiftlerin davranışlarını belirleyen karakterdir. Cinsellik yemek arzusuna çok benzeyen bir hazdır. Hayatım boyunca yemek ile cinsellik arasında ciddi bir bağ kurmuşumdur. Örneğin bir kadının güzelliği bir yemeğin görüntüsünün hoşluğuna, masanın zengin çeşidine ve iyi yerleştirilmiş olmasına, lokantanın dekorasyonuna, manzarasına ve seçkin muhitine benzetirim. Bazen bu özellikler çok iyi olmasına rağmen yemekte aranan belki esas özellik yani lezzet çoğu zaman atlanır. İşte burada da yemeğin lezzeti karşı cinsteki tensel uyuma denk düşer. Bazen salaş yerlerde harika lezzetleri tadabilirsiniz. Yani karşı cinsin fiziksel açıdan çokta güzel olmadığı noktalarda onun lezzeti -tensel uyumu- bu açığı kapatabiliyor. Bununla birlikte lokantanın içinde ki hizmetin kalitesi, garsonların müşterilerini sıkmadan takip etmeleri, onlarla gerekli nezaketi göstererek ilgilenmeleri karşı cinsin tamamıyla davranış biçimine benzemektedir.

İşte bu ve benzeri özellikleri Schopenhauer ile harmanlamanın nasıl olacağına bir bakmak istedim.

Ona göre çiftlerin bir birini seçerken -farkında veya değil- dikkatlerini çeken altı temel unsur üzerinden hareket etmeleridir. Bu temel unsurların genel dikkatin ilk düzlemini oluşturmaktadır. Dikkatimizi çeken bu unsurlar çoğu zaman bedenimizin bilincini duygusal bilincimizden daha dominant olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. İkinci düzlem ise psişik özelliklerle ilgili olan genel dikkatlerdir.

Şimdi ilk düzlemin altı temel unsurunu ele alalım.

Schopenhauer ‘a göre birinci unsur yaştır. Genel olarak seçtiğimiz çiftimizin yaşı çok önemlidir. Bir kadının yaşı adet görmesinin başlamasıyla bitmesi arasında ki döneme yayılır. Ancak kadınlar hususunda ki asıl tercihimizi, 18–28 yaş arasında ki döneme yöneltiriz. Bu yılların dışında ki hiçbir kadın bizi çekmez. Yaşlı, yani adetten kesilmiş bir kadına soğukluk duyarız. Güzellikten yoksun gençlik gene de çekicidir; gençlikten yoksun güzellik ise hiç çekici değildir. Burada bizi bilinç dışı yönlendiren maksadın, sadece üreme imkânıyla ilintili olduğu apaçıktır. Bu yüzden her birey, çocuk meydana getirmeye ya da hamile kalmaya elverişli dönemden uzaklaştığı ölçüde karşı cins için çekiciliğini yitirir.

Schopenhauer kadınların 30–35 yaş arasında ki erkekleri, aslında en muhteşem insan güzelliğini temsil eden gençlere bile tercih ettiklerini savunur. Felsefeci bunun nedenini ise şöyle açıklamaktadır. Onların zevkleri doğrultusunda değil de, söz konusu yaşlarda erkeklerin doğurtucu gücünün doruğunu fark eden kadınların içgüdülerinin yönlendiriciliğinde davranmalarıdır. Sanırım bu konuda Schopenhauer’a hak vermemek elde değil. Şimdilerde yapılan çalışmalarda da gözlemlendiği gibi kişilerin üremek için en verimli dönemleri yukarıda verilen yaşlar arasındaki dönemlerdedir.

Felsefecinin ikinci unsuru ise sağlıktır. Akut hastalıklar eğilimimizi ancak geçici olarak aksatırlar. Kronik hastalıklar ise eğilimimizi azaltmakla kalmazlar bizi ürkütürlerde. Çünkü bunlar çocuğa da geçerler. Genetik (kalıtımsal) rahatsızlıklar bizi karşı cinse arzularımızın düşmesini sağlar. Kalıtımsal rahatsızlığı bulunan bir erkeğe kadının çok arzu duymaması onun doğasında vardır.

Üçüncü unsur ise İskelet –kemik- yapısıdır. Felsefeci kemik yapısı türün tipinin temelini teşkil ettiğini, Yaşlılığın ve hastalığın yanı sıra, bizi çarpık, bozuk bir beden biçimi kadar iten başka bir şey olmadığını söyler. Hatta olabilecek en güzel yüzün bile bu kusuru açığını kapatamayacağını iddia eder. Ayrıca iskeletin orantısızlığı, bozukluğunu -kısa boylu, tıknaz, kısa bacaklı, kambur- dışsal bir rastlantının –kazanın- sonucu olmayan aksak bir yürüyüşün bizi olumsuz yönde çok güçlü etkilediğini savunur. Buna karşılık olarak dikkati çekecek kadar güzel bir vücut yapısının, bütün kusur ve eksiklikleri telafi edebildiğini de açıklar. Schopenhauer böyle bir bedenin bizi hayran bırakacağına inanır.

Dördüncü unsur etin belli bir dolgunlukta olmasıdır. Anlayacağınız, cenine bol bol besin sunulacağına işaret ettiği için, vejitalif yapının hâkim durumda olması temeldir der. Bu yüzdende fazla zayıflığın bizi belirgin biçimde ittiğini savunur. Dolgun bir kadın göğsünün erkek cinsi üzerinde müthişi çekici bir etki yarattığını, çünkü bunun kadının çocuk doğurma işleviyle doğrudan bağlantılı olduğunu, yani yeni doğacak olana bol bol besin verebileceğinin belirtisini taşıdığını düşünür. Schopenhauer ayrıca aşırı şişman kadınların çekici olmadığını aksine tiksindirici duygu uyandırdığına inanır. Bunun nedenini ise yapısal özelliğin uterusun –rahim- atropi’sine –beslenme yetersizliğine- yani kısırlığa işaret etmesine bağlar. Bunu kafamızla değil içgüdümüzle sezdiğimizi söyler.

Beşinci unsur yüz güzelliğidir. Burada da kemik yapısının parçalarını göz önünde tuttuğumuzu savunur. Bunu şöyle açıklar. “genel olarak asıl dikkatimiz güzel bir burna çekilirken, kısa, kalkık burun her şeyi mahveder. Sayısız kızın hayat mutluluğunda, burnun alt ya da üst tarafının küçük bir eğikliği, tayin edici olmuştur. Üst çene küçüklüğüne bağlı küçük bir ağız, hayvandan farklı olarak, insan yüzünün kendine özgü karakteri bakımından çok önemlidir.”der. Öne çıkık bir çenenin –mentum prominulum- sadece cinsimizin karakteristik bir özelliği olduğunu aktarır.

Altıncı unsur ise güzel gözler ve alınlardır. Felsefeci bunların fiziksel özelliklerle, ama asıl anneden kalıtım yoluyla edinilen entelektüel nitelikler ilintili olduğuna inanır. Birinci unsurda felsefecinin savunduğu gibi kadınların erkeklerin genç yaştaki güzelliklerinden ziyade 30–35 yaşlarında ki hallerini beğendiklerini hatırlatırım. Ona göre kadınlar erkek güzelliğine çok az önem verirler. Hele de yüz güzelliğine. Bunu, çocuğa verme sorumluluğunu –yani yüz güzelliğini- sanki sadece kendileri yükleniyorlarmış gibi bir durum söz konusudur. Esasen kadını erkeğin kuvveti ve buna bağlı cesareti elde eder. Çünkü bu özellikler, sağlam çocukların ve aynı zamanda da onları cesur bir koruyucusunun var olacağının belirtisidirler. Erkeğin çocukla ilişkilenebilecek, ona geçebilecek her türlü bedensel bozukluğu, türün tipinde her sapma, erkekteki kusurların kadında bulunmaması, ya da hatta kadının tam tersi yönde –kusurları taşımama bakımından- ondan çok ileride olması nedeniyle, üreme sırasında kadın tarafından ortadan kaldırılabilir. Yani etkisizleştirilebilir. Kadının aşamayacağı istisnai özellikler, erkeğin cinsine özgü olanı, dolayısıyla da annenin çocuğa veremeyeceği özelliklerdir. Bu özelliklerin arasında iskeletin erkeksi yapısı –geniş omuzlar, düz bacaklar, kas gücü, cesaret, sakal, vs.- yer alır.

Schopenhauer kadınların, çoğunlukla çirkin erkekleri sevmelerini bu şekilde yorumlar. Ayrıca kadınların bu tür erkeksi özellikleri taşımayan erkeklere hiç âşık olmadıklarını iddia eder. Buraya kadar olan birinci düzlemin genel değerlerini –dikkatlerini- içerdi.

Şimdi ise ikinci düzleme geçelim bu da psişik özelliklerle ilgili olan dikkatlerdir. Schopenhauer kadının erkeğin babadan kalıtım yoluyla kendisine geçmiş olan yürek -gönül- ve karakter özelliklerinin çekimine sürekli olarak kapıldığını savunur. Bununla birlikte kadının kazanılmasında etkili olan başlıca özellikler irade sağlamlığı, kararlılık ve cesaret, ayrıca iyi yüreklilik ve dürüstlüktür der. Buna karşılık erkeğin entelektüel fazları –avantajları- kadının üzerinde öyle doğrudan ve içgüdüyü etkileyecek zorlama ve güç uygulamazlar çünkü bunlar babadan geçebilecek olan özellikler değillerdir. Kavrama yetisi yetersizliği kadınlara erkeği arzulama hususunda zarar vermez. Tersine belki ağır basan zihinsel güç ya da dâhilik bir anormallik olarak kadının üzerinde elverişsiz etki bile yapabilir savını savunmaktadır. Bu nedenle sıklıkla çirkin, budala ve kaba bir erkeğin, iyi yetişmiş, eğitimli, zihinsel yetenekli, akıllı ve sevimli bir adamı kadınlar karşısında saf dışı etmesine bağlar. Hatta bazen erkek kaba, güçlü, kifayetsiz kadın ise hassas ruhlu, ince düşünen, eğitimli, iyi yetişmiş, estetik duygulu olabileceğini söyler. Ya da kadın dahi ve bilgin erkek ise kaz kafalı olabileceğini düşünür.

Bu bağlamda entelektüel yanlardan çok farklı yanların göz önünde tutulmasıdır. Evlilikte hedef entelektüel bakımdan eğlenmek değil, çocuk meydana getirmektir. Bu da yüreklerin –gönüllerin- bir ittifakıdır kafaların değil. Kadınların bir erkeğin aklına kültürlülüğüne âşık olduklarını ileri sürmeleri, budalaca, gülünç bir iddiadır. Ya da yozlaşmış bir varlığın fantezisinin ürünüdür. Erkeklerin içgüdüsel aşklarını ise kadının karakter özellikleri belirlemez. Bundan ötürü bu kadar çok Sokrates kendi ksantiphe’sini bulmuştur.

Schopenhauer buraya kadar iki düzlemde değerlendirilmiş genel dikkatleri temel almıştır. Şimdi onun bireysel dikkatlerine yönelelim. Ben biraz bunu benim Tensel- kimyasal- uyumuma benzetiyorum. Bizde olmayan şey değerlidir. O yüzden eksikliklerimizi karşı taraftan alacağımız genlerle tamamlamamız gerekmektedir. İşte bunu Schopenhauer şöyle açıklamaktadır. “Bu mutlak –genel- değil de nispi yanlara yönelmiş değerlendirmeye dayalı bir seçme, o sadece mutlak olandan hareket eden seçmeden çok daha belirli, kararlı ve sadece tek, belli bir yana yöneliktir. Bu nedenle, asıl tutkulu aşkın kökeni, kuralda göz önüne alınan bu nispi yanlarda, sıradan, bildik, eğilimin kökeni de mutlak olanlarda yatacaktır.”der. İşte buna bağlı olarak büyük tutkuları ateşleyegelenler, özellikle normlara uygun, kusursuz güzellikler olmamışlardır. Böyle gerçek tutkulu bir eğilimin doğabilmesi için, ancak kimyasal –tensel- bir metaforla ifade edilebilecek bir şeye ihtiyaç olduğunu savunur. Sonra Schopenhauer her iki kişinin asit ile alakalı metal gibi birbirlerini nötralize edip nötr tuza dönüştürmeleri gerektiğini söyler.

Devamı sonra gelecek yoruldum.

Not:

Belki birçoğunuz bu felsefecinin anlattıklarına katılmayacaktır. Ama inanıyorum ki henüz eş seçmemiş kişiler şimdiden bu değerlere kendi değerlerini ekleyerek eşlerini daha bilinçli seçmenin gayretini göstereceklerdir.

20 Ocak 2010 Çarşamba

Hizmet

Hizmet; Var olmamızın bedeli… Aslında bu konuyu doğru bir şekilde ifade edebilecek miyim ben de bilmiyorum lakin birkaç satır bir şeyler karalama, oturaklı birkaç söz söyleme fikri için için tüm benliğimi kemirip dururken yazmaktan başka bir seçeneğim kalmadı. Hizmet sözlüklerde genel olarak; Birinin işini görme veya birine yarayan bir işi yapmaktır diye açıklanıyor. Bunun yanında bir de bakım, özen, ihtimam manaları içermektedir. Bunu okuyunca hizmet kime veya neye yapılır sorusu aklıma geliyor birden. Acaba cansız bir varlığa hizmet yapılabilir mi? Bir bahçenin bakımını üstlendiğimizde ona gösterdiğimiz özen, yaptığımız tüm işlere verdiğimiz ihtimam bir hizmet olabilir mi?

Bu ve benzeri sorulara cevap vermeden önce ilk olarak hizmet etmenin temelinde yatan gerçekliğe bakmak gerek diye düşündüm. Ona baktığımda ise gördüğüm en belirgin esas saygı olduğuydu. Herkese ve her şeye karşı göstermiş olduğumuz bu saygı hizmetin ta kendisiydi. İşine, yaptığına ve çevresine saygı duymayan bir insan düzgün ve kaliteli bir hizmet asla sunamaz. Dostuna güler yüzle yaklaşmak, ona dürüst davranmak, onun kendisini senin yanında emin ve huzurlu hissetmesi senin ona göstermiş olduğun saygının bir sonucudur. Bu hisleri onda oluşturmak ise bir nevi hizmettir. Böylece en büyük hizmeti en çok sevdiğimiz ve en çok saygı duyduğumuz kişilere yaparız veya yapmaya çabalarız.

O halde hizmet, anın içinde saklanan bir cevherdir de diyebiliriz. Çünkü saygı ancak anda olabilir, ancak anda gerçekleşebilir. Önümüzde o anda gerçekleşen olaylara karşı göstermiş olduğumuz tepkiler bir kişiye karşı saygılı olup olmadığımızı ortaya koyar. Kişi öncelikle kendi anına saygı duymalıdır. Çünkü kendi anına duyduğu saygı kendine duyduğu saygıdır. Kendine saygı duyan herkese ve her şeye saygı duyar. Bu duyarlılıkla çevremize baktığımızda; hizmet anı, tam anlamıyla, tüm farkındalığımızla yaşamaktır diyebiliriz.

Bu noktadan yola çıkarak birden aklıma en büyük hizmeti, en kaliteli sunan ve asla karşılık beklemeyen Tanrı geldi. Benliğim bir anda sarsıldı. “Hizmette sınır yoktur” sözü ile bağlantı kurduğumda ise beynimin kıvrımlarında hareketlenen kıpırtılar doruğa ulaşmış çoktan karıncalanmaya başlamıştı. Dindar bir yapım olduğundan okuduğum kitaplardan edindiğim bilgilere göre evrenin insan için musahhar kılındığı geldi aklıma. Musahhar kelimesi Arapça bir kelimedir. Anlamı ise; Teshir edilmiş, emre amade kılınmış demektir. Yani tüm evren izotropik yapısıyla bizim emrimize amade kılınmış olması bir hayli düşündürücü ayrıca ürpertici bir durum. Düşünsenize bir, kaliteli bir otelin imkanlarından faydalanıyorsunuz ve restoranında yemek yiyor bir şeyler içiyorsunuz ona göre de hesap çıkacaktır karşınıza, hiçbir şey yemeyip sadece çay içeyim bile deseniz hesap kabarık çıkabilir. Bu durumda müessese sahibine mutfağın nerede olduğunu sorabilirsiniz? Komik değil mi?

İyi ki Tanrı bunun karşılığını bizden istemiyor çünkü onun hizmet anlayışında karşılık almak yoktur (Vahhab). Bir nimetin (hizmetin) şükrünü ifa etmeye kalksak oda bir nimet oluveriyor ve onunda şükrünü ifa etmek gerekiyor. İş böyle olunca sonu olmayan bir döngüye giriyor. O yüzden zaten kutsal kitabı Kur’an “el-hamd” ile başlıyor “hamd”’ı biliyoruz övgü, şükran peki “el-hamd” nedir? Arapçadaki “El” takısı İngilizcede ki “the” takısı gibidir. Yani marifedir bilinen demektir. Belki de bunun için bu döngüden kurtulmanın tek yolu Tanrıya duyulan “malum mutlak şükran” duygusudur.

Bunca değerlendirmeden sonra şu sonuca ulaştım. Hizmet bir saygıdır. Saygı, kişinin kendini anda tutarak yaşadığı bir olgudur.Kendine saygısı olmayanın başkasına saygısı asla olmaz. Çevremize aslında kendimize göstermiş olduğumuz bu hassasiyet hizmetin ta kendisi oluyor. Zaten başka türlü bir hizmet anlamsız ve yetersiz bir olgudan öte olamazdı. O halde bir kurumda çalışan kişinin size göstermiş olduğu hizmet kalitesi esasen kendine duyduğu saygı ve değerin size iz düşümünden ibaret oluyor. İş böyle olunca da herkes herkese veya kendine hizmet etmesi, saygı duymasının gerekliliği ortaya çıkıyor. Sonuç olarak var olmamızın bedeli olarak her şeye hizmet ederek gelişiyor ve kudsileşiyor, ulvileşiyoruz.


KZ

Gazali'nin Son Şiiri


Beni öldü gören ve ağlayan dostlarıma,
Şöyle söyle, üzülen din kardaşlarıma,

Sanmayınız ki sakın , ben ölmüşüm gerçekten ,
Vallahi sizde kaçın buna ölüm demekten,

Ben sadrın içindeyim bu ceset ise bana,
Ev gibi; gömlek gibi örtü olmuştu cana ,

Ben bir inciyim , örtümse bir sedeftir ,
Süphan ile ülfetim , beni beri etmiştir,

Bir sabah aranızda, bir ölü gibiydim,
Ve bir müddet yaşadım sonra da kefen giydim.

Anlayınız sırrımı, onda bir haber vardır,
Ve bilin ki sözümün altında ki manadır.

İşte rıhlet eyledim, geri size bıraktım,
Dünyada ki yurdumu hayalimden çıkardım.

Sanmayınız ki ölüm, hemen daim ölmektir,
Aslında bir hayattır, ve yüce bir hedeftir.

Düşünmeyin ki ölüm ,azap elem çekmektir,
O, sadece bir evden , başka bir eve geçmektir.

Azığınızı alın ve yola hazırlanın ,
Eğer aklınız varsa başka şeye kanmayın.

Bana rahmet okuyun , rahmet olunasınız,
Biz gittik bilin ki , sırada siz varsınız….

Gazali vefatından az önce yazdığı şiirdir.



https://kaptanzor.blogspot.com/p/imam-gazali-hazretleri.html

19 Ocak 2010 Salı

Deminden beri...



Birçoğumuz büyük pişmanlıklar sonrası aldığımız kararlar kadar net yaşamak isteriz hayatı. Aldanmışlığın verdiği acı ile perçinleşmiş yargılarımız bizi diğer çıkarımlarımızdan daha güçlü kılar çoğu zaman. Gerçekle, olmayanın en doğru ayırtını belki de o anlarda hissederiz. Ve aldığımız kararların bizi emniyetli bir limana eriştirmesini bekleriz. Ama çoğu zaman yanılırız. Daha büyük pişmanlıklar çekeriz. Belki çevremizi daha farklı hissetmemize yarayabilir aldığımız bu kararlar ama bizi sakin bir limana götürmesi hususunda yanılmışızdır. Kanımca pişmanlıklarımız bize karar aldırmaması gerek. Karar bizim içimizden gelen, kimsenin etkisi olmadan, ikna olduğumuz hususlarda tüm benliğimizle iman ettiğimiz tercihler bütünüdür.

Birçok kişi anı yaşamayı gelecek planları yapmadan, aklının estiği gibi veya eğlenerek yaşamak olarak görebilir. Aslında geçmiş ile geleceğin bir zeminde (o anda) birleşmesinden ibarettir. Endişelerden ve kaygılarımızdan ne kadar arınabilirsek hayatın o kadar farkına varabiliriz. Bu farkındalık bize seçenekler hazinesine sahip olduğumuzu gösterir.

Geçmiş hatalarımızdan arınmaya gelince onlardan gerçek anlamda pişman olmadığımız sürece, bir kambur gibi sırtımızda gittiğimiz her yere taşır ve bulaşıcı bir hastalık gibi etrafımıza yayarız. İçten gerçekten sızılı bir pişmanlık onlardan ebediyen kurtulmamızı sağlar. İnsanoğlu gelişiminde etrafındakilere bazen zarar vererek olgunlaşır. Bizlerin oluşmasında isteyerek veya istemeyerek katkıda bulunan tanıdığımız herkese minnettar olmalıyız. Gerçek anlamda arınmak; geçmişin yükünü bırakmak, gelecek endişesi ve kaygısı yaşamamak ve geçmişi gelecekle birleştirip tüm olgunluğumuzu ana yöneltip, fark etmek için yaratıldığımızı devamlı surette hatırlamakla mümkün görünüyor. O yüzden insanları kırıp incitebiliriz. Bazılarımız tüm hayatlarını bu tarz hataların hasarlarını sarmakla geçirmiştir. Yine de varlığımızı olgunlaştırma savaşımızdan vazgeçmeyiz. Bu bizim varoluş sebebimizdir. İnsanlar yaptıkları büyük hataların pişmanlıkları kadar olgunlaşabiliyorlar.

Mutlu olduğumuz anlarda olgunluğumuzun arttığını gözlemleyebiliriz. Ya da en derin acıları çekerken içimizde bir şeylerin kök saldığını hissederiz. İşte insan denilen bu bilmecenin gerçek olgunlaşması duyguların durağan olduğu anlardan ziyade uç noktalarda gezindiğinde olur. Var olduğumuzu o uç noktalarda biliriz. Bu duygular bize coşkuyu yaşatır. Tanrı içimizdeki coşkuyu kendisini hissetmemiz için yaratmıştır. Sadece coşku içimizde patladığın da, anı fark edebiliyor, seçeneklerimizi görüp tercihimizi doğru yapabiliyoruz. Ve sıra dışı bir şeylerle karşılaştığımızda kabullenmemiz kolay oluyor.

KZ

Adalet Üçgeni:


Duyu organlarımız vasıtası ile dış dünya ile irtibata geçtiğimizde, davranışlarımızı ve yönelmelerimizi nasıl kontrol edebiliyorsak dışsal bilincimizi de o kadar arttırabiliriz. Anı yaşamak, onu hissetmek tüm farkındalığımızla ona yönelmek her şeye eşit uzaklıkta kalmakla mümkündür. Meylin ortadan kalkması hali dinginlik halidir. Bir meyil olmadığı için bir tarafa koşuşturma da yoktur. Sanki an durmuştur. Ve siz ona şekil veriyorsunuzdur. İşte bu hal esas itibariyle aşk halidir. O halde aşk inancı yaratıyor inanç ihtiyaçlarımızı belirliyor ihtiyaçlarımız Farkındalığı yaratıyor ve böylece her olaya her olguya her nesneye adil bir şekilde duruş sergiliyoruz. Kendimize olan adaletimiz içsel adalet dışa yansıyor. Şüphesiz davranışlarımızdaki adalet, idaredeki adalet içsel bilincimizde ki ahlaka bağlıdır. Yani insanlar ne derece ahlaka sahipseler alış verişlerinde ve idarede o derece adil olurlar. Şimdi yeniden anlattıklarıma yukarıdan baktığımızda şunu görüyoruz. İnanç ahlakı oluşturuyor. Ahlak ihtiyaçları belirliyor. İhtiyaçlarda farkındalığı belirliyor.

Dışsal Bilinç: Duyu organlarımızla gelen informasyonların içsel bilinçle harmanlanması sonucu belirlenen ihtiyaçlar doğrultusunda ki farkındalıktır.
İçsel Bilinç:Gerçekte öz benliğimizin, kalbimizin ihtiyaç duyduğu, inandığımız değerlere eş her şeyden bağımsız, ihtiyaçlarımızın farkındalığıdır.
Her şeyin belirleyicisi inancımızdır.Davranışlarımızın niteliğini, tercihlerimizi, kararlarımızı ve istikrarımızı hep bu inancımız belirler. Bir şeye, bir olaya veya bir olguya olan inancımız bizi ve hayatımızı şekillendirir. İnançlarımızın temelinde yatan duygular, bağlılık, samimiyet, fedakarlık (özveri) kısacası duyguların ne iftarı ne tefriti orta yollu olanıdır. Yani Adil Mutmain olma halidir. Övülen, beklenilen, tatmin eden duygudur.
Adil Mutmain: İçsel ve Dışsal bilince vakıf, inancının belirlediği tercihlerinin doğrultusunda kararlar alan ve bu kararları gerekli davranış biçimiyle sergileyen, içsel ve dışsal adaleti yaşayan, huzur dolu, içinde şüphe barındırmayan kanaat halidir.
Adalet Üçgeni:Hayatımızın her anında devamlı bize informasyon veren, tecrübelerimizden edindiğimiz kadarı ile ya faydası veya zararı olduğunu düşündüğümüz etkiler ile karşılaşırız. bu etkilere gösterdiğimiz tepkilerimizde etkileşimli bir kurallar bütünüdür. Tecrübelerimiz andan önceki zamanda verdiğimiz tanımlardır. Bu tanımlar ne kadar net olursa bir sonraki ana onu taşımayız. her anda gösterdiğimiz duruş bizim niteliğimizi belir. bu nitelikte 3 temel durum mevcuttur. Yaşamımızı sürdürmemizi heveslendiren ihtiyaçlar bütününe Bedensel Arzu diyelim. Varlığımızı tehdit eden etkilere karşı kendi güvenliğimizin ihtiyaçlar bütününe Bedensel Güvenlik diyelim. Birde nelerin Bedensel Güvenlik nelerin Bedensel Arzuların olduğunu anlayan Bedensel İdrak vardır.İşte bu 3 temel durum bileşimi bizim niteliğimizi(ahlakımızı)belirler. Sahip olduğumuz tüm davranış biçimlerimiz bu üç temel durum bileşiminin oluşturduğu kompozisyonlar bileşkesidir ki bu da ahlaki değerlerimizi oluşturur.

KZ

Farkındalık Hakkında:



Şimdi bir defter üzerinde yürüyen karınca düşünelim. Karınca defterin üzerinde yürüyor. Defterde bir sürü işaretler var (çizikler) eğer karınca buradaki işaretlerin defterin yüzeyinden farklı olduğunu deneyimlerse bir bilinç seviyesine ulaşmış olur. Onu elde eden bilgiden veya bilgilerden sıyrılmadığı takdirde (yeni bir put, ilah, bağımlılık) yazıları anlamlandırmaya çalışacaktır. Anlamsız bir sürü şekiller görecek bunlara odaklanıp anlamlandırmak için bir ömrünü feda edecektir. Bu onun tüm hayatını bu hayal içinde geçirmesini sağlayacaktır. Hâlbuki bu yazıların farkına vardığında kafasını kaldırsa, bunu yazan bir kurşun kalem olduğunu fark eder. Bilinç halini değiştirerek kalemi tutan parmakları deneyimleyecektir. Bilinç halini ve niteliğini değiştirerek, parmakların bir ele, elin bir kola, kolun bir gövdeye, gövdenin bir iradeye, onunda bir bilince tabi olduğunu fark edip kendi anını yaşayacaktır. Peki, insanlık ne yapıyor yazılan şeyleri ( Başkalarının hikâyeleri) okuyor. Ömrünü başkalarının hayallerine odaklayıp uyku halini sürdürüyor. Sizlere ne isterseniz yapın, ya da tam bir zevk düşkünü olun demiyorum. Sizlere istemediğiniz bir şeyi yapmayın diyorum. Çünkü istemediğiniz şeyi yapmadığınızda istediğiniz şey sizi bulacaktır. Eğer anı yaşamaktan murat istediğiniz her şeyi yapmaksa, bu bilince hayvanlarda sahip. 
Aç gözlerle deneyimlemeye ve öğrenmeye (öğrenme: başkalarına ifade etmek için asla kendin için öğrenme olmaz, olamaz.) bakarsan boşluğun gerçek ihtiyaçlarla dolacaktır. İnanç (kendine olan inancın –hiçbir şeyin farkında olmadığının farkında olmak-)sana bunu verecektir. Çünkü o bitmeyen bir yakıttan besleniyor. Aşktan.
Farkındalığımızı ihtiyaçlarımız belirler, ihtiyaçlarımızı inancımız belirler, inancımızı aşkımız belirler. Aşk, gerçek anlamda kendisinden bağımsız olmanın gerektiğini anlatır bize. Her şeyi yakar sadece kendisi kalır. Sonra kendisini de aşar, sadece sen kalırsın geriye. Patlayan benliğin içinde her şeye aç olduğunu fark edersin. o seni her şeye bağımlı olmaktan kurtarır. Anda yaşadığında her etkiye gösterdiğin karar bir patlamadır. Big Bang gibi olur. stresi, kaygıyı ve endişeyi ezer geçer. Bilgi öğrenilmez, hatırlanır ve Unutulmadığı takdirde bir üst bilince geçilemez. Yani unutmamız gerekiyor ki engel ortadan kalksın. Sizi bir yere getiren sadece o yere getirir. Başka yerlere gidebilmenin yolu, onu (önceki yolu) terk etmektir. Her an yeni deneyimler yaşamalıyız. Her yeni deneyim yeni bir sistem yeni bir bilgidir ve o anda kalmalıdır. aksi takdirde ilerleme olmaz; o bir tekrar olur. Farkındalık ancak devamlılığı(aynılığı)kesmekle oluşur. Evren yerinde durmuyor devamlı surette değişim gösteriyor. Bir geçtiği yerden hiçbir şey bir daha geçmiyor. Evren devamlı surette genişliyor. Bu da deneyimleyeceğimiz çok şey var demektir. tekrar yoktur. Metotlar, disiplinler ve ritüeller ilerlemeye engel olmamalılar. Alışkanlıklardan kurtulunmadığında bağımlılığımız devam edecektir. Eski disiplinlere bağımlı olmamak her anın içinde duyarlı olmak ve farklı sonuçlar çıkartmak demektir. Sıradanlığı yıkmak, devamlılığı yıkmak değişim yapmakla olur. Bu evrende hareket eden her şeyle birlikte bizde hareket etmeliyiz. Hiç bir şekilde son yoktur. Bu yüzden sonuç olamaz. Olmayan şeyle uğraşmak beyhudedir.
Boşluk bilgiyi çeker. Sizin oluşturduğunuzu sandığınız boşluk çekmez. gerçek boşluk bir kara delik gibi çeker. Hiç bir şey bilmediğinizin fakında oluşunuz bu açlığınız kara deliklerin tüm maddeyi ve ışığı çektikleri gibi sizde bilgiyi çekersiniz. İşte açlık budur. Doymamaktır. Buna ulaşmak bilgiden geçtiğini bilmektir. Önce onu bilirsin sonra ondan özgür olursun. Kara deliklerin önce güneş olduğunu unutmadan bilmektir. Kara deliğe düştüğünde zamandan sıyrılıyorsun. Anı yaşıyorsun. Aslında ihtiyaç duyduğun bu andır ne geçmiş nede gelecektir. Kafanda ki tüm bağımlılıklarından sıyrıldığında anı yaşayan olursun. Kendi "an" ına saygı duyarsın ve olan her şey yeni olur ve sen her anda başka deneyimler yaşarsın.

KZ